Düşünce ve Kuram Dergisi

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi, Türkiyenin çekinceleri Ve Uygulanmayan Kürt Çocuk Hakları

Çiğdem Ertak

Çocuk, tarih boyunca yetişkinlerin özellikle ebeveynlerin üzerinde söz sahibi olduğu, ilgiye ve dikkate alınmaya değer bulunmayan ve çoğunlukla ekonomik gelir kaynağı olan varlık olarak değerlendirilmekteydi. Tarihçesi çok da eskilere dayanmayan çocuk ve hak tartışmaları günümüzde hala ve daha da hassasiyetle üzerinde düşünülmesi gereken savunuculuk konusu olarak önümüzde duruyor. Öyle ki; çocuk hakları, insan hakları kavram ve mücadelesinden çok sonra ortaya çıkmış olması ile birlikte hali hazırda insan hakları mücadelesinin önem ve dikkatle ele alınan alanı durumundadır.

Çocukların hak sahibi olduğu, korunması ve gözetilmesi gerektiği düşünce ve tartışması 20. Yüzyılda gündeme gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında; Milletler Cemiyeti tarafından, 1924 yılında Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi ilan edilmiştir. 5 maddeden oluşan bildirge ile çocukların sağlıklı ve güvenli bir ortamda, yaşanacak bir felaket halinde çocuklara öncelik verilerek korunmaları ve her türlü istismara karşı himaye edilmesi gerektiği düzenlenmiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşının patlak vermesi nedeniyle Bildirgenin uygulanırlığı da ortadan kalkmıştır.

İkinci Dünya Savaşı ile birlikte savaştan en çok etkilenen, zarar gören, en çok şiddet ve felakete maruz bırakılan kesimin çocuklar olduğunun görülmesi üzerine çocukların bir daha böylesi hak ihlallerini yaşamamaları için yeni bir çocuk hakları bildirgesi hazırlanmasına karar verilmiştir. Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen 1959 tarihli Çocuk Hakları Bildirgesi Başlangıç bölümünde de belirtildiği üzere “İnsan soyu, çocuklara her şeyin en iyisini vermekle yükümlü olduğu için…” denilerek, Bildirgede 10 ilke düzenlenmiş; çocuğun fiziksel ve ruhsal olarak korunmaya ihtiyacı olduğu vurgulanmış, çocukların özel olarak korunması, ayrımcılık yapılmaması, gelişmesi için fırsat ve olanakların yaratılması gerektiği vurgulanmıştır.

Gelişen dünya ve insan haklarına duyarlılığın artması ile birlikte çocuk haklarının da daha teferruatlı ele alınması ve tüm dünyada eşit standartlarda uygulanabilirliğinin sağlanması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu nedenle 10 yıldan fazla süren çalışmaların sonucunda oluşan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, 20 Kasım 1989 tarihinde Birleşmiş Milletlerin 44. Genel Kurulunda oy birliği ile kabul edilmiştir. Sözleşme’nin kabul edildiği 20 Kasım tarihi aynı zamanda Dünya Çocuk Hakları günü olarak da kutlanmaktadır.

Çocuk hakları mücadelesi için en önemli mihenk taşı özelliği taşıyan Sözleşme ile çocukların yaşama, korunma, gelişme, güvenlik ve katılım hakları gibi pek çok hakkın güvence altına alınması amaçlanmıştır. İmzaya açıldığı ilk gün dahi çok sayıda ülkenin imzacı taraf olduğu, bugün ise en çok sayıda imzacı taraf devletin kendisini yükümlü olarak kabul ettiği sözleşme özelliği taşımaktadır.

