Düşünce ve Kuram Dergisi

Kapitalist Modernitenin Mahşerin Üç Atlısının İflası

Ergin Atabey

 

Kapitalist modernitenin mahşerin üç atlısının (kapitalizm, ulus-devlet, endüstriyalizm) doğa ve toplumu yok etme noktasına doğru götürürken, bir taraftan insanı ve toplumu çıldırtma ve intiharın eşiğinde tutup sömürüyor. Öte yandan insanın yok oluşu anlamına gelen post-insan aşamasını yaşıyor. Erich Fromm, bu gerçekliğe şu çarpıcı tespitte işaret ediyor: “Robot üretme çabası teknik ruhun en büyük başarılarından birisi olarak addediliyor, dahası robotun canlı insandan ayırt edilemeyeceği güvencesi veren insanlar var. Yaşamın dünyası ‘canlı olmayanın’ dünyası haline geldi. İnsanlar ‘insan olmayanlar’ haline geldi. Bir ölüm dünyası.”

Kapitalist modernite, yaşamın ve canlılığın varoluşunu ve varlığını sağlayan ve sapmalara karşı dengeleyen ne varsa yok ediyor. Tarihin gelmiş geçmiş en ölü sevici sistemlerinden biri olan kapitalist modernite üç mahşerin atlısıyla yaşamı cansız nesnelere dönüştürerek her şeye hükmediyor. Bu kapitalist modernitenin yeni çağ geçişi anlamına geliyor. Üç mahşerin atlısıyla geçiş yapılan bu yeni çağda derin bir iklim krizi yaşanmaktadır. Buna bağlı olarak yerüstü ve yeraltı kaynakları tüketiliyor. Biyolojik çeşitlilik yitiriliyor. Artan kirlilik her şeyi yutuyor. İnsanın en önemli ve özgürlüğe açık özelliği olan zekası gereksiz hale getirilirken, yerine nesnelleştirilmiş, hesaplamaya dayalı mekanik yapay zeka ikame ediliyor. Nano-biyo-teknolojinin propagandası eşliğinde “dördüncü sanayi devrimi” övgüleri yapılırken, yaşam birbirine bağlı bilgisayar sistemi haline getiriliyor. Embriyoların manipülasyonuyla yeni türden bir öjenizm (ırkçılık bilimi) insanı, toplumu ve manevi değerleri altüst ediyor. Tüm bu hususlar birinci (doğa), ikinci (insan-toplum) ve üçüncü (ahlaki-politik-ekolojik toplum) doğaların gitgide artık geride kaldığını, bilgisayarlar, robotlar ve makinelerden oluşan post-insan evresine geçiş yapıldığını gösteriyor.

Post-insan, nano-biyolojik teknolojilerin her şeyi belirlediği insan sonrası aşamadır. Bu aşamada insana benzer insan yaşıyor olsa da özünde insan olmayan insandır; ahlaki ve politik toplum niteliğindeki insan değildir. Nano-biyo-teknolojiler sonucu artık DNA zinciri bile “kes-yapıştır” yapılabiliyor. Bu teknolojiler sayesinde bireylerin genetiği de değiştirilebiliyor. Yani kapitalist modernitenin mahşeri üç atlısı salt gıdaların genetiğini değiştirmiyor, insanın da genetiğini değiştiriyor. Bu durum genetiği değiştirilmiş insan (GDİ) aşamasına da geçildiğini gösteriyor. GDİ aşamasında artık isteğe bağlı çocukların zekası, kişilik özellikleri, boyu, göz, saç rengi ve cinsiyeti siparişle belirlenebilecektir. Kapitalist modernite güçlerinin sahip olduğu bu güç her yönüyle devasa bir insanlık sorununu yaratıyor. Biyo-cerrahi, enformatik, nano-teknoloji, rejeneratif, robotik, 3D yazıcıları, sibernetik, yapay zeka, her bir alanda yaşanan baş döndürücü gelişmeleri GDİ, post-insan aşamasını hızlandırmaktadır. Bu aşama “Homo Habilis” olarak başlayıp “becerikli insan” olarak tanımlanan süreçten “Homo Sapiens” olarak tanımlanan “düşünen insan” sürecine varan insanlaşma sürecinin de sonu anlamına gelmektedir. İnsan türünü bu denli tehdit eden kapitalist modernitenin mahşerin üç atlısıdır.

 

Mahşeri Üç Atlısı

Kapitalist modernitenin mahşerin üç atlısı insanlığı bu düzeyde ölüm ve yok oluş sürecine taşırken özünde kendi iflasını da müjdeliyor. Post-insan tehlikesi insanlık için en kritik andır. Ancak tarihten biliniyor ki insanın başından surlar yapan, insanı canlı canlı yakan, derisini yüzen, insanlığı inim inim inleten ve en “benim” diyen her iktidarcı-devletçi sistemi de en şaşalı ve yenilmez olarak görülen dönemlerinde iflas etmiştir. Bu iki yönüyle gerçekleşmiştir.

Birincisi; ahlaki ve politik toplum insan olarak kalmakta ısrar etmiş, direnmiş ve söz konusu sistemleri aşmıştır.

İkincisi ise; insanı insan olmaktan çıkartan sistemlerin aynı zamanda anlamsal ve yapısal bunalımlara sahip olmaları nedeniyle, içten de iflas etmişlerdir. Anlamsal ve yapısal olarak ahlaki ve politik toplumla, insanla çelişiklik arz eden her sistem anlamsal ve yapısal olarak bunalımdadır. Ahlaki ve politik toplumun dıştan direnişi ve içsel bunalımın doruk noktasına ulaşması, iflası, çöküş de beraberinde getirmiştir.

