Düşünce ve Kuram Dergisi

Soykırıma Verilecek En İyi Cevap; Demokratikleşme Stratejisi

Hasan Ali

Kürtler üzerinde günümüzde uygulanan soykırım politikalarının ne anlama geldiğini anlamak açısından Kürtlerin bu coğrafyadaki yerini, Ortadoğu’daki halklara neler kattığını ve tüm insanlık için ne anlam ifade ettiğini anlamak gerekir.

Homo Sapiens denen ilk insan türünün Afrika’nın batısında Afrika Rif’i denen yerde tarih sahnesine çıktığını görüyoruz. Buralarda on binlerce yıl klan biçiminde yaşayan bu tür daha sonra başka alanlara yayılmıştır. Böyle uzun süre klan toplumsallığında yaşaması kuşkusuz insanın daha kapsamlı toplumsal yaşama geçişine büyük etkide bulunmuştur. Neolitik toplum dahil insanlık yaşamının %98’i devletsiz, iktidarsız, sömürüsüz toplumsal yaşam biçiminde geçmiştir.

Kadının toplumdaki öncülüğü ile toplumsallığın kapsamlılaştığı ve derinleştiği neolitik toplum, bugün Kürdistan olarak ifade ettiğimiz Yukarı Mezopotamya’da gerçekleşmiştir. Altın Hilal, Verimli Hilal denilen Toros-Zagros silsilesi etekleri insan ve toplum yaşamı için çok elverişli imkanlar sunmaktadır. Şimdiye kadar yapılan kazılar köy biçimindeki ilk yerleşim yerlerinin Kürdistan’da kurulduğunu kanıtlamaktadır. Neolitik toplum devriminin M.Ö. 20 bin yıllarına kadar gittiği görülmektedir. Şu gerçek göstermiştir ki insanlığın yerleşikliğe dayalı ilk kültürü burada şekillenmiştir. Yine, daha sonra geliştirilen tüm teknik gelişmelerin kökü ve icat edildiği zaman da neolitik toplum dönemine aittir. Kadının toplumsal işlerinden dolayı baskın olduğu neolitik toplum binlerce yıl sürmüştür. İnsan ve toplumun tüm önemli karakteri, özellikleri bu dönemde yaratılmıştır. İnsan ve toplum kültürel ve toplumsal varlıktır. Toplumsallaştığı anda insan olmuş, yeni bir varlık haline gelmiştir. Bu açıdan sömürüyü, iktidarı ve devleti tanımadan binlerce yıl yaşamıştır.  Böylece insan toplumunun temel özellikleri oluşmuştur. İnsanlığın ilk kültürü bu dönemde yaratılmıştır. Bu yönüyle de insanlık kültürü, yani insanlığın kök hücresi bu döneme aittir. Bu değerlerle yaşamak o kadar uzun sürmüştür ki; insanlığın davranışından mimiklerine, oturuşuna, kalkışına, ilişkilerine, doğaya bakışına, diline, sesine, türküsüne, sevincine, öfkesine bu değerler sinmiştir. Kuşkusuz bu değerlerin yaratımında birçok halkın da katkısı olmuştur. Ancak esas olarak Kürtlerin coğrafyasında bu kültür yaratıldığından özellikle Kürt kültürü, yani Kürtler insanlığın kök hücresi olma vasfına, karakterine sahiptir. Nasıl ki bazı tarihi eserler insanlığın ilk kültürünün çok önemli değeri ise Kürt kültürü de insanlık açısından böyle bir anlama ve değere sahiptir. İnsanlığın en temel toplumsal, kültürel değerleri buradan her tarafa taşınmıştır. Ana kültür kaynağı burasıdır.  Diğer alanlardaki toplumsal kültür oluşumları buranın çeşitli versiyonlarıdır. Kuşkusuz zaman ve mekan nedeniyle belirli özgünlüklere kavuşmuşlar ve bazı katkılarda da bulunmuşlardır.

Kürtler neolitik toplumun yaşandığı coğrafyanın halkı olarak tabi ki özgünlüklere sahiptir. Kuşkusuz her insan toplumu önemlidir. Her halkın tüm insanlık için ayrı bir çeşitliliği ve zenginliği vardır. Ancak Kürtlerin kültürel olarak ve bugüne taşıdıklarıyla özel bir karaktere sahip olduğu açıktır. Bu değerlendirmeyi milliyetçilik ya da bir toplumu beğenmişliği ile izah etmek yanlış yaklaşım olur.  Ortadoğu ve insanlık için taşıdığı anlam gerçekten de özgündür ve özeldir.  Eğer kültürü önemli görüyorsak, toplumsal kültürün yerleşik ve kalıcı hale gelmesinde neolitik dönemin belirleyici rolü varsa o zaman bu coğrafyanın halkını ve bugüne kadar taşıdıklarını önemli görmek gerekir. Bu kültürün korunmasında da tüm insanlığın sorumluluk taşıması gerektiği de açıktır.

Kürtler toplumsallığın yaratıldığı coğrafyada halk olmuşlardır. Kabile ve aşiret toplulukları olarak toplumsallığı bin yıllar boyu yaşamışlar; neolitik toplumda yaratılan değerleri derinleştirip kapsamlılaştırarak kendi öz değerleri haline getirmişler, kapitalist modernite saldırısına kadar da toplumsallık içinde yaşamışlardır. Kürtler, devlet olmayarak neolitik toplumda yaratılan sömürüsüz, iktidarsız toplumcu değerleri önemli oranda korumuşlardır. Kuşkusuz neolitik dönemin son aşamasında ortaya çıkan hiyerarşi ve bu hiyerarşide erkeğin etkili olmasıyla ataerkillik gelişmiş olsa da toplumculuğun devletçilikle zehirlenip saptırılmadığı koşullarda kadının hakim olduğu çağların etkisi tümden silinememiş; kadına dayalı neolitiğin yaratıldığı bu coğrafyada kadın etkisi varlığını sürdürmüştür. Bu konuda yüzyıl önce belgelere yansımış bir gerçeklik vardır. Lozan görüşmeleri sırasında Musul ve Kerkük vilayetinin nereye bağlanacağı önemli bir tartışma konusudur. Birleşmiş Milletlerin oluşturduğu bir komisyon Başurê Kürdistan’da araştırma yapıp bir rapor sunacaktır. Hala çarpıcı bilgiler taşıyan “Musul Raporu” adlı bu belgede Türk heyeti Kürtlerle Türklerin aynı kültüre sahip olan ortak bir millet olduğunu ileri sürer. İngiltere heyeti buna itiraz eder. Kürtlerle Türklerin aynı millet olmadığına dair birkaç argüman ileri sürer. Bunlardan en çarpıcı olan ise Kürtlerde kadının özgür karakterli olduğunu ama Türklerde böyle olmadığı tezidir. Türk kadınının tamamen erkek hakimiyetinde, toplumsal yaşamda pasif ve hiçbir iradesi olmadığını söyler. Kürtlerde ise kadının yaşamda özgürce davrandığını vurgular. İngilizlerin bu içerikte bir argüman ileri sürüp Kürtlerin ayrı bir millet olduğunu belirtmeleri çarpıcıdır. PKK Lideri Abdullah Öcalan kadın özgürlük hareketini yaratırken neolitiği yaratan kadının bu coğrafyanın anaları olmasına dayandırır.

Kürtlerin Ortadoğu’daki en önemli özelliği diğer halklar gibi bir devletleşme yaşamamış olmasıdır. Kapitalizmin modernitesinin Ortadoğu’ya soktuğu milliyetçilik fitnesi nedeniyle Kürtler 150 yıldan fazladır önemli olumsuzluklarla karşılaşmıştır.  Türk, Fars, Arap milliyetçilikleri altında büyük zulme uğramışlar, soykırımla ve yok olmayla karşılaşmışlardır. Ancak devletlerin krize girdiği, demokrasinin yükselen değer haline geldiği günümüzde Kürtlerin devlet tanımamış olması en güzel yanı ve temel gücü haline gelmiştir.

Devleti tanımamış olmaları, toplumculuğu Ortadoğu’da canlı tutmaları güzel değerlerin yaşanması ve taşınmasında Kürtler önemli rol oynamışlardır. Kuşkusuz devletlerin var olduğu coğrafyalarda da kır toplumu ağırlıklı olarak devlet dışı toplum olarak yaşamaya devam etmiştir. Zaten devletleşme ile birlikte toplumculuğun arkaik olarak geride kaldığı tespiti doğru değildir. Sadece Engels’in kaynak aldığı Morgan’ın ‘İlk Toplum’ adlı kitabındaki kabileler toplumcu değerlerle yaşamamıştır. Devletin ortaya çıktığı Ortadoğu’da da toplumculuk binlerce yıl varlığını sürdürmüştür. Zaten İbrahimi dinlerin Ortadoğu’da çıkmasının nedeni toplumcu yaşamın ve değerlerin en fazla bu coğrafyada olmasından dolayıdır. Bu açıdan Marks ve Engels’in devletle birlikte toplumun tümden devletlerin köleleri haline geldiği tespiti yanlıştır. İktidar ve devlet güçlerinin varlığı hala toplumculuğun yaşandığı denizler içindeki adalar gibidir. Askeri-siyasi hakimiyet sağlamışlar, şehirleri ve ticaret yollarını kontrol etmişlerdir. Ancak özellikle kırlarda toplumsal değerlerle yaşayan bir insanlık vardır.