Sözleşmede taraf devletlerin ayrım gözetmeksizin, çocuğun barış, değerbilirlik, hoşgörü, özgürlük, eşitlik ve dayanışma ruhuyla yetiştirilmesi gerektiği belirtilmiş, çocuğun korunması ve uyumlu gelişimi bakımından her halkın kendine özgü geleneklerinin ve kültürel değerlerinin taşıdığı öneme atıfta bulunulmuştur. Sözleşmenin uygulanmasına dair izleme ve değerlendirme yapan BM Çocuk Hakları Komitesi tarafından dikkat edilmesi gereken beş hak sayılmıştır. Şemsiye haklar olarak nitelendirilen bu haklar; ayrım gözetmeme, çocuğun yüksek yararı, yaşama, gelişme ve hayatta kalma hakkı, çocuğun katılımı ve devletin kaynak ve uygulama yükümlülüğüdür. Komite, Sözleşmede düzenlenen bütün diğer hakların uygulanması sırasında bu beş temel hakkın gözetilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Türkiye’ye baktığımız zaman, özellikle de Kürt çocukları açısından değerlendirilecek olursa; Sözleşmenin düzenlediği hakları çocuklara ulaştırma ve yükümlülüklerini yerine getirme açısından karnesi oldukça zayıf bir ülkedir. Devlet öncelikle adalet, yaşama, eğitim, sağlık ve sosyal hizmet alanlarında karanlık bir tablo içerisindedir. Çocuk işçiliği, çocuğun cinsel istismarı, çocuk yaşta zorla evlilikler, ebeveynleriyle cezaevinde olan çocukların maruz kaldığı hak ihlalleri gibi pek çok başlıkta ciddi hak ihlalleri yaşanmaktadır. Çocukların çocuk ceza adalet sistemine göre alternatif, çocuğa uygun tedbirlere tabi olmaları gerekirken haklar ya kağıt üstünde kalmakta ya da hiç düzenlenmemektedir. Çatışmalı süreçler, mayın ve savaş artıkları, zırhlı araç veya polisin yarattığı şiddet sonucunda çocukların yaşam hakkı ellerinden alınmaktadır. Yargı makamları da, yaşam hakkı başta olmak üzere çocuk hak ihlallerine karşı etkin soruşturma yürütmemekte, ne iç düzenlemeler ne de uluslararası düzenlemelere uygun kararlar vermemektedir. Özellikle mağdurun Kürt çocuğu olduğu davalarda, derin ve kalın bir zırh içerisinde cezasızlık kültürünü yeşertmekte, adil ve etkin bir yargılama süreci yürütmemektedir.

Türkiye tarafından Sözleşme 1990 yılında imzalanmış, 1995 yılında da yürürlüğe girmiştir. Ancak Sözleşmenin 17, 29 ve 30. Maddelerine çekince bırakan Türkiye, bunu da T.C. Anayasası, 1923 tarihli Lozan Antlaşma hüküm ve ruhuna uygun yorumlama hakkı olarak gerekçelendirmiştir.

BM Çocuk Hakları Komitesi tarafından yıllardır bu çekincelerin kaldırılması gerektiği vurgulandığı halde henüz bu yönde bir girişim ve bu yönde bir niyet göstergesi de görülmemektedir. Temel mesele şu ki; Sözleşmenin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekmekte, birbirini tamamlayan maddeler arasına çekince bırakılması ile aslında sözleşmenin ruhuna da, sözleşmenin bütününe de uyulmadığı anlamına gelmektedir. Komite tarafından belirtilen ve taraf devletin, çocuğu ilgilendiren her kararı ve uygulamasında şemsiye hakları gözetmeli yönündeki değerlendirmesine dikkat etmek gerekir. Dolayısıyla tekrar etmek gerekirse Sözleşmede düzenlenen hakların bir kısmına çekince koymak, devletin imzacısı ve yürütücü olma taahhüdü ile uyuşmazlık taşımaktadır.

Burada; otuz yılını dolduran ve 54 maddeden oluşan Sözleşmenin üzerinden geçen zamana karşı Türkiye tarafından Sözleşme çerçevesinde uymak ve uygulamakla yükümlü olduğu halde yürüttüğü politikalara değinilecektir. Esas olarak ise Türkiye tarafından Sözleşmeye çekince bırakılan üç madde incelenecektir. Çekince bırakılan 3 madde çerçevesinde, Kürt çocukların kendi dillerinde eğitim görmeleri, kendi kültürlerini yaşayabilecekleri ortam ve uygun koşulların yaratılması hakkı değerlendirilecektir.

Çekince koyulan maddelere bakılacak olursa;

17.maddede; Taraf devletin, çocuğun özellikle sosyal, ruhsal ve ahlaksal esenliğini ve bedensel ve zihinsel sağlığını geliştirmeyi amaçlayan, bilgi ve belge edinmesini sağlarken, azınlık gruba mensup yahut yerli bir ahaliden olan çocuğun dil bakımından gereksinimlerine özel önem vermesi gerektiğini bunu teşvik etme yükümlülüğü olduğu vurgulanmıştır.

29.maddede; Çocuğun kendi kültürel kimliğine, diline ve değerlerine saygısının geliştirilmesi; anlayış, barış, hoşgörü, cinsiyetler arası eşitlik ve tüm halklar, etnik, ulusal ve dinsel gruplar ve yerli halk kökenli kişiler arasında dostluk ruhu içinde, özgür bir toplumda sorumluluk sahibi bir insan olarak yaşamayı sağlamayı gerekmektedir

30.maddede ise; azınlık ya da yerli halka üye çocuğa ait olduğu topluluğun diğer üyeleri ile birlikte kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılmayacaktır denmektedir.

