Düşünce ve Kuram Dergisi

1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında Kürtlerin Hukuk Dışına İtilişi

Av. Ayşe Acinikli

Anayasa, TDK’da “Bir devletin yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların kamu haklarını bildiren temel yasa” olarak tanımlanmaktadır. Fakat, bu tanımın oldukça dar olduğu açık. Elbette, anayasa iktidarı elinde bulunduran kesimin istediği yönetim şeklini hakim kılmasını, yönetim ve özellikle yargıyı istediği şekilde düzenlemesini ve lütfedebileceği hakları kayıt altına almasını sağlar. Ancak, bu yolla asıl elde edilmek istenen toplumu şekillendirmek, dönüştürmek ve istediği kalıba sokmaya çalışmaktır. Anayasalarda kullanılan dilin ve yapılan tanımların yapılan kanunlardaki, yargı sistemindeki ve hatta yargı mensuplarındaki etkisi oldukça büyük olduğu için kullanılan dil de oldukça önemlidir.

Anayasa nedir? Sorusuna verilecek karşılıkların kişilerin yaşadıkları ile doğrudan ilintili olacağı hususunu da unutmamak gerekir. Özellikle baskıcı sistemlerde anayasa hak vermez, sorumluluk yükler. Hatta bir yandan senin özgür olduğunu iddia ederken, öte taraftan olmadığın bir şey olduğuna ikna etmeye çalışır ve bunun dışına çıktığında cezalandırılacağını da unutturmaz.

Anayasa ister kazuistik yöntemle, ister çerçeve anayasa şeklinde düzenlenmiş olsun, oluşturulan yasaların anayasaya aykırı olamayacağı ilkesi esastır. Bu nedenle, anayasa derken bahsedilen şey sadece anayasa metni değil, aslında koca bir hukuk sistemidir. Fakat, yine de bu metnin kendisinin yazılış biçimi, kullandığı dil ve sözcükler, başlangıç metinleri dahi tek başına oluşturulmaya çalışılan sistemi anlamakta önemli yer tutmaktadır.

Bu açıklamalardan sonra belirtmek gerekir ki, anayasa Kürtler için hak vadeden bir şey olmaktan uzaktır. Zira, Kürtler hiçbir anayasada kendilerini göremedikleri gibi, genel olarak hakların kısıtlanabileceğine, askıya alınabileceğine, özel düzenlemelerin yapılabileceğine dair hükümlerin kendileri için yazıldığını bilirler ya da daha da kötüsü bunu yaşarlar.

1921 Anayasası’na Kısa Bir Bakış Açısı

Derginin bu sayısında 1921 Anayasası ile ilgili başkaca bir yazı olduğu için ayrıntılı olarak açıklamalar yapmasak da bu konuyla alakalı olarak birkaç noktaya değinmekte fayda bulunmaktadır. 1921 Anayasası esnek, adem-i merkeziyetçi bir Anayasa olarak Türkiye anayasaları içerisinde özel bir yer tutmaktadır. Aslında, Kürtlerin Türkiye halklarıyla beraber yaşamalarına ve kendilerini yönetmelerine, dillerini, kültürlerini, inançlarını korumalarına imkan sağlayacak olan bu Anayasa şu anda hiç kimse tarafından anılmamakta ve sanki böyle bir şey hiç olmamış gibi davranılmaktadır. Kürtlere özerklik vaadinin somut delili olan bu anayasayı oluşturan koşullar değil de çarpıtılmış bir tarih anlatılmaktadır.

Öyle ki, bu yazıyı hazırlarken okuduğum yazılardan birinde yazar “23 maddelik bu kısa Anayasanın toplam 14 maddesinin (m.10- 23) merkezî idarenin taşra teşkilâtına ve yerel yönetimlere ayrılması hayret vericidir.” Şeklinde bir cümle kuruyor.

Bu Anayasa’da ırk üzerinden yapılan bir vatandaşlık tanımı olmadığı gibi, sadece iki yerde Türkiye sözcüğü geçtiğini görmek de hayret vermektedir.