Feodal denilen dönemlerde yerellerin özerkliği esastır

İbrahimi dinler devlet zulmü ve sömürüsüne karşı toplumculuğu derin yaşayan, Ortadoğu’da toplumcu değerlerin isyanı olarak ortaya çıkmışlardır. Kullanılan literatür ne olursa olsun temel gerçeklik budur. Kuşkusuz İbrahimi dinler de burada toplumculuğu yaşayan ve yaşatan diğer inançlardan çok şey almışlardır. Dinler devletleşse de kültürel olarak toplumcu değerlerle varlığını sürdürmüştür. Devletleşen din yanında bir de devletleşmeyen kültürel İslam, kültürel Hristiyanlık kalmıştır. Ortadoğu’da çıkışından itibaren etkin olan İslamiyet dini olmuştur. İslamiyet Hristiyanlıktan daha erken devletleşmiştir. İslamiyet’in devletleşen yanına karşı çeşitli tarikatlar, cemaatler tarih sahnesine çıkmışlardır. Kürtler ise hiç devletleşmemiş olarak İslam’ı hep toplumcu ve kültürel olarak yaşamışlardır. Bu nedenle Kürtlerin İslami inancı devlet etkisiyle toplumsal değerlerinden kopmamıştır.  Eğer Ortadoğu’da İslam’ı özüyle, kültürüyle yaşayan bir halktan söz edilecekse bu da Kürtlerdir. Kuşkusuz ilk önce Arap coğrafyasında çıktığı için Araplarda da İslam birçok yönüyle o toplumun kültürü haline gelmiştir. Ancak Arapların da uzun yüzyıllar devletleşmeyi yaşamaları, İslam inancının devlet hizmetine sokulması gerçekliği yaşanmıştır. İslam’ı çıkarları için kullanan bir gelenek Arap, Türk ve Fars toplumsal gerçekliğinin içine yerleşmiştir. Bu toplumlarda üst tabakada olduğu gibi alt tabaka da bazı yönleriyle bu gelenek tarafından şekillendirilmiştir.

Kürtlerin İslam inancı devlete bulaşmamıştır. İslam inancı toplum içindeki medreselerde var olmuş, bunlar da toplumla iç içe yaşayan kurumlar olmuştur. Devletin, dolayısıyla çıkar güçlerinin dini kendilerine hizmet ettirdiği son yüzyıllarda devlet dinine karşı toplum dini ve toplumu savunmayı esas alan tarikatlar ortaya çıkmış ve güçlenmişlerdir. Bunların tümüne yakınının kurucusu Kürt’tür. Devlet dışı toplum olarak yaşamış Kürtler devlet dışı dinin de koruyucusu ve öncüsü olmuşlardır. Kadiri, Nakşi, Xiznevi ve daha başka tarikatlar içinde Kürtlerin etkinliği kesinlikle Kürt toplumunun devlet dışı kalmışlığı ile ilgilidir. Devlet dışı toplum olmanın geçmişte dinler için oynadığı olumlu rolü, demokrasinin yükselen değer haline geldiği 21. Yüzyılda toplumcu demokrasinin gelişmesinde de oynayacaklardır.

Kapitalist modernite öncesi iktidarcı zihniyetle, İslam maskesiyle ilk önceleri Arap, sonraları Türk kültürünün etkisini artırma çabaları olsa da bunların etkisinin sınırlı kaldığı söylenebilir. Kapitalist modernitenin devlet anlayışı gibi bir etnisitenin hakim kılınması zihniyeti ve politikası feodal toplum ve önceki dönemlerde yoktur. Tek etnisite-millet, tek dil, tek vatan ve tek kültür anlayışı yoktur. Kuşkusuz devletin askeri ve siyasi hakimiyetini sağlamak isterler. Ama bu siyasi hakimiyet, kapitalist modernite gibi toplumun her köşesine nüfuz etme biçiminde değildir. Feodal denilen dönemlerde yerellerin özerkliği esastır. Hatta federatif denilebilecek yerel-bölgesel ilişkiler vardır. Yerel iktidarlara, yerel özerk yapılara fazla karışılmaz. Devletleşen dinler de birçok yere zorla hakimiyetini götürür, bazı katliamlar yaşanır, ancak hiçbir zaman kapitalist modernite dönemi kadar soykırımlar, tümden ortadan kaldırmalar görülmez. Bunu en somut kanıtı dinler coğrafyası olan Ortadoğu’da tüm etnik grupların, farklı dinsel toplulukların kapitalist modernitenin kendini dayattığı son iki yüzyıla kadar varlıklarını önemli oranda sürdürmeleridir. Ermeniler, Süryaniler, Aleviler, Ezidiler bu topraklarda varlıklarını sürdürmüşlerdir. Binlerce yıl bu topraklarda yaşayan bu halkların son iki yüzyılda varlıkları bitme noktasına gelmiştir. Bu gerçeklik bile kapitalist modernite öncesi siyasi anlayışın, ahlak ve vicdanın bugünküne göre daha toplumsal ve insani olduğunun kanıtıdır. Dolayısıyla kapitalizm öncesini geri, modernite zamanını ilerici göstermek kapitalizmin ideolojik çarpıtması ve hakimiyetidir.

Kapitalist modernite öncesi hem yerel otoritelere dokunulmadığı, tekçi bağnazlık olmadığı, hem de dinde bulunan ahlaki ve vicdani değerler var olduğundan Kürtler etnik, kültürel, dil ve bir bütün halk, millet olma özelliklerini sürdürmüşlerdir. Kürt ve Kürdistan’la ilgili değerlerin yok edilmesi, soykırım gibi tehdit ve tehlike altında olmamışlardır. Bu dönemlerde devlet hukuku esas olarak bir bölgenin ve toplumun o devletin askeri ve siyasi hakimiyetini kabul etmesine dayanır. Merkeziyetçi hukuk yoktur. Hukuk normları şimdiki gibi toplumun her şeyine karışan durumda değildir. Toplum birçok işini binlerce yıl oluşmuş toplumsal değerlerle ya da bunun dinsel formu ve değerleriyle yapmaktadır. Kürdistan’da bu daha fazla geçerlidir. Aşiret yapısı toplumsallığın önemli oranda korunduğu bir formdur. Toprak ağalığı Kürdistan’da sınırlıdır.  Avrupa’daki derebeylik düzeni olmadığı gibi, Osmanlının Bizans’tan devraldığı Has, Zeamet ve Tımar gibi devlete bağlı bir toprak düzeni de yoktur.

18.-19. Yüzyıllarda devlet baskısı olsa da 19. Yüzyıldan itibaren isyanlar gelişse de Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu içinde konumlarını korudukları görülür. İç içe yaşadıkları Ermeniler ve Süryanilerle zanaat, ticaret, tarım ve hayvancılık temelinde birbirini tamamlayan bir yaşam kurmuşlardır. 19. Yüzyılda aralarında bazı sorunlar çıksa da bu iç içe yaşam önemli oranda sürmüştür. Abdülhamid’in Kürtlerin Müslüman olmalarını kendi politikaları doğrultusunda kullanarak aşiret mektepleri kurması, Kürtlerden Hamidiye Alayları oluşturması Kürtlerle Hristiyan halklar arasında husumetlerin ve sorunların çıkması durumunu yaratmıştır. Kuşkusuz Kürt aşiret liderleri ya da egemen sınıflar üzerinden bunlar yapılsa da Kürt toplumuyla bu topluluklar arasında eski ilişkilerin bozulmadığı açıktır. 1. Dünya Savaşı içinde Ermeni soykırımının gerçekleşmesinde devletle ilişkiler geliştirmiş bazı Kürt aşiretlerinin ve egemen sınıfların da kullanılması gerçekliği görülmüştür. Bir Kürt siyasi iradesi yoktur. Ermeni ve Süryani soykırımından Osmanlı siyasi iradesi sorumludur.

Kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya soktuğu fitne olan milliyetçilik ve ulus-devlet zihniyeti; Ortadoğu’nun bin yıllardır yaşanan ahlak ve vicdana dayalı dostluk ilişkilerini dinamitlediği gibi bu durumdan Ermeniler ve Süryanilerden sonra Kürtler de büyük zarar görmüştür. Kürtlere de Türk-Fars-Arap milliyetçiliği ve bunların ulus-devlet siyasi, idari anlayışı ve hukuku dayatılmıştır. Buna bir de Osmanlı İmparatorluğunun dağılması ve toprak kaybıyla birlikte büyük bir imparatorluğun merkez etnisitesini oluşturan Türklerin Anadolu’ya sıkışmaları, Türk egemenlerinde etnik-ulus yaşam alanlarını genişletme gibi soykırımcı bir zihniyeti ortaya çıkarmıştır. Toprak kaybeden Türk egemenlerin şimdiki siyasi zihniyeti elden geldiği kadar fazla toprak elde tutmak ve bu topraklarda Türk uluslaşmasını hakim kılmak yönünde şekillenmiştir. Lozan Antlaşmasını ve bunun ortaya çıkardığı Ortadoğu siyasi düzenini ve bunun Kürtlere yönelik ortaya çıkardığı politikalarını ve sonuçlarını iyi anlamak önemlidir. 1. Dünya Savaşı sonrası İstanbul dahil Batı Anadolu’nun önemli bölümü işgal altındadır. Anadolu’da büyük karışıklıklar vardır. Bu dönemde Mustafa Kemal ve arkadaşları esas olarak Kürdistan’a ve Kürtlere dayanarak Anadolu’yu kurtarma harekatına yönelmiştir.  Bu dönemde Kürtlerden sonra en fazla dayandığı halklardan biri de Çerkezler olmuştur. Kuşkusuz dayanılan bir Türk etnisitesi de vardır. Ancak 1919 ve 1920’de Kürtler ve Çerkezler desteklemeseydi M. Kemal ve arkadaşları ne Anadolu’da yaşanan iç karışıklıkları, sorunlarını çözebilir ne de Yunan ordusuna karşı bir askeri harekat yapabilirdi. Sırtını Kürdistan’a dayandırmış; içteki isyanları da Çerkez Ethem komutasındaki silahlı güçlerle bastırmıştır. Ancak daha sonra ilk önce Çerkezler, sonra da Kürtler T.C kuruluş sürecinin kurbanları olmuşlardır. Çerkezler Anadolu’da dağınık da olsa önemli bir nüfusa sahiptiler; kültürel değerleri de güçlüdür. Çerkez Ethem’in tasfiyesinden ve Çerkezlerin bir bütün asimilasyona tabi tutulması ve kültürel soykırıma uğratılmasında askeri olarak hakim oldukları alanda Türk uluslaşmasını hakim kılma anlayışının etkisini göz ardı etmemek gerekir.