Sözleşme ile düzenlenen bu haklardan Kürt çocuklarının faydalanmamaları amacıyla çekincenin koyulduğu çok açıktır. Öyle ki Türkiye’nin söz konusu bu maddelere çekince koymasına gerekçe olarak belirttiği Lozan Antlaşması ve Sözleşmede işaret edilen hakların azınlıklar için düzenlendiğini ifade etmesinin bir çarpıtma olduğu ortadadır. Sözleşmenin 2. maddesinde belirtildiği üzere; taraf devletler, çocuğun anne-babası veya kanuni vasisinin ırkı, rengi, cinsiyeti, dili, dini, siyasal veya diğer görüşü, ulusal, etnik ya da  sosyal kökeni, mülkiyeti, engellilik durumu, doğumu ya da başkaca statüleri her ne olursa olsun hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmaksızın Sözleşmede düzenlenen haklarına saygı gösterecek ve bu hakları güvence altına alacaktır.

Bir anlamda Kürtlerin azınlık değil asli unsur olduğu dolayısıyla Kürt çocukların anadilde eğitim, kültürel değerlerini yaşama ve saygı görme hakkına sahip olmadığını savunan Türkiye, aradan geçen 30 yılda bu kararından vazgeçmemiştir.

Mesele şudur ki; azınlık kelimesinin sosyolojik anlamına bakıldığı zaman “Bir ülkede, o ülkenin yurttaşı olmakla birlikte soyu, dili ve dini yönünden ülkenin sayıca baskın öğesi olan halktan az olan topluluk” olarak tanımlandığını görüyoruz. Peki –konumuz itibariyle- Türkiye’de yaşayan Kürt çocukları az önceki tanımlamaya göre nereye koyabiliyoruz. Cevabı elbetteki hiçbir yere. Nitekim Türkiye’de azınlık olarak nitelendirilen kimi halk çocuklarının kendi anadillerinde –çoğunlukla da ülkede görece ılımlı politik havanın estiği, demokrasinin belki de ucundan göründüğü zamanlarda- eğitime erişebildiklerini görebiliyoruz. Fakat Kürt çocukları için gelişen en iyi adım özel kursların açılmasının konuşulduğu ama bunun da hayata geçirilmediği kısa bir süreçten bahsedebiliyoruz.

Azınlık olan halkların dil, din, kültürel ya da ulusal temelde hakları var ve en başta belirttiğimiz gibi Birleşmiş Milletler nezdinde hazırlanan Sözleşme ile bu hakların koruma altına alınması amaçlanmıştır. Ancak Kürt çocukları ne ‘azınlık’ ne de ‘asli unsur’ olarak haklarına erişememektedirler. Üstelik uluslararası hukuk düzenlemeleri ve evrensel ilkelere göre bunlar vazgeçilmez ve devredilmez temel, en doğal hakları iken.

Yine çekince bırakılması gerekçelerinden biri olarak da Anayasa’ya işaret edilmiştir. Anayasa’nın 42. maddesine bakıldığında burada eğitim dilinin yalnızca Türkçe olduğu vurgusu yapılarak, başka hiçbir dilin anadil olarak okutulamayacağı ve öğretilemeyeceği düzenlenmiştir. Tablo açıkça ortaya çıkmaktadır ki yukarıda da ifade etiğimiz üzere Kürt çocukların kendi anadillerinde eğitime erişmeleri, anadilleri ile gelişimlerini tamamlamalarının engellenmesi içindir olan biten. Dolayısıyla Kürt çocukların maruz kaldığı haksızlığın adı ekmeğe ekmek demek kadar net olarak ifade etmek gerekirse, asimilasyondur. Çocukların anadillerini öğrenememeleri, kültürlerini yaşayamamaları sonucunda uzun vadede dillerini ve kültürlerini unutmalarıyla, hatta önemli bir çocuğunluğunun hiç öğrenmemesi ile sonuçlanacaktır. Bu durum şehirlerin büyümüşlüğü ve metropolleşme adı verilen büyük yaşam alanlarının getirdiği dezavantajlarla belki de çok daha hızlı bir şekilde gerçekleşecektir, ve gerçekleşmektedir.