Aynı husus kapitalist modernite için de geçerlidir. Kapitalist modernite mahşerin üç atlısıyla post-insan aşamasına geçerken, insanlıkta ve insan olarak kalmakta ısrar eden ahlaki ve politik toplum ona karşı direnmektedir. Post-insan aşaması aynı zamanda kapitalist modernitenin mahşeri üç atlısının iflasıdır. Bu yönüyle sistem sürdürülemezlik noktasındadır. Avrupa’da bir derginin kapağına taşıdığı liderleri mafyatik-çete olarak sunması mahşeri üç atlısının artık ancak mafyavari-çete yöntemlerle ayakta tutulduğun resmidir.

Bilindiği gibi mafya-çeteler hiçbir kural tanımazlar. Asalakça bir yaşama sahiptirler. Asalak yaşamlarını sürdürmek için toplumun canına ve malına göz dikerler. Ellerinde bulundurdukları güçle toplumun her şeyine çökerler. İktidarcı-devletçi sınıf özünde mafya-çetedir. İktidar-devlet tarih boyunca gayrimeşru güç olarak geliştirilmiş, korunmuş ve varlığına sürdürmüştür. İktidarcı-devletçi sınıfın kanunlarla iktidarı-devleti yasallaştırmaları gayrimeşru niteliklerini değiştirmez. Gayrimeşru meşru konumu ahlaki ve politik toplumun ilkeleri ve ölçüleri karşısında oluşmuştur. Kapitalist modernitenin mahşeri üç atlısı olan iktidarcı-devletçi sistemde tarihte oluşturulan mafyatik-çeteci gayrimeşru sistemin bir devamıdır. 16. yüzyıldan günümüze dek geliştirdiği ideolojik hegemonya ve ahlaki-politik toplum nezdinde meşruluğunu geliştirmek için maske olarak kullandığı hukuk; insan hakları, demokrasi gibi olgularla mafyatik-çeteci özünü maskeleyebildi. Ancak günümüzde içine girdiği bunalımın yarattığı sürdürülemezlik durumu maskesini indirmeye mecbur bırakmıştır; mafyatik-çeteci özü aşağı çıkmıştır. Tarihte de böyle olmuştur. Her iktidarcı-devletçi sistem bunalıma girip varlığına sürdüremez duruma düşünce, varlığını sürdürmek için mafyatik-çeteci özüne bürünmüştür. Günümüzde kapitalist modernite sistemi mahşerin üç atlısıyla normal zamanlardaki gibi ne savaşla ne de mali, ticari ve endüstriyel araçlarla kar oranlarını artırmaktadır. Savaşların maliyeti getireceği kazancı aşmıştır. Bundandır ki küresel mafyatik-çete lideri Donald Trump savaşları sonlandırmak istemektedir. Yoksa insansever ve barışsever olduğundan değildir. Geçmişte piyasalar üzerindeki mali, ticari ve sanayi tekellerin kar oranları düşünce savaşlarla kar oranları yükseltiliyordu. Artık savaşlar da maliyetli olduğu için savaşlarla elde edilen ve yerine ikame edilen kar da yoktur. Mafyatik-çeteci öz bu noktada kendini dışa vuruyor. Kar oranlarını arttırmanın yollarını mafya/çeteci yöntemlerle buluyor.

Kapitalist modernitenin mahşeri üç atlısının iflası tam da bu noktada açığa çıkıyor. Geçmişte kapitalist modernite güçleri mahşerin üç atlısından oluşan sistemi için az çok rıza üretebiliyordu. İdeolojik hegemonik aygıtlarıyla kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizmi (mahşerin üç atlısı) cazibeli kılıp toplumu onlar aracılığıyla kendine bağlayabiliyordu. Ancak yaşanan bunalım onu rıza üretmek için oluşturduğu aygıtları devre dışı bırakmaya ve mafyatik-çeteci olmaya zorladıkça gerçek özüne dönmek zorunda kalıyor. Toplum da bunu gün geçtikçe daha fazla görüyor. Dolayısıyla kapitalizmin, ulus-devletin ve endüstriyalizmin iflasını görüyor, mahşeri üç atlısına karşı bir alternatif arayışına giriyor. Günümüzde toplumun böylesi bir bilinçlenmesi, farkındalığı ve arayışı söz konusudur. Bu durum mahşeri üç atlısının iflasıdır. Çünkü artık meşruluk üretemiyor. Toplum artık daha iyi anlıyor ki çözüm gücü değiller. Tersine toplumu, insanı yok eden çağdaş leviathandırlar. Bir sistemin iflası toplum nezdinde artık meşruluk-rıza üretmemesi ile başlar ve gerçekleşir.

Mahşerin üç atlısının ilki kapitalizmdir. Bir nevi çağdaş mitoloji olan Avrupa merkezli hegemonik bilim genelde kapitalist moderniteyle ilgili, özelde ise mahşeri üç atlısının ilki olan kapitalizmle ilgili hakikatleri çarpıtarak sunmuştur. Gerçek şu ki, demokratik modernite paradigmasının geliştirdiği zamana dek kapitalizm gerçek manada çözümlenememişti. Kapital serileriyle en kapsamlı kapitalizm eleştirisini geliştiren Karl Marx, nihayetinde kapitalizmi en ileri ve zorunlu bir ekonomi biçimi olarak sunmuştur. Karl Marx’ın geliştirdiği en iddialı çözümlemeler nihayetinde İngiliz ekonomi-politiğinin soldan versiyonu olma sınırlarında kalmıştır. Bundan dolayıdır ki kapitalizmi aşamamıştır. Soldan kapitalizmi meşrulaştırmış, kapitalizme karşı mücadeleyi sendikalizme ve alternatifi de devlet kapitalizmine götürmüştür.