Sivas Kongresinde kabul edilen Misakı Milli Kürtlerin ve Türklerin ortak vatanı olarak kabul edilmiştir. Ancak Lozan Antlaşmasıyla birlikte Kürtler soykırım sürecine alınmıştır. Bunu anlamak için Lozan Antlaşmaları sürecini ve bu anlaşmaya yol açan etkenleri irdelemek gerekir. Misakı Milli Kürtlerle Türklerin ortak vatanı iken nasıl oldu da Kürtler yok sayılıp Kürdistan Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirildi? Türkler Musul ve Kerkük’ü de Kürtlere dayanarak kendi egemenlik alanlarında tutmayı amaçlıyordu. Ancak İngiltere buraları bırakmak istemiyordu. Kendi kontrolünde olacak Irak’la tutmak istiyordu. Uzun görüşmeler sonrası İngilizler Türkiye sınırları içinde Kürtleri soykırıma uğratmasına göz yumacağını gösterdi. Nitekim Lozan Anlaşması’na Hristiyan azınlıklar için bazı maddeler konulmuş olsa da diğer halklar ve topluluklar dikkate alındığında nüfusu Türk etnisitesi kadar olan Kürtlerin hiçbir doğal ve temel hakkı konusunda bir ifade yoktur. Sadece bazı genel ifadeler kullanılmıştır. Yeni kurulan Türkiye de Kürtler üzerinde eritme politikasına göz yumulması karşılığında Başurê Kürdistan’ı yeni kurulan Irak Krallığına bırakmıştır. Kürtler üzerinde yürütülen özümse politikası Lozan’da Türk hükümeti ile İngiltere hükümeti arasında yapılan anlaşma sonucu uygulanmıştır. Dolayısıyla Lozan’a dayalı yeni Ortadoğu dengeleri ve statüsü Kürtler üzerinde yürütülecek soykırım düzeni üzerine kurulmuştur. Bu açıdan Kürtler üzerinde yürütülen soykırım politikası ve sokırım amaçlı kurulan siyasi ve hukuki sistemden Türk egemen sınıfları kadar 1. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu dengelerini ve statüsünü oluşturmada birinci derecede rol oynayan İngiltere de sorumludur. İngiltere kadar olmasa da Fransa’nın da bu durumdan sorumluluğu vardır.

Lozan’la birlikte Kürtler kendilerinin yok sayıldığını ve inkar edildiğini görmüşlerdir, kabul etmemişlerdir. Lozan’la hem bölgede hem dünyada Kürtler bir kıskaca alınmıştır. 1925 ve 1938’de olduğu gibi 1970’lere kadar tüm ahlaki, vicdani değerler ve evrensel normlar bir kenara bırakılarak tam bir ezme ve sindirme saldırısı yürütülmüştür. Bu uygulamalar herhangi bir yerdeki sömürgeci uygulamalar değildir. Tamamen bir halkı fiziki katliam ve kültürel soykırımlarla tümden yok etmeye yöneliktir. 1926 Şark Islahat planı ve hazırlanan Dersim Raporları Kürtler üzerinde uygulanan soykırımın ne kadar örgütlü ve planlı olduğunun kanıtıdır.

Ulus-devlet ve milliyetçilik tüm Ortadoğu toplumunun tarihsel toplumsal yapısına bir saldırı olmuştur. Ortadoğu’nun tarihsel toplumsallığı içinde yaşadıkları olumlu özelliklerinde önemli bir aşınma yaratmıştır. Öcalan, ‘Binlerce yılda oluşan ortak kültürel değerler son iki yüzyılın ulus-devlet bombardımanıyla darmadağın edildi. Hiçbir fiziki silahın gösteremeyeceği etkide bir dağılma ve parçalanma yaşadı’ biçiminde değerlendirmektedir. Nitekim başta Türkler olmak üzere Ortadoğu’da ulus-devlet haline gelen Araplar ve Farslar da bu aşınmadan nasibini almıştır.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde ulus-devlet anlayışının yarattığı yönetim ve siyasi sistem altında Kürtlere yaşattıkları; 900 yıldır Kürtlerle yaşanan komşuluk ilişkilerinin bir tarafa bırakılarak komşuyu ortadan kaldırma saldırısına dönüşmüştür. Hukuk Kürtleri yok saymış, vicdan Kürtleri yok saymış, ahlak Kürtleri yok saymış, kültür Kürtleri yok saymıştır. Yok saymaktan öte yok etmek için her yol ve yöntemi denemiştir. Kürtler üzerinde denenmeyen yol ve yöntem kalmamıştır. Bu tür yol ve yöntemler normal bir devlet tarafından uygulanamaz. Çünkü bu uygulamaların açık bir biçimde yapılmasını ne dünya ne de toplumlar kabul edebilir. Kendi toplumuna bile bu uygulamaları kabul ettirmesi kolay değildir. Bu açıdan Kürtleri ve yaşadıkları toprakları Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirme biçimindeki temel ulusal strateji bir özel savaş devleti haline gelerek uygulanmıştır.

Türk ulus-devletinin temel stratejisi içte Çerkez, Laz, Abaza, Gürcü, Arap, Boşnak, Pomat, Arnavut gibi tüm toplulukları ve Kürtleri Türkleştirme olmuştur. Diğer topluluklar hem az hem de dağınık yaşadıkları için onları Türkleştirmek zor olmayacaktır.  Ancak hem aynı coğrafyada homojen olmaları hem de nüfus yoğunlukları Kürtler üzerinde çok kapsamlı bir özel savaş uygulamasını gerektirmiştir. Bu nedenle anayasa, tüm kurumlar, tüzükler, yönetmelikler ve talimnameler Kürt’ü yok sayma üzerine kurulacaktır. Aslında bu, tek maddelik anayasa ve buna dayalı diğer kanunlar olmaktadır. Ekonomide bile Kürt’ü yok etme stratejisi dikkate alınacaktır. Kürt’ün kültürel özümsemeye hizmet etmeyen hiçbir kurum TC’nin kurumu olamaz. TC’nin tek kanunu, yani Tunç Kanunu olan Kürt’ü yok etmeyi hedefleyen ulus-devlet kurumları olmak zorundadır. Tabi ki din ve diyanet de bunu gözetecektir. Kuşkusuz Kürtler bunları gönüllü kabul etmezler. O zaman asker dipçiği, postalı, polis copu kafalarından eksik edilmeyecektir. Kürtler asker ve polis, ordu ile gözlerini açmasınlar ki bu politikalar uygulansın ve amaçlar gerçekleşsin. Tabi ki Türkiye’de demokrasi olursa bazıları bu politikaya itiraz eder; Kürtler de demokratik ortamdan yararlanır. Bu nedenle Türkiye’de gerçek anlamda demokrasi olmamalıdır.

Türkiye’de sözde tek bir anayasa ve hukuk sistemi vardır. Ancak gerçekte böyle bir şey yoktur. Çoğu zaman sıkıyönetim, OHAL ve kanun hükmünde kararnamelerle ayrı bir hukuk uygulanır. Bunlar olmadığı zamanlarda da hiçbir hukuk, adalet, eğitim, kültür, ekonomi ve din kurumu Kürtlere ve diğer topluluklara aynı biçimde uygulanmaz. Kürtlere uygulama farklıdır. Bu da Kürt’ün kendini inkar etmesi ve Kürtlerin Türkleşmesini sağlayacak biçimde uygulamalardır. Zaten asker ve polis hiçbir zaman Kürdistan’da yaptıklarını, uyguladıklarını Türkiye’nin genelinde yapamazlar.

Aslında tek tek kurumlar incelenerek her kurumun Kürtlere yönelik özel savaş aracı olarak çalıştığı ortaya konulabilir. Kuşkusuz bu yönlü araştırma ve inceleme yapanlar olmuştur. Hatta daha fazla da üzerinde durulabilir. Anayasada hangi maddeler, ifadeler ve kurumlar bunun için kurgulanmıştır, adalet sistemi bu doğrultuda nasıl çalışır, eğitim sisteminde bu özel savaş nasıl yürütülür, sanat ve kültürde nasıl pratikleşir, basın bu konuda nasıl işler görür? Hiçbir zaman özgür basın olmadığı, basının da Kürt’ü Türkleştirmeye nasıl hizmetinde olduğu çok kapsamlı ortaya konulabilir. Kadın, gençlik, sağlık ve spor politikalarının da tek maddelik anayasa hedefine hizmet eden biçimde ele alındığı gösterilebilir.

Özel savaşın Kürtlere yönelik politikaları uygulanırken uygarlığa karşıdırlar, uygar gelişme istemedikleri için isyan ediyorlar, askeri harekatlar tedip, yani terbiye etme harekatlarıdır, buralara uygarlık götürülüyor, denilerek Kürtleri Türkleştirme politikası normalleştirilme ve meşrulaştırılmaktadır. Dersim’de soykırım yapılırken Dersimliler geri gösterilmek için onlar ‘beyaz don giyen ve gıl gıl yiyen’ geri insanlar olarak tanımlanmıştır. Öyle ki Kürtleri geri gösteren deyimler de bu dönemde üretilmiştir. “Kuyruklu Kürt, Kürt ne bili bayramı hor hor içer ayranı”, gibi deyimler son yüzyılda kullanılmıştır.

Kürdistan sözcüğünden söz etmek çok tehlikeli!

Türk devleti çift partili sisteme geçişi de Avrupa Birliği’ne girişi de Kürtler üzerindeki politikayı uygulamada kullanmıştır.  Kuşkusuz NATO’ya girişinin başka etkenleri olmakla birlikte, NATO üyesi olmayı da Kürtler üzerinde yürüttüğü politikada fazlasıyla kullanmıştır. Son zamanlarda NATO’nun 5.  maddesi uygulansın, bizimle birlikte Kuzey-Doğu Suriye’deki sistemi ortadan kaldırmak için harekete geçsin demesi; geçmişten beri Kürtler üzerinde uyguladığı baskı politikasına yaptırdığı ortaklığı, şimdi de yaptırmak istemektedir. Üye olduğu uluslararası kurum ve ilişkileri de Nalıncı Keseri gibi Kürt karşıtı politikalarında kullanmayı hedefleyen ve bu doğrultuda yorumlayan bir Türk devlet gerçeği vardır. Öte yandan uluslararası güçlerle, kurumlarla ilişkilerinde ve üye olduğu kurumlarda şerh koydukları ya da imzalamadıkları maddelerin tümü de Kürtlerle ilgilidir.