Türkiye, 2003 yılında, özel kursların açılmasına izin verildiği bir yönetmelikle, dil öğretimin yapılmasının önünün açılmasına karar vermiştir. Sonrasında 2012 yılında yayınlanan bir yönetmelikle, yaşayan dil ve lehçe adı altında Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulacağı belirtilerek Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatına dahil edilmiştir. Ancak uygulamada, düzenlemelerin tam aksine olacak şekilde hareket edilmiştir. Kürt çocukları ne özel kurslarla ne de devlet okullarında seçmeli ders alarak anadillerini öğrenip geliştirebilecekleri bir ortam ve şarta sahip olamadılar. Bahsi edilen düzenlemeler de zaten ülkede çözüm ya da yumuşama süreci diye adlandırılan süreçlerde söz konusu edilmiş, süreçlerin akamete uğramasıyla birlikte, uygulamadan da gündemden de düşürülmüştür.

Çocuğun; ayrımcılık yapılmaksızın anadili bakımından gereksinimlerine özel önem verilmesi ve anadilini kullanmasından yoksun bırakılmaması, kendi kültürel kimliğini kullanma ve yaşama haklarına bırakılan çekinceler durduğu müddetçe de Türkiye’nin Sözleşmeye uyduğundan, imzalayarak ve yürürlüğe koyarak sorumluluk ve yükümlülükleri yerine getirme taahhüdünü uyguladığından söz edilmeyecektir. Sözleşmenin bütünü ve ruhu ile taban tabana zıtlık teşkil eden bu yaklaşımın; Kürt çocukların kendi anadillerini, kendi kültürlerini yaşamalarına engel olma, doğal getirisi olarak da dillerini ve kültürlerini unutarak asimile olmaları amacı taşımasından başka bir açıklaması da bulunmamaktadır.

Uluslararası hukukun bir gereği olarak siyaset üstü yaklaşım sergilenmesi gereken, atılacak her adım, belirlenecek her politikada çocuğa ilişkin bir husus olup olmadığı hassas bir şekilde irdelenmeli ve ayrım gözetilmeksizin çocuğun yararına olacak seçeneğin tercih edilmesi gerekir. Dünya örnekleri ile karşılaştırıldığında, diğer ülkelere kıyasla, Türkiye tarafından eğitim politikaları ve uygulamaların, çocuğun yüksek yararı değil de devletin yüksek yararı esas alınarak yürütüldüğünü görüyoruz.

Kürtçenin Kirmancki lehçesinin giderek yok olması durumu söz konusudur. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO tarafından, güvensiz durumda olan diller arasında, Kirmancki de sayılmıştır. Kurmanci lehçesi açısından da çok büyük bir farklılık olmadığı kanaatindeyim. Yazıktır ki bunu sağlıklı bir şekilde ölçecek bir veriye bile sahip değiliz. Yani anadil ve kültürümüzün yaşaması ve yaşatılmasının gündelik yaşamdaki karşılığına dair ne bir veri ne de analize sahip değiliz.

Peki ‘azınlık’ veya ‘asli kurucu’ daha da ileriye gidilecek olursa vatandaş veya ülkesinde ikamet eden göçmenlere dönük eğitim politikaları ve bunun sosyoloji, çocuk gelişimi, dil ve kültür hakkının kullanılması yaşatılabilmesi açısından karşılaştırmalı örneklerine bakacak olursak;

Çocuk gelişimi açısından bakıldığında çocuğun anadilinden farklı bir dilde eğitim görmesi sonucunda özellikle eğitimin ilk yılında son derece sıkıntılı sonuçların doğduğu, yetişkinliğe geçiş ve yetişkinlik döneminde bile etkilerinin görüldüğü bir takım sonuçları görülmektedir. Öyle ki; anadili, eğitim dilinden farklı olan çocuk ilk süreçte okuduğunu, duyduğunu anlayamama, iletişimsizlik ve şiddet türlerine maruz kalabilmektedir.

Doğal bir hak ve gereksinim olarak bakılması gereken anadilde eğitim ve gelişim hakkına erişememek yukarıda da ifade edildiği üzere bireyin tüm yaşamına etki eden, kendini gerçekleştirmesi, özgüven kazanması önünde set oluşturan bir olgudur. Kürt çocukları açısından bakıldığında da anadili Türkçe olan çocuklarla aynı eğitim sistemi içerisinde okutulmakta, anadili Türkçe olanlara göre aslında gerçekliği yansıtmayan başarısızlık ve çeşitli adaletsizliklere maruz kalmaktadırlar.

Örneğin İspanya örneğine bakılacak olursa; diktatör Franco döneminde uygulanan dil yasağı, döneminin sona ermesiyle kaldırılmıştır. Bugün çift dilli eğitimin verildiği ülkede Basklı çocuklar hem anadilleri olan Bask dilini hem de İspanyolcayı beraber öğrendikleri bir eğitim görmektedirler. Yapılan araştırmalar, halihazırda devam eden problem ve zorluklara karşılık Franco dönemine oranla İspanyol ve Basklıların birbirlerine karşı çok daha hoşgörü içinde olduklarını ortaya koymuştur. Dünya örneklerine bakmaya gerek de yokken; insana insanca, eşitçe, adilce yaklaşımın beraberinde barış ve huzur getireceği ortadadır. Dolayısıyla temel insani hakların yok sayılması, engellenmesi ayrımcılık ve adaletsizliğin sebep-sonuç paradoksundan ötede değildir.