Mahşeri üç atlıdan ilki olan kapitalizmin geçirdiği her aşamada dehşetengizdir. 15-18. yüzyıllar arasında geliştirilen ticari kapitalizm ile sömürgecilik dönemi, 19. Yüzyıldaki sanayi kapitalizmi ile emperyalizm dönemi, 20. Yüzyıldaki finans kapitalizmi dönemi ve 21. Yüzyıldaki post-insan dönemi insanlığın fiziki ve kültürel soykırımı pahasına geliştirilmiştir. Her aşamada adım adım insanlık değerleriyle birlikte yok oluşunu ifade etmektedir. Avrupa merkezi hegemonik tarih bilimi salt Avrupa kıtasında Yüzyıl, Otuz Yıl vb. savaşların sayı bilançosunu vermektedir. Oysa ondan daha fazla, onu katbekat aşan fiziki ve kültürel soykırım hem Avrupa hem de Avrupa dışında yaşanmıştır.

Bu bağlamda kapitalizmi salt malların üretimi ve tüketimi bağlamında manifaktür, ticari kapitalizm, merkantilizm, sanayi devrimi, finans kapital olarak çözümlemek büyük bir yanılgıya ve yanlışlığa yol açacaktır. Genel anlamda kapitalizm salt bu temelde malların üretimi ve tüketimi sınırlarında çözümlenmiştir. Salt malların üretimi ve tüketimi sınırlarında kalan bir kapitalizm çözümlemesi İngiliz ekonomi-politiğinin eseri ve marifetidir ve tam bir tuzaktır. İngiliz ekonomi-politiği bu çözümleme ile kapitalizmin insanlığın başına getirdiği dehşetengizliği gizli örttüğü gibi, kapitalizmi akılcılaştırmaya çalışmış ve sanki toplumsal yaşamın doğal bir sonucuymuş gibi göstermiştir. Oysa kapitalizm çözümlenmesinde ilk yapılması gereken tespit, kapitalizmin gelmiş geçmiş en toplumsal akıldışılık ve toplumun başına getirilmiş en büyük dehşetin kendisi olduğudur. Mahşerin üç atlısının ilki olan kapitalizm toplumsal akıl dışılık ve dehşet sistemidir. Geliştiği 16. Yüzyıldan itibaren kapitalizmin her aşaması savaşlarla geçmiştir. Ne adına olursa olsun son beş yüz yıllık tüm ulus-devlet savaşları özünde kapitalizm savaşlarıdır. Bu savaşlarda öldürülen insanların bilançosu halen tam olarak bilinmemektedir. Ama şu bir gerçektir ki Sümer rahip devletinden başlayan iktidarcı-devletçi tarihi uygarlık sistemi boyunca savaşlarda öldürülen insan sayısını çok çok aşan sayıda insanlar kapitalizm döneminde öldürülmüştür. Bu durum başlı başına tarihin en büyük fiziki soykırımıdır. Öte yandan bu dehşetengiz durum hiçbir rakamsal bilançoya sığdırılmayacaktır. Bunun diğer yönü de kültürel soykırımdır. Kültürel soykırımın sonuçları daha ağır olmuştur. Hem dar hem geniş anlamıyla insanlığın yarattığı maddi ve manevi kültür değerleri yok edilmiştir. Düşünceden dile ekonomiden sosyaliteye, sanattan ahlaka her yönüyle bir kültürel soykırım gerçekleştirilmiştir. Bu yönüyle ahlaki ve politik toplumun çoklu maddi ve manevi kültür gerçekliği homojenleştirilmiştir; büyük kısmı yok edilmiştir. Bu yönüyle kapitalizm çağı, tarihin en büyük soykırım, yıkım ve ölümlerin yaşandığı çağıdır.

 

Kapitalizm Anti-Ekonomidir

Mahşerin üç atlısından biri olan kapitalizm doğru çözümlenirse kapitalist modernite anlaşılır kılınabilir çünkü kapitalizm, kapitalist modernitenin ruhu ve beynidir. Bundan dolayıdır ki adını ondan almıştır. Kapitalist moderniteye ruh ve akıl veren kapitalizmdir. Bu açıdan ruhu ve beyni olarak kapitalist modernitenin her şeyine damgasını vurmuştur. Kapitalist moderniteyi bu ruh ve beyin var kılmıştır ve bedenleştirmiştir. Bedene ruh ve beyin olan ise azami kardır. Mahşeri olma özelliğini de buradan almaktadır. Kapitalist bir ruh ve beyin olarak salt daha fazla kar için çalışmaktadır ve buna odaklanmaktadır. Kapitalizmin iktidarcı-devletçi uygarlık tarihinin en kanlı ve soykırımcı sistemi oluşum niteliğinden ileri gelmektedir. Çünkü daha fazla kar yasası dışında hiçbir ahlaki ilke-ölçü ve yasa tanımamaktadır. Kafesten çıkarılan canavar tanımı da bu özelliğinden ileri gelmektedir. İnsanlık tarihi boyunca ahlaki ve politik toplum bir ruh ve beyin olan bu canavarı kafeste tutarak insanlığı yok etmesine engel olmuştur. Ahlaki ve politik toplum hep karı, daha fazla karı ayıplamış, kınamış ve en büyük ahlaksızlık ve hırsızlık olarak tanımlamıştır. 16. Yüzyıldan itibaren kapitalist modernite güçleri ahlaki ve politik toplumu fiziki ve kültürel soykırıma tabi tutarak, dehşetengiz yok ediş savaşı altına alarak gerilip kafesteki canavarı dışarı salmıştır. Mahşeri üç atlıdan biri olan kapitalizm kafesten dışarı salınarak daha fazla karara dayalı ve odaklı, ruh ve beyinle daha fazla kar için, bir bütün olarak doğa ve toplumu yok etme noktasına getirmiştir. Bu temelde tüm fiziki ve kültürel soykırımları daha fazla kar için gerçekleştirmiştir. Kanlı bir ruh ve beyin oluşu bundan kaynaklanmaktadır. Çünkü daha fazla kar elde etmek ancak daha fazla fiziki ve kültürel soykırımla mümkündür. Sonuçta öyle de olmuştur.