Türkiye’de anayasa ve hukuk sistemi ve kurumlar Kürtleri Türkleştirme amaçlı şekillenmiştir. Demokrat kültüre, ahlak ve vicdana sahip herkes durumun böyle olduğunu teslim eder.  Kuşkusuz bir özel savaş devleti olduğundan, kurumlar da özel savaş karakterinde olduğundan bir görünürdeki yüz, bir de arkasındaki gerçek vardır. Asıl olan da görünen yüz değil, arkasındaki gerçekliktir. Türkiye’de yaşanan olaylara ve kurumlara bakışı böyle olanlar doğru analiz yaparlar ve doğru sonuçlara ulaşırlar. Yoksa kim olursa olsun; ister muhalif, ister liberal, ister solcu, ister demokrat olduğunu söylesin özel savaşın yönlendirmesi altında olur ya da çizdiği çerçeveden ötesini göremez.

Kürtler örgütsüz ve mücadelesiz olduğu dönemlerde bu politikalar örtülü ve normal biçimde sürdürülmektedir. Mücadelesizlik dönemleri bu politikaların gerçek karakteri görülmeden uygulanmaya imkan ve fırsat vermektedir. Ancak Kürtler ve demokrasi güçleri bu devlet ve hukuk sistemine karşı mücadele içine girdiğinde yasaların ve kurumların gerçek yüzü kendini gösterir. Bu da Türkiye’deki siyasi sistemin ve bunun yarattığı hukuk sisteminin ne olduğu konusunda bir bilinçlenme ortaya çıkarır. Türkiye’de 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren demokratik güçlerin, sosyalistlerin örgütlenme ve mücadelesi ortaya çıkar. Bu dönemin sosyalist partisi(TİP) içinde Kürtler de örgütlenir. Bazı Kürtler milletvekili seçilir. Türk devletinin siyasi partiler dahil hiçbir hukuk metni ve kurumun da Kürtlere yer yoktur. Kürt sorununa değinen her örgüte, siyasi güce, kişiye, sanatçıya ve edebiyatçıya karşı kanunlar ve emrindeki kurumlar harekete geçer. Bu açıdan Türkiye’nin büyük sosyalistlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya parti programında ve tüzüğünde neden Kürtlere yer vermiyorsunuz diye sorulduğunda “Kürt sorunu tüzük sorunu değil, … sorunudur” yanıtını vermiştir. TİP sadece kongresinde Kürt sorunuyla ilgili bir konuşma yaptığı için kapatılmıştır. Sosyalistlik yapabilirsiniz ama Kürt sorununa dokunmadan, mesajı verilmiştir. Türk devletinin Kürt sorununa bakışını anlamak açısından eskiden emniyet müdürlüklerinde asılan bir dövizi buraya aktarmak çok öğretici ve açıklayıcı olur. Bu dövizde birçok suç sayılır; sonunda ise “bunlar affedilir ama bölücülük asla” denir. Bölücülükten kastettikleri; Kürtlerin Kürt gibi yaşama arzuları ve bu yönlü talepleridir.

Türkiye gerçeğinde gerçek demokrat olmanın ölçütü Kürt sorununa yaklaşımla belli olur. 1970’li yıllardaki devrimci hareketlere ve onun önderlerine düşmanlığın bir boyutu SSCB’nin güneyinde bir sosyalist ülke kurmak istemeleriyken bir boyutu da Kürtlerin varlığını ve özgürlüğünü savunmalarıdır. Kürtleri ayrı bir halk görmek, diliyle, kültürüyle, kimliğiyle özgür yaşamasını istemek bu devlet için işlenecek en ağır suçtur. Bu nedenle Mahir Çayan ve 9 arkadaşı katledildiler. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan idam edildiler. İbrahim Kaypakkaya işkencede bunun için ser’ini verdi. Başka nedenler Türk egemen sınıflarını öfkelendirmiştir, ama Kürtlerden söz etmek bu öfkeyi tavana sıçratmış ve bu devrimcilerin ‘halledilmesi’ için el kaldırılmış ve onay verilmiştir.

1960’ların sonunda dünyadaki gelişmelerden etkilenen kimi Kürt gençleri ve aydınları Kürt ve Kürdistan gerçeğinden söz etmeye başlar. Kürdistan sözcüğünden söz etmek çok tehlikeli görüldüğünden daha fazla da Kürtlerin varlığı ve temel hakları konusu dillendirilir. 1973’lerden itibaren Türkiye’de gelişen devrimci harekete paralel olarak Kürdistan’da da devrimci fikirler ve örgütlenmeler kendini gösterir. Birçok Kürt örgütü ortaya çıkar. Kürt ve Kürdistan adına örgütlenmelere girilir. Bunlar içinde en dikkat çeken ise 1973 baharında Çubuk Barajında oluşan Apocu gruptur. Bu grup Kürt ve Kürdistan gerçeğini çok çarpıcı biçimde ortaya koyar. Kürdistan için sömürge, der. Türk devleti Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirmek istiyor, derler. Bu çok farklı bir bilinç ve tanımlamadır. Türk devletine ve Kürdistan’daki uygulamalarına yeni bir bakışın getirilmesidir. Türk devlet gerçeğinin tüm şifrelerinin bir cümlelik tanımlamada deşifre edilmesidir. Bu açıkça Kürtler için bir varlık yokluk sorununun var olduğunun gösterilmesidir. Kuşkusuz sömürgecilik de çok önemli bir tanımdır. O dönemdeki değerlendirmeler dikkate alındığında köklü ve radikal bir bakıştır. Ancak bu bakış, Kürdistan’ın Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirilmek isteniyor belirlemesi ile beraber ele alındığında bunun nasıl bir bilinçli kadro, örgüt ve mücadele anlayışı ortaya çıkaracağı açıktır.

Kürtler ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı en temel tartışma gündemidir. Türkiye’deki sol hareketler de ayrı örgütlenme dışında Kürtlerin özgürlüğünü ve Kürdistan’ın federasyon ya da bölgesel özerkliğini kabul etmektedirler. ‘Halklara Özgürlük’ sloganı dönemin önemli sloganlarından biri haline gelmiştir. Öyle ki CHP mitinglerinde bile bu slogan atılmaya başlanmıştır. Özellikle CHP’nin Kürdistan’daki mitinglerinde bu slogan daha fazla atılmıştır. Demokratik sol parti olduğunu iddia eden CHP’nin lideri bu sloganları duyduğunda hemen tepki verir; halklar yok halk var, derdi.  Bu nedenle bazı CHP mitinglerinde kavgalar bile çıkmıştır.

1970’li yıllar Türk devletinin ulus-devletçi, milliyetçi ideolojisinin ve onun Kürdistan’daki uygulamalarının en yoğun sorgulandığı yıllardır. Bu konuda devletin yarattığı ideolojik hakimiyet sarsılmıştır.  İdeolojik hakimiyet sarsıldıktan sonra diğer yapılanmaları uzun süre ayakta tutmak mümkün değildir.  Aslında hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Kürtler açısından bu yıllar yeni bir döneme girmeyi ifade etmektedir. Kürtler üzerinde artık eskisi gibi ideolojik hakimiyet kurulması kolay değildir. Devletin de Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirme politikasını boşa çıkaran bir engelle karşılaştığını görmüştür. 12 Eylül askeri darbesinin yapılmasının başka gerekçeleri de bulunmaktadır. Ancak öncelikli olanın Kürtlerde yaşanan uyanış ve üzerlerindeki ideolojik hakimiyeti kırmalarıdır.

12 Eylül 1980 askeri darbesi Kürtlerin uyanışına ve özgürlük mücadelesine yönelik bir müdahale ve bastırma harekatıdır. 12 Eylül müdahalesini iyi anlamak gerekir. 1990’lı yıllardaki kirli savaş da, bugünkü imha saldırıları da 1980 yılındaki saldırıların devamı niteliğindedir.

12 Eylül’ü herhangi bir askeri darbe olarak görmemek gerekir. Bu darbeyle Türkiye’nin ideolojik ve siyasi yapısının yeniden yapılandırılması hedeflenmiştir. Kürtlerin örgütlülükleri dağıtılacak, sosyalistler ve tüm demokratik örgütlenmeler tasfiye edilecek, başta Kürtler olmak üzere tüm Türkiye halkı üzerinde yeniden tekçi ulus-devletçi ideolojik zihniyet hakim kılınacaktır.  Öyle bir ideolojik ve siyasi düzen kurulacaktır ki, 50 yıl bu doğrultuda yürünecektir. Bu yolun sonunda da Kürt tümden Türkleşmiş, Kürtlerin yaşadığı topraklar da Türk uluslaşması tamamlanmış olacaktır.

12 Eylül Kürtleri ve özgürlük mücadelesini bu ütopyada engel görmektedir. Bu nedenle 12 Eylül Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasındaki ideolojik-siyasi yaklaşımında bazı değişiklikler yapmıştır. Kürtleri yalnızlaştırmak ve amaçlarına daha kolay ulaşmak için işbirlikçi siyasi İslam’ı sistem içine alma karar vermiştir. Yine olabilirse bazı sol kesimler de sistem içine alınıp Kürtlerin karşısına çıkarılacaktır. Siyasal İslam’ın sistem içine alınması bir 12 Eylül projesidir.

12 Eylül, Kürtlerin bir daha ayağa kalkıp örgütlenememesi için Kürdistan’ı yeniden işgal etme harekatı başlatmıştır. Kürtlerin iradesini kırıp tümüyle umutsuzluğa düşürmek ve Türkleştirme politikasına teslim olmalarını sağlamak için her yol ve yöntem denenmiştir. Kürt ve Kürdistanla ilgili fikirlerin tümden kökünü kazıyıp bunun üzerinden hızlı ve yoğun biçimde kültürel soykırım gerçekleştirilecektir. 1925 ve 1938 idam ve katliamlardan sonra uygulanan beyaz soykırım yoğunlaştırılarak kısa sürede sonuç alınacak biçimde sürdürülecektir. Diyarbakır Zindanında yapılan uygulamalar da bu çerçevede anlaşılır hale gelmektedir. Bu cezaevi de sindirmenin ve Kürtleri Türkleştirme amacını güçlendirmenin zemini olarak kullanılacaktır. En fazla Kürt-Kürdistan diyen, bu konuda iddialı olanlar teslim olmuşsa halkın teslim olmaktan başka yolu yok mesajı verilmek istenmiştir. Kuşkusuz sonuç tersi olmuştur.