Dünya Anayasalarında Vatandaşlık

Anayasa’dan bahsedilince akla ilk gelecek olan şeylerden biri de vatandaşlık tanımıdır. Oluşturulmaya ya da dizayn edilmeye çalışılan topluma göre yapılan vatandaşlık tanımı da değişmektedir. Zira, baskıcı yönetimlerde anayasaların temel olarak “makbul vatandaş” oluşturmak önem arz etmekte ve buna göre de yapılan tanım değişmektedir. Fakat, ulusallık sancılarını bitirmiş ve artık bununla ilgili bir sorunu olmayan ülkelerde dahi etnisite üzerinden tanımlara rastlandığını söylemek mümkündür. Fakat, bu tür toplumlarda asimile edilmeye çalışılan yerli bir halk olmadığı için, yapılan bu tanımın kimseyi etkilemediği ve yapılan tanıma rağmen nispeten bir eşitlik durumu oluştuğu dahi söylenebilir.

TBMM Araştırma Merkezi Yayınları’ndan çıkan “Karşılaştırmalı Anayasa Çalışmaları” isimli yayında 26 ülkenin anayasası karşılaştırıldığında vatandaşlığın soy bağıyla tanımlanması yönünde bir eğilim olması haricinde, genel geçer bir sonuca ulaşmanın mümkün olmadığı belirtilmiş ise de; az sayıda ülkenin etnisite tanımı kullandığı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, İrlanda, Litvanya, Slovakya, Estonya, Finlandiya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde ise devlet isminin zikredildiği bir vatandaşlık tanımı yapıldığı görülmektedir. Avusturya anayasasında “yurttaşlar” terimi kullanılmakta; Belçika Anayasası’nda ise Belçika’nın “Flaman topluluğu, Fransız topluluğu ve Almanca konuşanlar topluluğu olmak üzere üç topluluktan oluştuğu” belirtilmektedir.

Özetle, dünya anayasalarında Türkiye’ye örnek olabilecek pek çok değişik modelin var olduğunu ve bunun TBMM eliyle araştırıldığını söylemek mümkündür.

Vatandaşlık

İçinden geçtiğimiz şu dönemde mültecilik gibi bir sorunun görmezden gelinemeyeceğini ve vatandaş olmanın ve mülteci olmanın arasında bir fark olmadığını söylemenin imkansız olduğu doğrudur. Özellikle de, Türkiye’deki uygulamaları göz önünde bulundurduğumuzda. Bu açıdan,  vatandaş olmanın bir hak olduğu muhakkak.

Dünya anayasalarında da vatandaşlığı “hak etmekten” veya vatandaşlık hakkında “mahrum bırakılamamaktan” bahsedilmesinin de bu açıdan normal olduğu aşikardır. Fakat, baskıcı yönetimlerin vatandaşlık tanımının aynı zamanda oldukça fazla görev yüklemesi ve insanların olmadıkları şeylere dönüştürülme çabası kendini belli etmektedir. Bunun yanı sıra temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmaması, hukuk güvenliğinin sağlanamaması da ayrıca sorun oluşturmaktadır.

“Kürt “ sözcüğünün hiçbir anayasada geçmemesi, üstelik Türk olmaya zorlanmanın vatandaş gibi hissettirmesi elbette mümkün değil. Asimilasyonun başladığı yer aslında bunun kanıksanması da diyebiliriz.

Düşman Ceza Hukuku

Kürtlere vatandaş olduklarını söylendiği halde, eşit oldukları söylendiği halde çoğu zaman eşit bir muamele görmediklerini söylersek az bile söylemiş oluruz. Alman Ceza Hukukçusu Prof. Günther Jacobs’un Düşman Ceza Hukuku kullanımından bu yana yıllar geçti. Jacobs’a göre vatandaşa ve düşmana uygulanacak ceza hukuku aynı olamaz, bu kişilerin tamamı yasalarda eşit olsa ve devletin vatandaşı olarak kabul edilseler dahi. Jacobs’un teorisine göre iki tür ceza hukuku vardır: vatandaş ceza hukuku ve düşman ceza hukuku.