Kapitalizm daha fazla kar uğruna tarihin en büyük fiziki ve kültürel soykırımını gerçekleştirip kapitalist modernite güçlerine tarihin en büyük kârını sağlamıştır. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, Hollanda tüm kapitalist modernite ulus-devletleri egemenlerin maddi zenginliği daha fazla kar uğruna gerçekleştirilen fiziki ve kültürel soykırım sonucu elde edilmiştir. Öyle ekonomi-politiğin anlattığı gibi normal ticaret üretim para piyasa ve benzeri sonucu elde edilmemiştir. Kapitalist modernite güçleri bu temelde kar elde ederken bu burada doğa ve toplumsal değerler de adım adım yok edilmiştir. Bu denli kanlı ve yok edici bir kar ruhu ve beynine sahip olan bir sistem ekonomisi olamaz. İngiliz ekonomi-politiğin tuzağına düşenler hala kapitalizmi bir ekonomik sistemmiş gibi ele almaktadır. Bu tanımlama kapitalizme en büyük meşruluk sağlayan tanımlamalardan biridir. Özellikle anti-kapitalizm adına yapıldığı için Marksist tanım kapitalizmi ekonomi olarak değerlendirip tersinden en büyük meşruluğu sağlamıştır. Oysa kafesten çıkarılan canavar olarak kapitalizm, gerçek ekonomiyi adım adım tasfiye ederek ekonomi üzerine kurulan tarihin en büyük ekonomi tekelciliğidir. Gerçek ekonomi, temel gereksinim ve ihtiyaç olan geçim ekonomisidir. Kavram olarak ekonominin “aile ekonomisi”nden gelmesi gerçek ekonominin ne olduğunu tanımlamaktadır. Ekonomik üretimin kökeni insanın insanlaşıp toplumsallaştığı doğal topluma dayanmaktadır. Doğal toplumda ekonominin varoluş niteliği gereksinimler ve ihtiyaçlar düzeyindedir. Komünaldir. Özel ve devlet tekelinde değildir. Kar ve daha fazla karara dayalı değildir. Herkesin gereksinimini ve ihtiyacını karşılayacak niteliktedir. Biriktirme, tekele alma yoktur. İngiliz ekonomi-politiği bu gerçekliği çarpıtarak bilim adı altında tarihin en büyük tuzağını, yanıltmasını, tekelleşmesini ve sömürüsünü ekonomi olarak sunmuştur. Mahşeri üç atlısından biri olan kapitalizm ekonomi olarak tanımlanmıştır.

Bu bağlamda İngiliz ekonomi-politiğinin ekonomi tanımını aşmak gerekiyor. Bu tanım ve üzerine gerçekleştirilen ekonomi tahlilleri gerçek ekonomiyi ifade etmemektedir. Marksizm çözüm gücü olamamasının temel nedenlerinden biri de İngiliz ekonomi-politiğinin tanımını esas almasıdır. Bu noktada düzeltmeye gitmek tarihi önem taşımaktadır. İngiliz ekonomi-politiği aşılıp gerekli düzeltme yapılmadan kapitalizmden kurtuluş mümkün değildir. Bu bağlamda kapitalizm anti-ekonomidir; gerçek ekonominin düşmanıdır. Bu denli kanlı olmasının bir nedeni de budur. Ahlaki ve politik toplumun ekonomisi olan gerçek ekonomiyi kanla yok ederek varlık kazanmıştır. Tüm ekonomik olguların nesnelleştirilmesi, metalaştırılması, talanı, sömürgeleştirilmesi ve tekelleştirilmesi sonucu oluşmuştur. Bu temelde ekonomik yaşam alanları ve ekonomik güçlerin tasfiyesi ile egemen sistem haline gelmiştir. Günümüzdeki doğa yıkımı, kaynakların tükenmesi ve dehşet durumu bu anti ekonomi olan kapitalizmin ürünüdür. Ahlaki ve politik toplum gerçek ekonomik alandan tasfiye edilerek kurulan devasa tekelleşmelerle “nan”a muhtaç hale getirilmiştir. En büyük felaket ve dehşet budur. Bu durum aynı zamanda kapitalizmin sürdürülemez noktasına getirip iflas eder hale getirmiştir. Kafesten çıkarılan canavar tüm ekonomik yaşam alanlarını talan ede ede, sömüre sömüre, ekonomik güçleri tasfiye ederek şimdi de sahiplerini ve kendi kendini yemektedir.

Mahşerin üç atlısından ikincisi ulus devlettir. Çağdaş mitoloji olarak tanımlanabilecek Avrupa merkezi hegemonik sosyal bilimin en büyük çarpıtmalarından biri de ulus-devlete ilişkin olanıdır. Bu çarpıtma ilkin genel iktidar-devlet tahlillerinden başlamıştır. Bu bağlamda iktidar-devlet toplumsal yaşamın doğal akışı içinde gelişen, toplumsal yaşam için olmazsa olmaz olan, kaçınılmaz, zorunlu bir olgu olarak tanımlanmıştır. Bu ideolojik hegemonik çarpıtma ile iktidar-devlet sanki toplumca geliştirilmiş ve toplumunmuş gibi sunulmuştur. Bu konuda dünya kadar tanım geliştirilmiştir. Aslında tüm bu tanımlarla iktidar-devlet herkesi kendine çekecek şekilde cazibeli kılınırken özünde tanrısal bir olgu olarak sırlaştırılmıştır. Bu tüm iktidar ile devlet tanımlamaları iktidarın-devletin gerçek varoluş zeminini, niteliğini ve amacını somutlaştırmak yerine sırlaştırıp anlaşılmaz kılmıştır. Dolayısıyla devasa devlet teorilerinin külliyatına rağmen halen en büyük anlamsızlık ve anlam güçlü iktidar-devlet konusunda yaşanmaktadır.