12 Eylül Kürt’ü kimlik, dil ve kültürel olarak ortadan kaldırmak için sadece anayasayı değil, tüm kanun ve kurumları yeniden şekillendirmiş ve düzenlemiştir. Sadece 1970’lerin yarattığı ideolojik, siyasi ve örgütsel ortam tümden dağıtılmayacak; artık Kürt’ün adı hiçbir biçimde anılmayacak, hiçbir siyasi güç, kurumlaşma ve örgüt Kürtlerle ilgili hiçbir şey konuşmayacak, bu konuda ideolojik ve siyasi yaklaşım içinde olmayacaktır. Kürt’ü Türkleştirmeye dayalı Tunç Kanunu daha da pekiştirilmiş biçimde uygulanacak. Bu açıdan ideolojik hakimiyet alanları sağlayacak tüm kurumlar Tunç Kanununa göre yeniden yapılandırılmıştır. Üniversiteler, tüm eğitim kurumları ve müfredatları, basının yayın çizgisi, kültür kurumları da bu Tunç Kanununa göre yeniden şekillendirilmiştir.

12 Eylül anayasası kurumsal faşizmi de yeni koşullara göre uyarlamıştır. Cumhuriyet boyu Kürt inkarına göre şekillendirilmiş kurumlar, günümüz koşullarına göre yeniden düzenlenmiştir. Çünkü dünyada değişiklikler olmaktadır. Türkiye’nin üye olduğu Avrupa Birliği bir ideolojik ve politik sistem olarak dünyada etkin olmak istediğinden bazı değerleri önemsemektedir. 12 Eylül bu tür şeyleri boşa çıkarmak için de yeni kurumlaşmalar oluşturmuştur.

12 Eylül faşizmi Kürtler başta olmak üzere Türkiye halkları üzerinde mutlak bir ideolojik hegemonya kurmak istemiş, sadece Diyarbakır Zindanında tutsakların direnişi 12 Eylül’ü ideolojik yenilgiye uğratmıştır. Böylelikle de öngördüğü sistemi onlarca yıl sürdürme projesi büyük bir darbe yemiştir. 15 Ağustos Eruh ve Şemdinli’ye yönelik eylemler Kürtler üzerinde kurulmak istenen ideolojik hakimiyete zindan direnişinden sonra da büyük bir darbe vurmuştur. Böylece Kürtlerde özgür ve demokratik yaşam özleminin ideolojik hakimiyetinin gerçekleşmesi durumunu ortaya çıkarmıştır. Bunun sonucu Serhıldanlar gerçekleşmiş; bu temelde de Kürtler açısından ulusal, toplumsal, siyasal, kültürel-sanatsal açıdan bir devrim yaşanmıştır. Kavramın tam anlamıyla bir demokratik devrim gerçekleşmiştir.

Uluslararası Komplo ve Yeni Durum

Türk derin devleti bu gelişmelerin kökünü kazımak için binlerce köyü yakıp yıkmış, binlerce faili meçhul cinayet işlemiştir. 6 Milyon Kürt Türkiye metropolleri ve dünyanın dört bir köşesine zorla göçertilmiştir. Bu zihniyetin ne olduğunu anlamak için sadece Turgut Özal değil, birçok bürokrat ve asker bu zihniyeti benimsemediği için bertaraf edilmiş. Demokrasi ve özgürlüklerden söz eden herkes hain ve düşman ilan edilmiştir. Tüm partiler de istisnasız bu politikaya boyun eğdirilmiştir. Buna uymayan DEP’liler ya katledilmiş ya da cezaevine atılmışlardır. Hukuk her zaman Kürt karşıtıydı; ancak bu defa Kürt karşıtı hukuk bile bir tarafa bırakılmıştır. Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de bazen rutinin dışına çıkmalar olur, olmuştur, diyerek bu hukuksuzluğu normalleştirip meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Anayasalar ve kanunlar ne kadar Kürt karşıtı olsa da legal olduğu için bazı biçimsel kurallara uymayı gerektirir. Bu kök kazıcı kirli savaşçılar ise kendilerine engel olacak hiçbir şey istememektedir. Düşündüklerini mutlaka anında uygulamalıdırlar. 1990’lı yıllarda Kürtlere uygulananları hiçbir kavramla izah etmek mümkün değildir. Zaten sonraları hiç kimsenin sahip çıkmaması bu nedenledir. Öte yandan bu kire herkes o kadar bulaştırılmıştır ki, daha sonra bu dönemin karar alıcı ve uygulayıcılarından olan Mehmet Ağar, bu olanlar için “bir tuğla çekilse tüm devlet çöker,” diyebilmiştir. Zaten bu adam devlet için 1000 eylem yaptık diyerek meşrulaştırmıştır. Hiçbir yasa, hukuk, yönetmelik ve tüzüğe bağlı olmadan yapılan eylemlerdir. Devlet için yapılmışsa normaldir! Zaten şimdi neredeyse tüm Türk siyasetçileri vatan söz konusu ise gerisi teferruattır diyerek her türlü hukuksuzluğu meşrulaştırmaktadırlar. CHP lideri Kılıçdaroğlu da bu kavramı kullanmaktadır. Zaten Erdoğan da Kürtler üzerinde yürütülen politikaların uygulayıcıları için yasayı, mevzuatı kendinize engel görmeyin, demiştir. Vatan söz konusu olduğunda… dedikleri de Kürtlerin hak ve özgürlükleri konusudur.

Öcalan’a yapılan uluslararası komplo Türkiye’de yeni bir durum ortaya çıkarmıştır. Bu komployla Kürtlerle Türkiye arasında yüzyıl sürecek bir savaş öngörülmüştür, bununla bazı amaçlarına ulaşmak isteyen güçler var, diyen Öcalan böyle bir senaryoyu bozmak için gerilla güçlerini Türkiye sınırları dışına çıkarmıştır. Savaş ortamı olmayınca bazı güçler bu ortamdan cesaret alarak kendi siyasi amaçları doğrultusunda yararlanmıştır. Siyasal İslamcı çevreler Türkiye’deki halkların 22 yılın cenderesinden çıkmak ve demokratik bir yaşama kavuşmak istediğini görmüşlerdir. ABD ve AB’de ANAP, DYP, CHP gibi partilerle öngördükleri Türkiye’ye ulaşamayacaklarını görerek yeni kurulan AKP’ye ve lideri Tayyip Erdoğan’a destek vermişlerdir. Yeni kurulan siyasal İslamcı bu parti demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden ve emekten yana olacağını belirten söylemlerle Türkiye halklarının karşısına çıkmıştır.

AKP iktidarı demokrasiden ve özgürlüklerden söz ettiği için bir kesim Kürtler, demokrasi güçleri ve liberaller de bu iktidara destek vermiştir. AKP bu toplumsal desteği sürdürmek için özgürlük ve demokrasi konularında bazı yumuşamalara gitmiştir. Bir kısım Kürtler’de de acaba AKP Kürt sorununu çözebilir mi, yaklaşımı ortaya çıkmıştır. 2005’de gittiği Amed’te Kürt sorunu benim de sorunumdur, diyerek bu konuda adımlar atacağı mesajı vermiştir. Barzani KDP’si ile de ilişki kurarak bu imajını güçlendirmek istemiştir. Hatta 2006’da hem İmralı hem de PKK ile ilişkiler kurulmuştur. Böylece ateşkes olmasını sağlamıştır. Ancak Öcalan AKP’ye her zaman bir kayıt koyarak yaklaşmıştır.  AKP’nin zaman kazanarak iktidarını pekiştireme kaygısını dile getirmiştir. Hatta 2010’da yazdığı ‘Soykırım Kıskacında Kürtler-Demokratik Ulus Çözümü’ adlı kitabında AKP’yi 12 Eylül’ün liberal versiyonu olarak tanımlamıştır.

Öcalan buna rağmen acaba bir adım attırabilir miyim, diye çok çaba sarf etmiş; AKP iktidarına 2011 12 Haziran seçimi öncesi çok makul öneriler sunmuştur. Ama Tayyip Erdoğan bunu reddetmiş, 2011 seçimini kazandıktan sonra Sri Lanka modeli denen tasfiye saldırısını başlatmıştır. Bu temelde 2011 sonbaharından başlayarak tüm 2012 boyu çok şiddetli çatışmalara sahne olmuştur. AKP, iktidarını sürdürmeyi demokratikleşmede değil; Türkiye’nin en temel demokratikleşme sorunu olan Kürt sorununu Kürtlerin örgütlülüğünü ve özlemleri için mücadelesini ezerek halletmeye yönelmiştir.

Ancak AKP iktidarı 2011-2012’de yürüttüğü savaştan sonuç alamayınca çok zor duruma düşmüş; yıkılmayla karşı karşıya kalmıştır. Öyle ki kongresine Mesut Barzani’yi davet etmiş; İmralı’ya da giderek savaşın durdurulmasını istemiştir. Öcalan AKP’nin savaştan sonuç almadığını ve zorlandığını görerek bu süreci demokrasi güçlerini güçlendirmek için değerlendirmek istemiştir. AKP’nin bir çözüm politikasının olmadığını, hep zamana oynadığını gördüğünden çatışmasızlık sürecini esas olarak demokrasi güçlerini güçlendirme, Türkiye’de demokratikleşme mücadelesini geliştirme; Kürt sorununu bu eksende çözme stratejisi çerçevesinde ele almıştır. Her zaman bu stratejiyi esas almış olsa da iktidar ve devlette de bazı değişimleri sağlamayı bu stratejinin başarısı için önemli görmüştür. Gelinen aşamada toplumda ve çeşitli çevrelerde yarattığı etkiyle demokrasi güçlerini daha da inisiyatifli kılarak demokratikleşme yolunda gelişme sağlamayı hedeflemiştir.

2012 sonundaki ateşkes ve 2013 Newroz’undaki çağrısı böyle bir amaç doğrultusunda gündeme getirilmiştir. Önemli bir etki de yapmıştır.  Bu yaklaşım çerçevesinde hem Kürtlerde hem Türkiye’de demokrasi güçlerinin 2013 ve 2014 yıllarında belli bir güce kavuşması durumunu yaratmıştır. Ancak bu yıllar aynı zamanda Türk devlet gerçeği ve Kürtlere yönelik politikasında ciddi yanılgıların yaşandığı, hatta derinleştiği yıllar olmuştur. Kürtlerde ve Türkiye’deki demokrasi güçlerinde bu süreç demokrasi mücadelesini geliştirme ve buna hazırlanma biçiminde değil de iktidar ve devlete çağrı yapma ve çözümün böyle sağlanacağını bekleme biçiminde bir gafletin yaşanmıştır. Kuşkusuz bu süreç Kobanê ve Rojava’da, Şengal’de, Başurê Kürdistan’da DAİŞ’e karşı mücadelede önemli sonuçlar ortaya çıkarmış ama, Türkiye’de mücadele temelinde değerlendirilip bazı sonuçlara ulaşma sağlanamamıştır. 2015 yılı ve 7 Haziran sonrası demokrasi güçlerinin daha aktif olması gerekirken, AKP-CHP hükümet kursun gibi olmayacak yaklaşımlarla; AKP’nin 7 Haziran seçimlerine darbe yapmasına fırsat verilmiştir.