Bu teoride düşman, örneğin terörist, pozitif genel önlemenin kapsama alanına dâhil değildir. Düşman, yani terörist prensip olarak ve aktif bir şekilde hukuk düzenine karşıdır ve düzenin rakibidir. Devletle diyaloga (iletişime) giren, devletin ceza hükmü vermesiyle karşılık verdiği, hak ve yetkilere sahip olan vatandaşın yerine tehlikeli ve tehlikeli olduğu için de kendisiyle savaşılan birey geçmektedir. Bu bireye karşı her şeyden önce çok etkili hareket edilmeli ve mümkün olduğunca çok önceden onun yolları kesilmelidir. Bunun sonucunda da iletişim yerine tehlike mücadelesi, vatandaş ceza hukuku yerine düşman ceza hukuku ortaya çıkmaktadır.

Burada özellikle dikkati çeken şey tehlikenin yeterli görülmesi ve tehlike sezisine dahi ağır cezalar verilmesidir. Yine, bu teoride devletin vatandaşlarına karşı yükümlülükleri ortadan kalkmakta, devlet vatandaşı rakip ve düşman olarak görmekte ve ona karşı savaşmaktadır. Bu durumda elbette ki başta eşitlik ilkesi olmak üzere,  “masumiyet karinesi”, “şüpheden sanık yararlanır ilkesi”, “savunma hakkı”, “tabi hakim ilkesi”, “yargı bağımsızlığı”, “delillerin yasallığı”, “silahların eşitliği”, “orantılılık ilkesi” gibi ilkeler askıya alınmak ve düşman tehlikesiz/etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır.

Düşman ceza hukuku o denli tehlikeli ve muğlaktır ki zamanla uygulandığı yerde etkisini arttırdığı gibi vatandaş ceza hukukunu da etkilemekte ve bir müddet sonra hukuku ortadan kaldırmaktadır.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri Türklere ve Kürtlere uygulanan hukukun aynı olduğu savunulamaz. Takrir-i sükun yasası, istiklal mahkemeleri ilk akla gelen örneklerdir. Terörle Mücadele yasaları düşman ceza hukukunun somut görünme alanlarından biridir ki Türkiye’de 1991 yılında çıkarılan 3713 sayılı terörle mücadele kanunu halen yürürlükte olup hak ve özgürlüklerin gelişmesindeki en büyük engellerden biridir. Bu yasa, Kürtlerin hukuk dışına itilişine ve Kürtlere uygulanan düşman ceza hukukuna da en güçlü yasal dayanağını oluşturmaktadır.

Kürtler açısından cezalandırma boyutuyla düşman ceza hukukuna sayısız örnek verebiliriz ki halen içinde geçtiğimiz dönemde örnekleri yaşamaktayız. Ama, düşman ceza hukukunun kendini gösterdiği bir diğer alan ise “cezasızlık politikası”dır. Yani, Kürtleri ve Kürt çocuklarını öldürenlerin hiçbir zaman ceza hukukundaki cezayı almamaları, hiçbir zaman tutuklanmamaları veyahut zamanaşımı nedeniyle cezalandırmadan kurtulmaları.“Kürt çocukları” sözünü özellikle kullandığımı belirtmek isterim. Zira, Kürdistan’da Türkiye’den farklı bir şekilde panzerle ezilerek ya da panzerle vurularak öldürülen çocuklar diye ayrı bir ölüm şekli var. Bu ölüme sebebiyet verenler ise neredeyse hiçbir zaman tutuklanmıyor ve hiçbir zaman bir çocuğu öldürme cezası almıyorlar. Oysa, Türk Ceza Kanununda öldürme suçunda ölenin çocuk olması ağırlaştırıcı neden olarak sayılmakta ve çocuğu öldürmek suçunun cezası ağırlaştırılmış müebbete tekabül etmektedir. Bu cezasızlık politikası ise elbette işlenecek yeni suçların önünü açmaktadır.

1924 Anayasası ve Kürtler

Osmanlı İmparatorluğu milliyetçilik akımını ve milliyetçiliğin ne demek olduğunu oldukça geç anlamışsa da Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti, Türk Milliyetçiliğini savunmakta ve buna göre hareket etmekteydi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kadroları Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet modelini benimsediğini 1924 Anayasası ile adeta ilan etmişlerdir. 1924 anayasası oldukça katı bir anayasadır. Anayasa’da ne Kürtler ne de diğer halklar hiçbir şekilde zikredilmemiş,  beraber savaştıkları bu halkı 1921 Anayasası ile ikna etmişken,  bu halkları yok saymış ve 1921 Anayasasını da yürürlükten kaldırmışlardır.