Avrupa merkezde hegemonik devlet felsefeleri de aynı anlamsızlığı ve anlam güçlüğünü ve sırlaştırmayı ulus-devlet konusunda da yaratmıştır. Ulus-devlet tahlilleri genel iktidar-devlet tahlilleri üzerinden geliştirilmiştir. Buna göre krallık, monarşi, imparatorluk sonrası ulus-devlet toplumsal yaşamın zorunlu bir gereği olarak tanımlanmıştır. Bu sava göre 16. Yüzyıldan sonra tarihin bir hükmü olarak toplumun iradesi ve egemenliği olarak tecelli etmiştir. Bu temelde adeta son din olarak sunulmuştur. Nasıl ki son din tüm dinleri geçersiz kılıyor tüm insanlık ancak son dini kabul ederek hidayete erip cennete gitmeye hak kazanıyorsa ulus-devlet de tek kurtuluş ve mutluluk yolu olarak sunulmuştur; ona sahip olan hidayete erer ve cennete gider.

Oysa gerçeklik tam tersidir. Genelde iktidar ile devlet, özelde ise ulus-devlet egemen sınıfındır. Egemen sınıfın temel çıkarları için geliştirilmiştir. Toplumu köle eleştirip sömürmek içindir. Bu yönüyle topluma cehennemi yaşatmıştır. Arapçada iktidarın-devletin anlamı kadını ele geçirendir. Bu ulus-devletin de ne olduğunu ele veren çarpıcı bir anlamdır. Kadını ele geçiren, köleleştiren ve tecavüz eden güçtür. Kadının ele geçirilmesi, köleleştirilmesi ve tecavüz edilmesi, toplumun ele geçirilmesi, köleleştirip tecavüze uğraması anlamına gelmektedir. Önce kadın ele geçirilir, köleleştirilir, tecavüz edilir, sonra toplum. Bu bağlamda ulus-devlet toplumun iradesinin kırılması ve toplum üzerinde egemen sınıfın hakimiyeti ve egemenliğidir.

Ulus-devletin önüne getirilen “ulus” ön takısı egemen burjuva sınıfının ideolojik hegemonyasının en büyük yanıltmalarından biridir. Egemen sınıfın, iktidarın-devletin “ulus” ön takısıyla tanımlanması toplumsal mühendislik ürünü olup toplumda rıza üretmek için bulunmuş bir tanımdır. Yoksa ulus-devlet ulusun değil, kapitalist modernite güçlerinin iktidarı-devletidir. Kapitalist modernite güçlerine kar sağlayan tarihin en büyük sermaye birikimini gerçekleştiren, tekelciliğini oluşturan bir siyasi, hukuki, askeri, ekonomik ve sosyo-kültürel güçtür. Bu güç mahşerin üç atlısından olan kapitalizm ve endüstriyalizmin koruyucu, ön açıcı, kalıcılaştırıcı ve süreklileştirici gücüdür. Ulus-devlet olmadan ne kapitalizm ne de endüstriyalizm korunabilir, önü açılabilir, kalıcılaşabilir ve sürekli kılınabilir. Ulus-devletin yapısını oluşturan yürütmesi, yasası ve yargısı; askeri ve polis gücü kapitalizmi ve endüstriyalizmi dolayısıyla kapitalist modernite güçlerinin egemenliğini mümkün kılan güçlerdir.

Bu niteliklerle ulus-devlet herhangi bir iktidar-devlet değildir. Kapitalist modernite güçlerinin ideolojik, askeri, ekonomik, sosyo-kültürel, ticari, sanayi ve mali gücünü ifade eden bir iktidar-devlet gücüdür. İlkin Amsterdam-Hollanda prensiplerinin ortadan kaldırılışıyla geliştirilirken, bu temelde kurulmuştur. Ulus-devletin ilk modeli olan Hollanda ulus-devleti incelenmeye değerdir. Hollanda egemen sınıfı kurduğu ulus-devletin gücüyle içte Hollanda halkına işgal, sömürü ve asimilasyon altına alırken, dış dönemin güçlü iktidarları-devletleri olan İngiltere, İspanya, Fransa, Portekiz gibi büyük güçlere karşı varlığını korumuştur. Aynı hususlar Hollanda ulus-devletinden sonra kurulan İngiltere için daha fazlasıyla geçerlidir. İngiltere ulus-devleti hem mahşerin üç atlısı olan kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizmin iç içe nasıl geliştirildiğini, hem İngiliz halkı başta olmak üzere Galler, İskoç ve İrlanda halklarının nasıl işgal, sömürü ve asimilasyona tabi tutulduğu, hem de İngiltere egemen sınıfını nasıl dünyada egemen güç kıldığını anlamak için tam bir laboratuvar örneğidir. İngiltere egemen sınıfı inşa ettiği ulus-devletle neredeyse tüm kara ve deniz sahalarının hakimi olmuştur. Kapitalist moderniteyi ulus-devlete dayalı kurumsallaştırıp yayılımını sağlamıştır. Yerküre üzerindeki tüm imparatorlukların yıkılışı da İngiltere ulus-devleti rol oynamıştır. Ya imparatorluklarla bizzat savaşarak ya da ulus-devletin ideolojisini yayarak, ulus-devletin geliştirilmesine rol oynayarak bunu gerçekleştirmiştir. Bu temelde model olarak ulus-devleti dünyanın dört bir yanına ihraç etmiştir.