Peki ne yapılması gerekir?

Burada anadil hakkı ve Kürt çocukların bu hakka erişimi önündeki engelleme ve politikalara karşı, ciddiyet ve hassasiyetle bir yaklaşım sergilenmediğini söylememiz yanlış olmayacaktır. Çocuğun kendi varoluşuna sahip bir birey olduğunu unutmadan, ancak kendisini koruyup haklarını savunma gücünün yetişkin dünyasında oldukça zayıf kaldı ülkemizde. Aslında çocuğun gelişimini sağlama ve kendi kültürü ile kendini gerçekleştirme hakkına erişebilmesi için öncelikle çocuk hakları aktivist ve insan hakları savunucularının gündemi haline gelmesi gerekmektedir. Bugün hak savunucuları, sivil toplum örgütleri ve hukukçuların gündemleri ve çalışma alanları arasında bu haksızlığa karşı bir politika ve duruşun sergilenemeyişi trajik bir durum olarak karşımızda durmaktadır.

Dünya örneklerine bakıldığında ; ABD, Kanada, İspanya, İsviçre, İsveç, Güney Afrika, Çin, Bolivya, Hollanda, Almanya, Hindistan ve İsrail’de çift dilli veya çok dilli eğitim sistemleri uygulandığı görülmektedir. Kimisinin iki, kimisinin üç resmi dili kimsinde de tek resmi dil olmasına karşın anadilde eğitimin verildiği eğitim modelleri uygulanmaktadır. Bu ülkeler anadilde eğitimin verilmesine mali kaynak yaratıp destek vermekte, dolayısıyla çocuğun dil ve kültür hakkını kullanmasında koruyucu bir rol oynamaktadırlar. Bu ülkelerin hiçbirinde anadilde eğitimin ayrımcılık yaratmadığı aksine ayrımcılığı ve asimilasyonu önlediği, çok kültürlü bir barış ve hoşgörü ortamı yarattığı görülmektedir.

Farklı dil ve kültürlerin bir arada yaşaması, çocukların bu haklarına erişmesi üzerine hem çocuklar hem de yetişkinlere yönelik farkındalık çalışmalarının yürütülmesi, hak ve özgürlük arayışında önemli bir çalışma alanı olarak belirlenmelidir.

Taraf devletlere bir yaptırım içermiyor olsa bile Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesine bireysel başvuru hakkının kullanılması, anadil ve kültürel haklara erişim, uygun ortam ve koşulların oluşturulması yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediği hususunun izlenmesi için etkili bir mekanizma olarak önümüzde duruyor. Dolayısıyla Komiteye bireysel başvuru yapmak, Kürt çocukların haklarına erişmeleri için bir aksiyon planının önemli ayaklarından birini oluşturmaktadır.

Bunun yalnızca Kürtlerin sorunu olmasından çıkması, uluslararası hukukun, devletin yükümlülüklerinin yerine getirilmesi gerektiğinin altının tabiri caiz ise kalın bir şekilde çizilmesi gerekmektedir. Yani bu meseleye, lütuf değil bir gereklilik, en insani, doğal hak olarak bakılması gerekmektedir.

Sözleşme üzerindeki çekincelerin kaldırılması için duyarlılık ve farkındalık çalışmaları yapılarak Türkiye’nin Sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmesi sağlanmalıdır.

Her çocuğun kendi anadilinde, kendi kültüründe eğitim alması, kendi diline ve kültürüne saygı gösterilmesi ve değer verilmesi, bunun için uygun ortam ve koşulların yaratılmasını isteme hakkı; günümüzde Kürt çocukları için geçerli değildir. Bunun bir hak olduğunu ve bu hakkın doğal olarak barış ve hoşgörü ortamı yaratacağını anlatmak gerekmektedir.

Bu nedenle yaşanan hak ihlalini çeşitli söylem ve davranışlarla meşrulaştırmak yerine farklılıkların zenginlik olduğu söylemini ısrarla dile getirmek ; çocuk haklarının özel bir statü, yetişkinlerce ve özellikle devletlerce içselleştirilerek yükümlülüklerin yerine getirilmesi için mücadele etmek temel görevimizdir.

Bunları da beğenebilirsin