“Bu kanunun, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki birinci maddesinde değişiklik ve başkalama yapılması hiçbir türlü teklif dahi edilemez(madde 102).” Maddesi ile yeni kurulan rejimin ve ulus-devletin başkaca sorunları da olduğunu göstermişlerdir.

Bu anayasada çoğunlukçu demokrasi anlayışı hakim kılınmış ve çoğunluğun yönetme hakkının mutlak olduğu vurgulanmıştır. Bu mutlaklık hakkına sahip olan çoğunluk ise elbette ki Türklerdir. Anayasada en çok geçen sözcük “Türk” sözcüğüdür.

1924 Anayasasının temel hak ve hürriyetlerini düzenleyen bölümü “Türklerin Kamu Hakları” başlığını taşımaktadır. Yani, temel hak ve hürriyetlerin sadece Türklere ait olduğu ve Türk olmayanların hak sahibi olmadığı gibi bir anlatım ortaya çıkmıştır. Bu başlıktan sonra ise 68.maddenin metni “Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet, başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir.” Şeklinde devam etmektedir.

Eşitlik hakkının tanındığı 69.madde ise “Türkler kanun karşısında eşittirler ve ayrıksız kanuna uymak ödevindedirler. Her türlü grup, sınıf, aile ve kişi ayrıcalıkları kaldırılmıştır ve yasaktır.” Şeklinde yazılmıştır. Bu yasada dikkat çeken husus din ayrımcılığı ile ilgili 75.maddede düzenleme olmasına rağmen, Anayasa’nın tamamında ırk ayrımcılığı ile ilgili herhangi bir düzenleme olmayışıdır.

1924 Anayasasında vatandaşlık ise tamamen ırk üzerinden tanımlanmıştır. “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.”(madde 88)

Dil ile ilgili ise 2.maddede “. Devlet dili Türkçedir” şeklinde düzenleme mevcuttur.

Sadece bu da değil anayasada genel olarak “Türk kadınları”, “Türk devleti”, “Türkler” yazılı tanımlamalar neredeyse her maddede mevcuttur.

Hal böyleyken 1924 anayasasının Türk olmayan herkesi dışladığı açık bir şekilde ifade edilebilir. Türk olmayan herhangi bir bireyin kendisini vatandaş ve ait hissedebilmesi ise neredeyse imkansızdır. Bu Anayasa, ulus-devlet algısını yerleştirmek için bu sertlikte yazılmış ve dönüşü neredeyse imkansız bir algı ile nesiller yetiştirilmiştir.

Üstelik, bu Anayasa’da doğal hakim ilkesi benimsenmediği gibi, hakim güvencesi de yoktur. Anayasa Mahkemesi olmadığı için yasaların denetim mekanizması da bulunmamaktadır. Bu nedenlerle de, ceza yargılamaları için özel mahkemeler kurulabilmiş, idam kararları verilmiş ve infazlar yapılmıştır.

Bir üst paragrafta anlattığımız özel yasalar, mahkemeler ve bunların uygulamalarını da bu bölümde anlatmak gerekecektir. Yaşananlardan ve yapılanlardan sonra 49’lar davasına kadar kimsenin “Kürt” kelimesini kullanmaya cesaret edemeyişi ve Kürt varlığının yok sayılmasının nedeni tabiki burada yatmaktadır.

1924 Anayasası’nın çıkarılmasından sonra kendilerine verilen sözler tutulmayan en başta Kürtler olmak üzere farklı kesimler bu konudaki itirazlarını dile getirmeye başlayınca rejim kendi belirlediği yolda ilerleyebilmek, baskıcı yapısını sürdürmek için çözümü, daha çok baskı yapmak, zor kullanmak ve öldürmekte bulmuştur. Bunu da öncelikle asker, sonrasında ise kanun ve mahkeme yoluyla yapmıştır. Özerklik konusunda verilen sözlerin tutulmayışı nedeniyle Kürtler pek çok kere isyan etmiş ve bütün bu süreler boyunca öncelikle ordu, sonrasında ise mahkemeler ve yasalar yoluyla susturulmuş ve öldürülmüşlerdir.