Bu ihracın en temel gücü milliyetçi-faşist ideoloji olmuştur. Milliyetçi-faşizm ulus-devlet ideolojisidir. Bu öylesine ideolojidir ki bulaştığı herkeste yeryüzündeki en üstün ve biricik ulusun kendi ulusu olduğuna ikna eder. Bu ikna ile ulusundan olmayanların ya yok olması ya da kölesi olarak yaşaması için harekete geçirir. Böylece halklar arasında savaşların ve düşmanlıkların gelişmesinin, kapitalist modernite döneminde tarihin en büyük savaşlarının yaşanmasının bir nedeni de budur. Milliyetçilik-faşizm herkese bulaştırılınca, bulaşanlar kendi ulusunu üstün, biricik görünce, üstünlük ve biriciklik savaşı başladı. Zaten faşizm bu temelde ortaya çıkmıştır. Ulus-devlet tek dil, tek ulus, tek kültür teklikler üzerinden geliştirilmiştir.

Öte yandan kapitalist modernite güçleri milliyetçi-faşist ideolojik egemenlik ve imparatorlukların ulusların olmadığını, saray çevresinin iktidarı ve devleti olduğunu, ancak ulus-devletin ulusların olabileceğini, dolayısıyla her ulusun bir ulus-devlete sahip oldukça özgür, eşit ve demokratik bir yaşama sahip olabileceklerini yaygınlaştırdı. Bu salt ulus-devlet felsefesiyle değil, edebiyattan sanata, tarih anlatımlarından günlük anlatılara, eğitimden sosyolojiye her türden ideolojik egemenlik aygıtıyla yaptılar. Bu temelde ulus-devlet dalga dalga yeryüzünün her kıtasına yayıldı. Bu aynı zamanda tarihin en büyük fiziki ve kültürel soykırım savaşlarının da tüm yeryüzünde yaygınlaşması sonucunu doğurdu. Milliyetçi-faşist ideoloji, ulus-devlet, dolayısıyla kapitalizm ve endüstriyalizm nerede tutulmuşsa büyük fiziki ve kültürel soykırım savaşı sonucu tutulmuştur.

Milliyetçiliğin faşizmin ve ulus-devletin dünyanın her yönüne ve yanına yaydırılmasının amacı ulus-devlet ile kapitalizmin yaydırılmasıdır. Bu temelde ulus-devlet üzerinden kapitalist modernite genişliğine ve derinliğine tarihin en büyük yayılımını gerçekleştirmiştir. Kapitalist modernitenin emperyalizm ve küresel sistem nitelikli gerçekleşmesi, ulus-devlet üzerinden mümkün olmuştur. Gerçeklik buyken, çevre ulus-devlet egemenleri, ulus-devleti kendi kurtuluş savaşlarıyla geliştirdikleri ve halkın olduğunu iddia etmeleri tam bir çarpıtma olduğu kadar gülünçtür de. Oysa çevre ulus-devletleri merkez kapitalist modernite güçlerinin yerli işbirlikçileridir. İdeoloji ve kurumsallığıyla, ekonomisi ve askeri gücüyle ulus-devlet merkez kapitalist modernite güçlerinindir, çevre ulus-devlet egemenlerin konumu ise komprador işbirlikçiliktir.

 

Post-İnsan Aşaması Sistemin İflasıdır

Bu temelde kapitalizmin ve endüstriyalizmin karı, sömürüsü, işgalciliği ve tekleşmesi için geliştirilen ulus-devlet, halkların başına getirilmiş mahşerin üç atlısından ikincisi olan diğer bir devletiz en büyük felakettir. Kapitalist modernite döneminde hem fiziki hem de kültürel soykırımlar, ulus-devlet gücüyle gerçekleştirilmiştir. Bu yönüyle ulus-devlet halklar açısından işgalci, sömürücü ve asimilasyoncudur. Her halk açısından dışarıdan gelen, toprağını işgal edip kendisini sömüren ve asimilasyonla özünden yabancılaştırılan güçtür. Bu yönüyle en büyük yanılgılardan biri ulus-devletin yerli, yabancı diye tanımlamasıdır. Ulus-devlet halkın olmadığına, halktan kopmuş, yabancılaşmış egemen sınıfın olduğuna göre, tüm ulus-devletler yabancıdır. Halk adına kurulmuş olsa da dıştan gelen işgalci, sömürgeci ve asimilasyoncu bir güçtür. Dolayısıyla bir ulus-devletin işgalci, sömürücü ve asimilasyoncu olması için verili ulus-devlet sınırları dışından gelmiş olmasını gerektirmez. İngiltere ulus-devleti, salt gidip Hindistan’ı egemenliği altına alınca işgalci, sömürücü ve asimilasyoncu olmuyor; varoluşsal olarak İngiliz halkını egemenliğine aldığında da işgalci, sömürücü ve asimilasyoncudur. Bu açıdan bakıldığında adına kurulmuş halkın da ülkesini işgal etmiştir, emeğini, yeraltı-yerüstü zenginliğini, değerlerini sömürmüştür ve kültürel-dilsel olarak asimile etmiştir.