Bunları Türkiye’de Kürt sorunu nasıl çözülmez ve nasıl çözülür konusunun doğru anlaşılması ve Kürt sorununun çözüm stratejisinin doğru kurgulanması için belirttik. Dikkat edilirse 2015 7 Haziran seçimlerinden bir yıl önce 2014 yaz sonunda Çöktürme Planı hazırlanıyor. Zaten Ahmet Davutoğlu 24 Temmuz’da onlarca uçakla imha saldırıları başlatıldığında bir yıl önce asker ve polisimize hazırlık yapılması talimatını vermiştim, diyerek 24 Temmuz 2015’te başlatılan savaşın arka planını gözler önüne sermiştir.  O günden bugüne yürütülen imha saldırılarının kararı ve hazırlığı o yıllara dayanmaktadır. Zaten Tayyip Erdoğan 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’de yapılan mutabakatı reddederek, İmralı’da 5 Nisan’da tecridi uygulayarak bu savaş kararının gereğine göre hareket etmiştir.

Şu netleşmiştir; Türkiye’de demokrasi mücadelesi verilmeden, Türkiye demokratikleştirilmeden Kürt sorununun şu bu iktidarla çözüleceğini sanmak tarihi bir yanılgıdır. Türk devlet gerçeğini ve bugünden geçerli olan ulusal stratejilerini anlamamak olur. Kuşkusuz bu Türklerin de Türkiye’nin de hayrına olmayacak bir hedeftir, bir stratejidir.  Yanlış ve tarihteki Türk-Kürt ilişkilerine, Türkiye-Kürdistan coğrafyasının diyalektiğine ters bir stratejidir. Devlet karakterinden dolayı Türkiye’de Kürt sorunu dünyanın herhangi bir yerindeki siyasi bir sorunmuş gibi ele alınamaz. Kürtlerin varlığı kabul edilmiyor, zamana yayılarak ortadan kaldırılmak istenen bir olgu olarak görülüyor. Bu çok ciddi bir zihniyet sorunudur. Bu zihniyet köklü değişime uğramadan Kürt sorunu çözülemez. Mevcut siyasal partilerin ve devlet elitinin zihniyeti Kürt varlığını yok etmeye dayalıdır. Bu açıdan mevcut devlet zihniyeti ve partilerle Kürt sorununu çözmek mümkün değildir. Türkiye demokratikleşmeden herhangi bir partiyle Kürt sorunu çözülebilir yaklaşımı mevcut gerçekliği anlamamak ve ciddi bir yanılgı içine düşmek olur.

1.Öcalan geçmişte Kürtler üzerinde uygulanan sömürgeciliği ve bu sömürgeciliği uygulayan zihniyetin farklılığını belirtmek için Güney Afrika’daki Apartheid ve İsrail’deki Siyonist rejime benzetirdi. Şimdi bu çarpıcı benzetmelerin bile Türk devlet politikasını karşılamadığı görülmektedir. Öyle ya, Apartheid rejimi siyahların derilerini yüzüp beyaz haline getiremezdi. İsrail, Filistinlileri Yahudileştirmek istemiyor. Kuşkusuz Batı Şeria ve bazı bölgeleri yeni yerleşim ile Yahudi yaşam alanı yapmayı hedefliyor. Bu da ciddi bir sorundur, ama burada da bir çözüm bulunabilir. Türkiye’de ise köklü bir zihniyet değişimi ve demokratikleşme yaşanmadan Kürt sorunu çözülemez. Çünkü Kürtler dili, kültürü ve kimliği ile bu toprakların kalıcı halkı olarak kabul edilmiyor. Açık söylenmese de tüm uygulamalar Kürt varlığını zaman içinde yok etmeye yöneliktir. Türk devleti ya da herhangi bir parti bu amacından vazgeçmiş mi? Ya da Kürtler vardır, Kürtlerin kimliği, dili, kültürü resmi olarak kabul edilmeli, bu varlığın sürdürülmesi için doğal ve temel hakları (anadil, eğitim, kültür özgürlüğü ve siyasi irade olarak kendi kendini yönetmesi, özyönetim ve özerkliği) olsun diyebiliyor mu? Eğer bunu demiyorlarsa temel devlet politikasını benimsemişler demektir. Özgür kürsü denilen meclis kürsüsünde bile Kürt illeri, Kürdistan demek yasak. Sadece zaman zaman hiçbir değeri olmayan Kürt kavramı ya da Kürt kardeşlerimiz diyorlar. 1000 yıl beraber yaşadık diyorlar.

Türk devletinin Kürtlere yaklaşımı nedeniyle Türkiye’de demokratikleşme olmadan Kürt sorunu çözülmez. Zaten Kürt sorununun çözülmemesi için demokratikleşmeye karşı direniliyor. Gerçek demokratikleşmeye hizmet edecek hiçbir şey kabul edilmiyor. Dolayısıyla demokratikleşme de bu devlet, iktidar ve zihniyetine karşı verilecek demokratik mücadeleyle sağlanır. Tüm partileri aşacak bir demokratikleşme gerekir. Bu toptancı bir yaklaşım olarak görülemez. Kuşkusuz demokrasi birden gelmeyecektir. Bir mücadele sürecinin sonucu gerçekleşecektir. Ama nitelikli bir demokratikleşme gerçekleşmezse, sadece nicel bir süreç Kürt sorununun çözümünü gerçekleştirmeye yetmez.

AKP iktidarının 17 yıllık dönemi ve son yıllardaki uygulamalar demokratikleşme mücadelesinin zorunlu olduğunu gözler önüne sermiştir. Türkiye’deki siyasi elitin kapsamlı demokratikleşme mücadelesi verilmeden değişmeyeceği netleşmiştir.

Şu andaki AKP-MHP ve destekçilerinin Kürtlerin mücadelesini ezme ve Kürtleri soykırıma uğratma politikası Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmedik biçimde daha ağır bir duruma gelmiştir. Devlet şimdiye kadar ağırlıklı olarak devlet gücüyle amacına ulaşmak istiyordu. Bu politikayı belli yönleriyle topluma kabul ettirmiş ve benimsemişti. Ancak toplum hiçbir zaman bu düzeyde aktif biçimde bu Türkleştirme sürecine dahil edilmemişti. Hatta toplumsal destek sınırlı kalmıştı. 12 Eylül faşizmi bu nedenle siyasal İslam’ı devlet için alıp onları da Kürtleri soykırıma uğratma politikasında kullanmak istiyordu. Müslüman Türk halkı şimdiye kadar bu soykırıma destek vermemişti ya da desteği çok sınırlı kalmıştı. Şimdi AKP iktidarı, Müslüman Türk halkını Kürtlere yönelik saldırı politikasının destekçisi yapıyor. Kürtler bir yönüyle de Müslüman oldukları için Türkiye’nin şimdiye kadar yürüttüğü politikalar tam sonuca ulaşamamıştı. Şimdi AKP milliyetçiliğe İslam toplumunu da ekleyerek Kürt’ü özümseme politikasını sonuca götürmeye çalışıyor. Zaten dünyada şimdiye kadar işlenmiş soykırım suçlarında milliyetçilik ve dinin buluşturulduğunu görüyoruz. Ermeni tehciri mi dersiniz, büyük felaket mi dersiniz, soykırım mı dersiniz nasıl tanımlarsak tanımlayalım milliyetçilik dinle buluşturularak Ermeniler hedef haline getirilmiştir. Yahudi soykırımında da aynı gerçekliği görüyoruz.

Devleti AKP-MHP iktidarı şahsında Kürt halkının özgürlük mücadelesini boğmak ve tasfiye etmek istiyor. Bunun en somut kanıtını milletvekilleri, belediye eş başkanları, binlerce siyasetçiyi zindanlara atmasında, Afrin ve Rojava’ya yönelik askeri harekatlarda açık görüldü. Suriye’de Kürtlerin kazanım elde etmesini Kürtlere yönelik politikaları açısından beka sorunu olarak görmektedirler. Beka sorunu dedikleri bu politikasının beka sorunudur; dolayısıyla AKP-MHP iktidarının ve bu gerici zihniyetin beka sorunudur. Bu zihniyetler ve uygulamaları demokrasi mücadelesiyle püskürtülmezse saldırılar sürecektir.

Güçlü bir demokrasi mücadelesi vermeden çözüm kolay değildir

Türkiye’de Kürt sorunu çözümsüzdür. Suriye’de hala çözümsüzdür. Irak’ta kısmen çözülmüştür. Irak’ta da herhangi bir siyasi güç sorunu çözmemiştir. Saddam Hüseyin’in Kuveyt’e müdahalesi, Ortadoğu’da siyasi güç olmak istemesi, yanlış hesaplar, yönlendirmeler sonucu ortaya çıkan 1. ve 2. Körfez Savaşı sonrası; Saddam Hüseyin iktidarının yıkılması ortamında Kürtler siyasi kazanım elde ettiler. Tam bir demokratikleşme ve demokrasi mücadelesi sonucu ortaya çıkmadığından KDP’nin yaptığı bağımsızlık referandumunda ve Kerkük krizinde kazanımların nasıl tehlikeye girdiği görüldü. Tüm bu gerçekler özellikle Türkiye’deki siyasi zihniyet ve bu temelde şekillenen devlet ortamında Kürt sorununun çözümünü farklı bir strateji ile ele alması gerektiğini ortaya koyar. Kuşkusuz beklenmedik alt üst oluşlar farklı durumlar ve çözüm yolları ortaya çıkarabilir. Ancak demokratikleşme olmadığı takdirde yine de gerçekleştiği sanılan herhangi bir çözümün garantisi yoktur. Özellikle Türkiye’deki zihniyet değişmedikçe, Türkiye demokratikleşmedikçe ne Türkiye’de Kürt sorunu çözülür ne de Suriye ve Irak’ta Kürt sorununun kalıcı çözümü sağlanabilir.