*Takriri Sükun ve İstiklal Mahkemeleri

Şeyh Sait önderliğinde ayaklanan Kürtlere karşı 4 Mart 1925 tarihinde Takrir-i Sükun kanunu  çıkarılmıştır. Biri Ankara’da biri Diyarbakır’da olmak üzere İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur. Ordu, Kürtlerin üzerine gönderilmiş ve on binlerce Kürt katledilmiş ve Şeyh Sait’in de içerisinde bulunduğu  47 kişi “yargılanmış” ve idam edilmiştir. Yapılan yargılama 1 ay sürmüş, hiç kimsenin avukat tutmasına izin verilmemiş ve jet hızıyla idam kararları verilmiştir.

Takrir-i Sükun kanunu, 1927 yılında 2 yıl daha süresi uzatılarak 1929 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Şeyh Sait isyanı bu dönemdeki tek isyan olmadığı gibi resmi kaynaklara göre, isyan bölgesindeki İstiklal Mahkemeleri, 12 Nisan 1925’ten 1 Mart 1927’ye kadar 5.110 kişi yargılanmış, 420 idam, 1911 çeşitli hapis cezası verilmişti. 1927’de çıkarılan bir sürgün kanunu ile Diyarbakır ve Bayazit (Ağrı) Vilayeti’nden 1400 kişi Batı illerine sürülmüş, bunların yerine Dobruca’dan, Bulgaristan’dan, Kıbrıs’tan, Kafkasya’dan gelen Müslümanlar yerleştirilmişti.

Takrir-i Sükun kanunu sayesinde rejim kendisine karşı çıkan işçi sınıfını ve irticacı olduğunu iddia ettiği kesimleri de susturmuş ve muhalefeti bu şekilde önlemek istemiştir.

*Dersim İsyanı

Dersim isyanının bastırılması yani Dersim katliamı da yine bir kanuna dayanılarak yapılmıştır. Bu kanun ise 1935’te çıkarılan “Tunceli Kanunu’dur. Bu kanun kapsamında Kürtlerin üzerine asker gönderilmiş ve katliamlar yapılmıştır. Çıkarılan bu kanun ile Dersim’e komutan ve vali olarak aynı kişi atanmakta, bu kişi vekil yetkilerine de sahip olmakta ve belediye reisini dahi değiştirebilmektedir. Özetle istediği her şeyi yapabilme yetkisine sahiptir Dersim katliamında, isyan öncüsü olarak 7 kişi “yargılanmış” ve hepsi hakkında idam kararı verilmiştir.80’ine merdiven dayamış olan Seyid Rıza için farklı bir muamele yapılmış ve nihaî karardan evvel yaşı 54’de indirilmiştir. Aynı şekilde, 17 yaşlarında olan oğlu Hüseyin’in yaşı 21’e çıkartılarak peş peşe idam edilmiştir. Dersim’e yönelik yapılan iki harekatta öldürülenlerin sayısı net olarak bilinmezken, 50.000 civarı Kürt’ün öldürüldüğü iddiası en çok dillendirilen iddiadır.

1961 Anayasası ve Kürtler

Her ne kadar Türkiye anayasaları içerisinde en özgürlükçü anayasa olduğu iddia edilse de 1961 Anayasasının da Kürtler açısından büyük bir fark yarattığını iddia edemeyiz.1961 Anayasa’sında 1924 Anayasası’nda olduğu gibi her satırda “Türk” sözcüğü geçmese de ve her ne kadar Anayasa’nın kullandığı dil konusunda bazı değişiklikler yaşansa da bu durum ulus-devletin inşa edildiğine olan güvenin bir yansıması olarak da değerlendirilebilir.1924 Anayasasını yapanların tamamı Kürtlerden ve asimilasyondan haberdar olmalarına rağmen 1961 Anayasasının yapım sürecinde Kürt sorununun asimilasyon ile çözüldüğünü düşündürtecek bir ortamın varlığından bahsedilebilir.