Bağlantılı olarak her ulus ile devlet faşist niteliğiyle homojenleştiricidir. Toplumsal mühendislik tek dil, tek kültür, tek tip toplum yaratmak için var olmuştur. Tüm ulus-devletin tarihi bu yönüyle kültürel soykırım tarihidir. Adına kurulan halkın da diğer halkların da farklılıklarını yok ede ede, homojen toplum yaratarak varlık kazanmıştır. Okul, kışla, ibadethane, sömürgeci pazar, ataerkil aile, endüstriyel kültürle bunu gerçekleştirmiştir. Ulus-devlet vatandaşı denilen olgu bu şekilde ortaya çıkartılmıştır. Vatandaş, ulus-devletin öğüttüğü ve kendine bağlı ve bağımlı kıldığı, toplumsallığından koparttığı olgudur. Yere göğe sığdırılmayan vatandaş; ulus-devletin toplumsal mühendisliğinin bir ürünüdür. Bireyler, ulus-devletin kültürel soykırımıyla toplumsallığından kopartılarak, sürüleştirilerek ulus-devlete bağlandıkça vatandaş olur. Bu anlamıyla en büyük teklileştirme, homojenleştirme ulus-devlet vatandaşlığıyla gerçekleştirilmiştir. Bununla güya bireyler “hak” sahibi kılınmıştır. Oysa olan şey bireylerin çağdaş köle haline getirilmesidir. Vatandaşın tabi olduğu hukuk, özünde kapitalist modernite güçlerinin işgalci, sömürücü ve asimilasyoncu kurallarıdır. Bu kuralların hakim olduğu yerde eşitlik, özgürlük ve demokrasi yoktur, kölelik vardır.

Gelinen aşamada mahşerin üç atlısından ikincisi olan ulus-devlet de varlığını sürdüremez bir duruma gelmiştir. 20. yüzyıldan itibaren tüm yeryüzüne yayılmıştır. Artık işgal edecek, sömürecek yer kalmamıştır. Bu yönüyle ciddi bir bunalım ve çıkmazı yaşamaktadır. Dolayısıyla kapitalist modernite güçlerinin ihtiyacını karşılayamamaktadır. Kapitalist modernite güçlerinin tüm çabalarına rağmen işlerlik kazanamamaktadır. En önemlisi de artık gerçek manada halkların olmadığı ve olamayacağı tüm çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. Bu nedenle toplum artık ulus-devletin gerçekliğinin farkına varmıştır. Ulus-devlette halkların eşit, özgür ve demokratik bir yaşama sahip olamayacağı anlaşılmıştır. Her iki durumda da ulus-devletin iflas ettiği gerçeği açığa çıkmıştır. Mahşerin üç atlısından biri olan ulus-devletin bu iflası yeni arayışlar ortaya çıkartmıştır, günümüzde halklar bu arayışın içine girmiştir. Bu kapitalist modernitenin bir bütün olarak aşılması ve alternatif bir sistemin inşası, halkların özgürlük seçeneğini vücut bulması açısından oldukça önemlidir.

Mahşerin üç atlısından üçüncüsü endüstriyalizmdir. İngiliz ekonomi-politiği ve ondan esinlenen-etkilenen ekonomi-politik teorileri, özellikle İngiltere merkezli geliştirilen endüstriyalizm tarihin biricik endüstri/sanayi devrimi olarak sunmaktadır. Oysa teknolojik olarak endüstri/sanayi, tarihin başlangıcından itibaren geliştirilmiştir. Doğal toplumda teknik, insan yaşamını kolaylaştıran ama doğaya zarar vermeyen, doğayı tahrip etmeyen elle elde edilen ve kullanılan bir olgudur. Kapitalist modernite dönemine kadar endüstrinin/sanayinin geliştirilmesi bu temelde olmuştur. Endüstri yontulan taştan, çıkık, buharlı gemiden fabrikasyon tekniğine kadar geniş, bir gerçekliğe sahiptir. İnsan yaşamını kolaylaştırdığı ve eko-sisteme, insanlığa zarar vermediği sürece olmazsa olmazdır. Bu anlamıyla kapitalist modernitenin mahşerin üç atlısından üçüncüsü olan endüstriyalizm biricik bir sanayi devrimi değildir. Elbette, endüstriyalizmle birlikte sanayileşmede dev gelişmeler yaşanmıştır. Bu durum günümüzde post-insan aşamasına geçmiştir. Ancak bu insanlığın hizmetinde olan bir sanayi devrimi değildir. Tersine nano-biyo-teknoloji, anti-ekonomi ve anti-ekolojik endüstriyalizmle doğayı ve toplumsallığı yok eden noktaya vardırılmasıdır.

Bu açıdan mahşerin üç atlısından biri olan endüstriyalizmi tanımlarken, öncelikli olarak yapılması gereken şey toplumsal yaşamı kolaylaştıran ekolojik teknolojiden ayırt edilmesi gerekiyor. Endüstriyalizm bilimcilikle geliştirilmiştir. Bilimciliği geliştiren kapitalist modernite güçleri, bilimcilik ile endüstriyalizmi egemenlik ve sömürüleri için geliştirmişlerdir. Bu yönüyle mahşerin üç atlısından olan kapitalizm ve ulus-devletle iç içedir. Bu iç içelik daha fazla kar elde etmek için geliştirilmiştir. Bu anlamıyla endüstriyalizm, tarihin en büyük ideolojik, siyasi, ekonomik, askeri ve sosyo-kültürel hegemonyacılığıdır. Kapitalist modernite güçleri ellerindeki bu hegemonik güçle kar marjını yükseltmiş, sermaye birikimini katlamış ve kapitalist tekelciliği yerküreye yaymıştır. Dolayısıyla endüstriyalizm kapitalist modernite güçlerinin ideolojik, siyasi, ekonomik, askeri ve sosyo-kültürel boyutlarından kopuk ve ayrı ele alınamaz. Kapitalist modernite güçlerinin temel üç ayaklarından oluşu bu niteliğinden ötürüdür.