Şu açıktır ki; Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi Kürtlerin özgürlük mücadelesini çok zorlu hale getirmiştir. Kürtler üzerinde egemenlik kuran ülkelerin ulus-devlet zihniyetinde olmaları Kürtlerin varlığını tehlikeye atmaktadır. Bu açıdan Kürtlerin mücadelesi her şeyden önce bir var olma mücadelesidir. Varlık ve özgürlük mücadelesi iç içe geçmiştir. Aslında ulusların varlığını güvenceye alan uluslararası birçok sözleşme vardır. Birinci, ikinci ve üçüncü kuşak denen haklar vardır. Dil ve kültür hakkı da yaşam hakkı gibi evrensel bir hak olarak görülmektedir. Bu haklar Avrupa Birliği ülkeleri açısından daha somut hale getirilmiştir. İslam kültürü ve değerlerinde de farklı kültürlerin yaşama hakkı Allah tarafından her halka verilmiş bir hak olarak görülür. Ancak Kürtler için ne bunlar uygulanır, ne de insanlığın binlerce yıldır oluşturduğu ahlak ve vicdan uygulanır. Sanki ahlak ve vicdan, birçok uluslararası kurum tarafından kabul edilen haklar Kürtler dışında tutularak oluşturulmuş! Bu nedenle bir zamanlar Kürtler için “avukatsız halk” denilmesi daha anlaşılır olmaktadır.

Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ile Kürtler üzerinde uygulanan soykırım sisteminin nasıl bir uluslararası sistem, bölge düzeni ve egemen güçlerle karşı karşıya olunduğunu gözler önüne sermiştir. Kürtler kendi üzerlerinde uygulanan politika konusunda çok bilinçlendikleri gibi tüm insanlık da Kürtler üzerinde uygulanan politikaları çok iyi anlamışlardır. Kürtler üzerinde uygulanan sömürgecilik gerçeğini öğrenmişlerdir. Kuşkusuz bu gerçekleri ortaya çıkaran bir mücadele olduğu gibi bu mücadeleyi ortaya çıkaran Özgürlük Hareket ve düşüncesi Kürt gerçeğinin ortaya çıkarılmasında aydınlatma rolü oynamıştır.

Kürt sorununun devletçi çözümünün Kürt, Kürdistan ve Ortadoğu gerçeğinde hem gerçekçi hem de doğru olmadığı görülmektedir. Ortadoğu’da bugün yaşanan tüm sorunları kapitalist modernite ve onun ulus-devlet zihniyeti ortaya çıkarmıştır. Ortadoğu halklar ve inançlar mozaiği olan bir coğrafyadır. İnsanlığın toplumsal yaşamının bir üst aşamaya sıçradığı ve toplumsal değerlerin büyük bölümünün ortaya çıktığı, bin yıllar hem demokratik uygarlığa hem de devletçi uygarlığa beşiklik yaptığı bir coğrafyada, böyle bir mozaiğin oluşması anlaşılır bir durumdur. Kültürel ve toplumsal değerlerde zenginleşme aynı zamanda farklılaşmanın da zeminidir, döl yatağıdır. Bu gerçeklik Ortadoğu’da halklar ve inançlar açısından doğal bir federasyon yaşamını ortaya çıkarmıştır. Devletler ve en baskıcı yönetimler bile zaman zaman baskılar ve katliamlar yapmış olsalar da bu farklılıkları ortadan kaldırmayı düşünmemişlerdir. Böyle bir hedefleri olmamıştır. Yahudiler iki defa sürgün yaşamış olsalar da ne Babiller ne de Romalılar Yahudileri ortadan kaldırmayı düşünmüşledir. Sadece Ortadoğu’da değil, dünyada imparatorluk kurmuş olanlar bu farklılıkları kabul ettikleri için imparatorluklarını sürdürmüşlerdir.

Ulus-devlet ve onun milliyetçilik anlayışı Ortadoğu’nun toplumsal düzenini de siyasal düzenini de bozmuştur. Yarattığı tekçi zihniyet doğal olarak tek inanç yaratma anlayışını da beraberinde getirmiştir. Böylece Ortadoğu etnik ve inanç çatışmalarının coğrafyası haline gelmiştir. Binlerce yıl yan yana yaşayan topluluklar birbirlerine düşman edilmişlerdir.  Bu durumdan başta Müslüman olmayan halklar büyük bir zarar gördüğü gibi, en büyük zarar gören halklardan biri de Kürtlerdir. Bu açıdan bir çözüm ararken tüm Ortadoğu’nun ve Kürtlerin başına bela getiren ulus-devlet anlayışının hayır getirmeyeceği açıktır. Kürtlerin ulus-devlet arayışı ve bunun için mücadele yürütmesi Ortadoğu’nun kangren olmuş sorunlarına yeni sorunlar eklemekten başka sonuç vermeyecektir. Ortadoğu’da milliyetçilikler başka milliyetçilikleri, mezhepçilikler başka mezhepçilikleri körüklemektedir. Düşmanlıklar azalmamakta, artmaktadır. Zaten Kürtler üzerinde dört ulus-devletin egemenliği ve uyguladığı politikalar düşünüldüğünde bu ulus-devlet anlayışını yaratan milliyetçilikler kavga ve savaşın körüklenmesi demektir. Yeni bir ulus-devlet anlayışına dayalı savaşın ve mücadelenin iyi sonuçlar vermeyeceği, sorunları çözmekten çok ağırlaştıracağı açıktır. Kürtler sık sık dört ulus-devletin kendilerine karşı birleştiğini söylemektedir. O zaman bu halklar ve toplumlar için bir yük olan ve hayır getirmeyen bu güçleri bir araya getirmeyecek ve onları zayıf düşürecek bir siyasi stratejiye ve mücadele tarzına ihtiyaç vardır. Öte yandan Kürtlerin, Kürdistan’ın her parçasında birkaç şehir üzerinde, halk üzerinde bir egemenlik aracı olacak ve Kürtlerin çoğunluğunu dışta bırakacak bir devlete değil, tüm Kürtleri özgür ve demokratik yaşama kavuşturacak bir çözüme ihtiyaç vardır.

Ulus-devlet başta Kürtler olmak üzere tüm halklara zarar verdi ve büyük acılar getirdiyse bunun tek alternatifi mezhepçiliğin ve milliyetçiliğin olmadığı bir siyasi zihniyet ve bu temelde bulunacak çözümlerdir. Öcalan hem Ortadoğu’daki hem dünyadaki sorunlara çözüm olacak yeni bir ulus zihniyeti öneriyor. Tekçi ve milliyetçi ulus zihniyetin bırakılarak ulus-devleti esas almayan bir ulus anlayışı ve buna dayalı siyasi sistem önermektedir. Buna da ‘Demokratik Ulus’ çözümü demiştir. Böylece halklar ve mezhepler boğazlaşması yerine birbirine güç veren topluluklardan oluşan bir demokratik ulus yaratılacaktır. Böyle bir uluslaşmanın olduğu devletlerde hiçbir etnik ve inanç topluluğunu esas almayan, onlara ayrıcalık tanımayan, demokrasiye duyarlı bir yönetim gerçeği var olacaktır.

Böyle bir çözümü de başta Türkiye’de olmak üzere Ortadoğu’da demokrasi mücadelesi yaratır.  Güçlü bir demokrasi mücadelesi vermeden Ortadoğu’da böyle bir çözümü yaratmak kolay değildir.

Kürtler birlikte yaşadıkları halklarla ortak demokrasi mücadelesi verebilirler. Demokratikleşme Kürtler açısından Kürt sorununun çözümü anlamına geleceği gibi diğer halklarla birlikte özgür yaşama kavuşmayı da sağlayacaktır. Milliyetçiliğin ve ulus-devletin birbirinden uzak tuttuğu halklar demokratikleşme hedefinde bir araya gelerek hem Kürtlere hem halklara zulüm yapan devletler karşısında daha güçlü hale geleceklerdir. Bu aslında Kürtlerin özgürlük mücadelesi verirken kendilerini zayıf düşüren bir durumu da aşmaları anlamına gelmektedir. Kuşkusuz ulus-devletler halklarını milliyetçilikle zehirlediği gibi halkların ortak mücadele içine girmemesi için her türlü yol ve yönteme başvurmaktadırlar. Dikkat edilirse Türk devleti daha önce mecliste grup kuran Kürtlerden, demokratik partilerden daha fazla HDP’ye düşmanlık yapmaktadır. Kürt halkının demokrasi güçleriyle Türkiye’nin devrimci demokrasi güçlerini bir araya getiren bu adımı sabote etmek için her yol ve yöntemi denemektedir. Bu projenin ne kadar doğru bir adım olduğu tüm Kürt düşmanlarının saldırısından da görülmektedir.

Şu açıktır ki, gerçek bir demokratikleşme tüm sorunların çözümü demektir. Toplumcu demokratikleşme milliyetçiliğin de mezhepçiliğin de cinsiyetçiliğin de ölümü demektir. Kadının tümden özgürleşmesi bu yönlü demokratikleşme ve özgürlük anlayışının toplumda derinleşmesine bağlı gerçekleşecektir. Ancak genel bir demokratikleşme kadın özgürleşmesi için de büyük bir adımın atılması anlamına gelir. Mevcut Türk devlet zihniyetinin hem Türkiye’de hem Ortadoğu’da demokrasi karşıtlığının nedeni de buydu. Bu açıdan Kürtler Ortadoğu’daki her devrimci demokratik mücadeleyi kendilerinin özgür ve demokratik yaşam mücadelesi olarak görebilmelidir.

Ortadoğu’nun demokratikleşmesi Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamını sağlayacak doğru yoldur. Kürtlerin eğer bir özgür ve demokratik yaşam stratejisi olacaksa; varlıklarını güvenceye alacaksa bu da başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu’yu demokratikleştirme stratejisi olmalıdır. Kürtler bu stratejiyi bilinçli biçimde seçmeli ve tüm politikalarını, ilişkilerini ve ittifaklarını bu stratejinin pratikleşmesi doğrultusunda yapabilmelidir. Bunun dışında benimsenecek her strateji bir sapma olacağı gibi Kürtleri özgür ve demokratik yaşama kavuşturmayacaktır; varlıklarını güvenceye almayacaktır. Zaman zaman siyasal konjonktürün el vermesiyle bazı imkanlara kavuşabilirler, mevziler kazanabilirler. Bunların da kalıcı olması ancak Ortadoğu’da demokratikleşme gerçekleştiğinde sağlanabilir.

Dış güçlerle ilişki, şu ya da bu dış gücün desteği de ulus-devlet zihniyetinin varlığını sürdürdüğü ortamda Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamı için güvence olamaz. Özellikle kapitalist modernite çağının çıkar dünyasında dış bir gücün bölge devletleriyle hangi çıkar ilişkisine girip Kürtleri kurban edeceği bilinmez. Kuşkusuz tüm dış güçlerin ve bölge güçlerinin her alan için politikalarının ne olduğu bilinerek çelişkilerden yararlanılabilir. Kürdistan’ın jeopolitik konumu, halkın örgütlü gücü ve mücadelenin yarattığı siyasi etki bir diplomatik güç olarak ele alınarak çeşitli güçlerle kurulacak siyasi ilişki Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam mücadelesi için değerlendirilebilir. Ancak tüm bunlar stratejik bir güvence olarak ele alınamaz. Tek sağlam ve kalıcı güvence ancak toplumcu demokratikleşme olabilir. Liberal demokrasi sadece egemen sınıflar ya da kapitalist modernist güçlerin ihtiyacı olan bir demokrasi modelidir. Halkın güç olduğu bir demokrasi değildir. Bu açıdan böyle sınırlı ya da bazı biçimsel kurumların var olduğu demokraside tam güvence olmaz. Ortadoğu’nun tarihsel toplumsal dokusuna uygun toplumcu demokrasi gerçekleştiğinde Kürtlerin varlığı da kazanımları da güvenceye alınmış olur.

Türkiye’de de Irak’ta da Suriye’de de İran’da da Kürtlerin gerçek özgürlüğünü isteyenler böyle bir demokratikleşme stratejisine sahip olanlardır. Kendine milliyetçi diyenler, böyle Kürtlük yaptığını sananlar Kürtlerin gerçek özgürlük ve demokrasi mücadelesini verenler değildir. Hatta tek tek ülkelerin ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesine güç katmadıkları, zarar verdikleri oranda da Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam mücadelesine de zarar verenlerdir. Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamını güvenceye alacak bir demokrasi mücadelesi vermek ve hedeflenen demokrasiyi gerçekleştirmek için Kürtlerin en başta da kendilerini örgütlü güç haline getirmeleri gerekir. Kürtler örgütlü bir irade olduklarında komşu halkların demokrasi güçleriyle birlikte doğru ve etkili bir mücadele yürütebilirler.

Türkiye demokratikleşme için kilit önemdedir.  Türkiye demokratikleştiğinde Ortadoğu’nun demokratikleşmesi çorap söküğü gibi gelecektir. Bu açıdan Türkiye’de demokratikleşme mücadelesi vermek çok önemlidir. Kürtler, kendi özgürlük mücadeleleri ile demokratikleşme mücadelesini iç içe yürütebilmelidir. Her ikisini ihmal etmeden bütünlüklü mücadeleyi yürütmeleri önemlidir. Zaten Türkiye’de demokratikleşme mücadelesinde Kürtler motor güç haline gelmişlerdir. Kürdistan’daki özgürlük ve demokrasi mücadelesiyle Türkiye’deki devrim mücadelesini buluşturmanın ötesinde Türkiye’nin metropollerinde ve önemli alanlarında yaşayan milyonlarca Kürt, Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin önemli toplumsal gücü haline gelmişlerdir.  Son yerel seçimlerde Türkiye’nin tüm önemli şehirlerinde AKP-MHP ittifakının kaybetmesi bu gerçekliği gözler önüne sermiştir.

Türkiye halklarının da önemli bir demokrasi mücadelesi birikimi ve geleneği vardır. Bugün ulus-devleti korumak ve Kürtler üzerindeki soykırım politikasını gerçekleştirmek için ağır baskıyla bu potansiyel iteklenmiş olsa da, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesiyle gerçek anlamda buluştuğunda Türkiye’deki demokrasi düşmanı güçleri yenilgiye uğratacak gücü gösterebilecektir. Kürtler on yıllardır yürüttüğü mücadeleyle bir demokratik devrim gerçekleştirmişlerdir. Bu her zaman hem Türkiye’nin temel demokratik gücü olacaktır hem de Türkiye’deki demokratik güçlerin yeniden ayağa kalkışı için bir zemin sunacaktır.

Irak’ta Kürtler elde ettiği konumla hem kendi bölgelerini demokratikleştirebilirler hem de Irak’ın demokratikleşmesinde rol oynayarak elde ettikleri kazanımları gerçek anlamda güvenceye kavuşturabilirler. Irak’taki Kürt federasyonu kendi içine çok kapanarak, Irak’ın demokratikleşmesi konusunda oynayacağı rolü oynamayarak tarihi bir hata yapmaktadır. Yıllarca bir devlet olma hedefiyle böyle bir fırsatı ve tarihi rolü kaçırmışlardır. Aslında hala da rollerini oynayabilirler. Özellikle istikrarsızlığın sürdüğü, tek çözümün demokratikleşme olduğu Irak’ta bu yönlü bir hamle yaparak hem Irak siyasetinde etkili ve inisiyatifli hale gelebilirler hem de kazanımlarını kalıcı hale getirebilirler. Demokratikleşme Irak genelinde gerçekleştiğinde tartışmalı bölgelerde de Kürtlerin gücü ve etkinliği artacaktır.

Rojava’da Araplar ve Süryanilerle bir demokratik sistem kurmuşlardır. Baştan beri Suriye’nin bütünlüğünü esas almaları, bu çerçevede Süryaniler ve Araplarla Kuzey-Doğu Suriye’de bir yönetim olmaları hem kendilerini Suriye’nin demokratikleşmesinin temel gücü haline getirmişlerdir; hem de Suriye’nin demokratikleştirmesinde güçlü bir zemin yaratmışlardır. Kuzey-Doğu Suriye’deki kadın özgürlükçü toplumcu demokratik konfederal halk örgütlenmeleri Şam, Halep dahil Suriye’nin tüm alanlarını etkilemiştir. AKP-MHP iktidarı desteklediği çetelerle Suriye’deki bu gelişmenin önüne geçmek istese de, artık tüpten çıkan macunu geriye döndürmenin mümkün olmaması gibi Suriye’nin demokratik gelişmesi de durdurulamayacaktır.

İran güçlü bir devrim yapmış ülkedir. Sık sık halk hareketi ortaya çıkıyorsa bunu sağlatan da devrim yapmış bir halk olmasıdır. Orada da Kürtler özgür ve demokratik yaşama kavuşmak istiyorsa devrim yapmış halkla birlikte yeni bir demokratik devrim mücadelesi vermeleri en doğru yoldur. Herhangi bir dış güçten beklenti içine girmeden İran içindeki toplumsal güçlerin demokrasi istemiyle Kürtlerin özgür ve demokratik yaşam mücadelesini buluşturmak İran’da Kürt sorununu da çözecek bir değişim ortaya çıkaracaktır. Kürtlerin de çok önemli bir demokratikleşme gücü vardır. Bunu İran içindeki demokratik güçlerle buluştururlarsa o zaman İran’da Kürtlerin özgür ve özerk yaşamının gerçekleşeceği bir siyasi düzen ortaya çıkarılır. Burada önemli olan Kürtlerin İran’ın bütünlüğü içinde sorunlarını çözmeyi hedefleyen bir özgürlük ve demokrasi çizgisine sahip olmalarıdır.

Demokratikleşmenin her yerde yükselen değer haline geldiği çağımızda Kürtler hem zihniyet hem örgütlenme hem toplum hem yarattığı örgütlenmelerle çok önemli demokrasi gücü haline gelmişlerdir. Kadın özgürlük çizgisi, ekolojik toplum anlayışı, devlet ve iktidarı dışlayan ideolojik-siyasi çizgileriyle dünyada demokratik zihniyette, demokratikleşme projesinde öncü hale gelmişlerdir. Her çağda bazı halklar insanlığa örnek ve öncü olmada öne çıkmışlardır. Demokratikleşmenin ve kadın özgürlüğünün öne çıktığı bu çağda da Kürtler halk olarak öne çıkmışlar. Yani tarihin akışına uygun zihniyet ve toplum yapısıyla bu çağın öncü halkı olacak konumdadır. Bu, bir halk için en büyük güçtür. Kürt halkı bu karakteriyle Ortadoğu’da da demokratikleşmenin öncüsü durumundadır. Kürtler için özgür ve demokratik yaşamın güvencesi demokratikleşme ise o zaman Kürtler kendilerinde var olan bu demokratikleşme gücünü iyi değerlendirmelidir. Kürtlerin demokratik toplum gücü demokratikleşme mücadelesini geliştirecek büyük imkandır.

Kürtler üzerinde ciddi bir soykırım tehlikesi vardır. Ancak bu bunun tehlikesini ortadan kaldıracak iyi bir stratejiye ve bu doğrultuda imkanlara sahiptir. Her halk amaçları için en büyük gücü ne ise onu kullanır. En temel hedefine ulaşmak için bu avantajına dayananır.  Bazı halklar para gücüne, bazıları silah gücüne, bazıları nüfus gücüne, bazıları teknik gücüne, bazıları jeopolitik konumuna dayanarak amaçlarına ulaşmaya çalışır. Bugün Kürtlerin en büyük gücü ne denilirse; demokratik zihniyeti ve bu temelde oluşmuş toplum gerçeği ve bu yönde yürüttüğü mücadeledir. Kürtler özgür ve demokratik yaşama ancak demokratikleşme ile kavuşacakları gibi, Ortadoğu’daki tüm sorunların çözümü de demokratikleşmeye bağlıdır. O zaman Kürtler de kendisinin en büyük gücü olan demokratikleşme gücünü ve imkanlarını her yerde demokratikleşme stratejisi, politikası doğrultusunda harekete geçirerek bu ortamı kendi amacı doğrultusunda değerlendirebilir. Bunu yaptığında Ortadoğu’nun yükselen halkı olarak tarihteki yerini alacaktır.

Bunları da beğenebilirsin