Mahşerin üç atlısından üçüncüsü olan endüstriyalizmin hegemonik karakterinin ilk darbe vurduğu olgu, üretimin artık temel ihtiyaçları gözeten, temel ihtiyaçlar için değil, daha fazla kar için gerçekleştirilmesidir. Kapitalist tekelciliğin ve hegemonyacılığın üretim ve tüketim üzerinde kurulması toplumsallığa vurulan en büyük darbelerden biridir. Çünkü bununla birlikte tarım-köy toplumuna dayanan kendi kendine yeten komünal ve kolektif üretim adım adım ortadan kaldırılmıştır. Bu durum ciddi bir toplumsal altüst oluşu ortaya çıkarmıştır. Toplum üretimden kopartılmıştır. Üretimden kopartılan toplum, yerinden-yurdundan göçertilerek, kapitalist modernite kentlerine-metropollerine sürülmüştür. Kapitalist modernite güçlerine muhtaç hale getirilmiştir. Toplumun işsizleştirilmesi ve işçileştirilmesi bu temelde gerçekleştirilmiştir.

İşsizleştirme ve işçileştirme tarihin en büyük toplum kırımı, yabancılaştırması ve saldırısıdır. Genelde işsizleştirme üzerine durup olumsuzlanırken, işçileştirme olumlanmaktadır. Oysa her ikisi de toplum kırım ve yabancılaşma sonucu geliştirilmiştir. Toplumsal varoluşta her ikisinin de yeri yoktur. Mahşerin üç atlısından endüstriyalizmin tekelciliği ve hegemonyacılığı sonucu ortaya çıkmıştır. İşçilik ve işsizlik olguları kendiliğinden gelişmemiştir. Kapitalist modernite dönemine kadar işsizlik ve işçilik diye olgular yoktur. Tarım-köy toplumuna dayalı insanlar kendi kendine yeten şekilde üretip ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Endüstriyalizmin tekelciliği ve hegemonyacılığı geliştirildikçe, tarım-köy toplumu kırımdan geçirildikçe işsizlik ve işçilik ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle tarım-köy toplumunun parçalanması, kentlere-metropollere göçertilmesiyle yaşanan yabancılaşmayla birlikte gerçekleştirilmiştir. Çağdaş kölelik bu şekilde yaratılmıştır. Endüstriyalizmin tekelciliği ve hegemonyacılığı sonucu “nan”a muhtaç kılınan insanlar kapitalizmin ücretli kölesi konumuna düşürülmüştür. Bu çağdaş kölelik, işsizlik için, işçi için geçerlidir. Çünkü ikisi de bağımlıdır ve birbirini besleyen olgulardır. Her işsiz potansiyel işçidir, her işçi de potansiyel işsizdir. Her ikisi de çağdaş kölelik koşullarına mahkûm edilmiştir.

Endüstriyalizm aynı etkiyi kadın üzerinde de gerçekleştirmiştir. Genelde kapitalist modernite döneminde sahte özgürlük yanılsamasıyla kadının işçileştirilmesi, ekonomik bağımsızlık ve özgürleşme olarak değerlendiriliyor. Oysa kapitalizmin, endüstriyalizmin işçileştirdiği kadın ne bağımsızlığını elde ediyor ne de özgürleşiyor. Tersine bir bağımlılıktan ve kölelikten daha derinleştirilmiş bir bağımlılığa ve köleliğe alınıyor. Dünyanın en büyük işsizler ve ucuz iş gücü ordusunun kadınlardan oluşuyor oluşu çağdaş kölelik düzeyini gösteriyor. Öte yandan endüstriyalizmin cinsiyetçi niteliği kadın köleliğini daha da derinleştirmiştir. Kadının meta konumuna düşürülmesi ve cinselliğin temel objesi haline getirilmesi köleliğin en katmerlisidir. Gösteri-şov dünyasından kültür-sanat endüstrisine, spor ve seks endüstrisine dek kadının içine düşürüldüğü konumu göstermektedir.

Şüphesiz endüstriyalizmin en vahşi yönlerinden biri doğayı yaşanmaz hale getirmesidir. Toprak, hava, su ve yaşamın her anı kirletilmiş, yaşanmaz hale getirilmiştir. GDO’larla gerçekleştirilen üretim tarihin en büyük erozyonuna yol açmıştır. Dünya büyük bir endüstriyel çöp haline gelmiştir. Tüm bunların yarattığı salgın hastalıklar tarihin en büyük fiziki soykırımına yol açmıştır. Artık savaşlardan daha fazla insanlar salgın hastalıklardan ölmektedir.

Daha iyi çözümlemek ve anlamak için ayrı ayrı ele alınsa da mahşeri üç atlısı olan kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizm iç içe geliştirilmiştir. Aynı bütünlüğünün parçaları olarak rol oynamışlardır. Nano-biyo-teknolojiler sonucu geliştirilen post-insan aşaması üçünün ürünüdür. Mahşerin üç atlısı, düşünen, üreten, paylaşan, etik-estetik ve yaratıcı olan insanın sonunu getirmektedir. Bu durumlarıyla artık kapitalist modernitenin ihtiyaçlarını karşılayamaz konumuna düşmüşlerdir. Post-insan aşaması sistemin başarısı değildir, iflasıdır. Ahlaki ve politik toplum her ne kadar zayıflamışsa da mahşerin üç atlısının gerçek yüzünü göstermektedir. Kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizmin çözüm olmadığına dair bilinçlenme ve farkındalık gelişmektedir. Bu nedenle özgür, eşit ve demokratik sistem arayışına yönelmiştir. Demokratik modernite alternatifinin seçenek olarak geliştirilmesi, mahşerin üç atlısının iflasını hızlandırmıştır. Gerek toplum nezdinde gerçek yüzünün görülmesi, gerekse de kendi sahipleri olan kapitalist modernite güçlerinin ihtiyaçlarını dahi karşılayamaması mahşerin üç atlısı olarak kapitalizmi, ulus-devleti ve endüstriyalizmi iflas noktasına getirmiştir.

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.