Bu anayasa başlangıç hükümlerinde “Türk Milleti’nin bütün fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, millî şuur ve ülküler etrafında toplayan ve milletimizi, dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak millî birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi amaç bilen Türk Milliyetçiliğinden hız ve ilham alarak” Anayasayı vatandaşlarının bekçiliğine emanet ettiğini belirtmektedir. Yani, bu anayasa ile ulus-devletin kurulduğu ve yerleştirildiği kabul edilerek bu kabul üzerinden yürünmektedir. Bu Anayasada, anayasa metnine başlangıç hükümleri kısmı eklenmiş ve 1982 Anayasasında da bu durum devam etmiştir.

1961 Anayasası sosyal ve ekonomik haklar ve ödevleri ilk defa anayasal düzeyde tanıyan Anayasadır, yine Yüksek Hakimler Kurulunu ve ilk defa Anayasa Mahkemesini kurmuştur. Kuvvetler ayrılığı ilkesini derinleştirmiştir. Bunlar olumlu özellikler olarak not edilse de ortalama bir Türk ve ortalama bir Kürt açısından asla aynı anlamı taşımayacaktır. Bu Anayasanın Kürtler açısından sağladığı fayda belki de toplumun ve öğrenci hareketlerinin örgütlülüğünün artmasının yansıması ve Kürtlere etkisidir.

1961 Anayasasında da vatandaşlık yine ırk üzerinden tanımlanmıştır. Anayasa’nın 54.maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” denmektedir.

1961 anayasasında ilk defa devletin hukuk devleti olduğu belirtilmiş ve aynı zamanda demokratik olduğu eklenmiştir. Fakat, demokratik sözcüğünün başında kullanılan “milli” sözcüğü şüphesiz ki standart ve kapsayıcılık açısından sorun teşkil etmektedir.

1961 Anayasası, 12 Mart 1971 muhtırası ile büyük oranda törpülenmiş ve pek çok maddesi değiştirilmiştir.

1982 Anayasası ve Kürtler

12 Eylül 1980 darbesi ile 1961 Anayasası’nın askıya alındığı ilan edilmiş ve baskının, işkencenin, ölümlerin yaşandığı uzunca bir dönem başlamıştır.

1982 Anayasası Kürtlerin asimilasyonunun tamamlanamadığının bilinciyle hazırlanmış olup, bu durumun etkisi Anayasa metninde net bir şekilde görülmektedir.

1982 Anayasasında da vatandaşlık yine ırk üzerinden tanımlanmıştır. Anayasanın 54.maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” denmektedir.

1982 anayasasının başlangıç hükümlerinde; Türk vatan ve milletinden bahsedilmekte, Türk devletinin bölünmez bütünlüğü anlatılmakta, millet iradesinin mutlak üstünlüğü ve egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu belirtilmektedir.

1982 anayasasında büyük oranda 1924 anayasasına dönüş olduğunu söyleyebiliriz. Kullanılan dili incelediğimizde özellikle başlangıç hükümleri açısından bu durum apaçık kendini göstermektedir. Durumu alıntılarla anlatacak olursak ; “hiçbir faaliyet Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin…”,  “her Türk vatandaşının bu anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür..”, “topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharla” diye devam eden kısımlarında açık bir şekilde “Türk” sözcüğünün ve “milliliğin” vurgulandığı ve bu şekilde Kürtlerin ve başkaca halkların görmezden gelindiği açıktır.

1924 ve 1961 anayasalarından kendini belirgin olarak gösteren rejim kaygısı, 1982 anayasasında da devam etmiş fakat yön ve şekil değiştirmiştir. Bu anayasada kaygılanan şey şeriat değil; komünizm ve Kürtlerdir. Bu nedenle, bu Anayasadan sonra ılımlı İslam devlet eliyle desteklenmiş; ama kontrol altında da tutulmaya çalışılmıştır.1982 Anayasasında değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek madde sayısı artmış; dil, bayrak ve başkent de eklenerek ulus-devlet perçinlenmeye çalışılmıştır.

Her ne kadar Anayasanın 2.maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti………….demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Şeklinde bir düzenleme mevcut ise de temel hak ve hürriyetlerin askıya alınabilmesi konusundaki düzenlemeye de değinmekte fayda görmekteyiz. Zira, Anayasanın 13.maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin kanunla sınırlandırılabileceği hüküm altına alınmıştır. Bunun devamı niteliğinde olan 14.maddede ise temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması, 15.maddede ise temel ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması düzenlenmiştir. Yapılan bu düzenlemelerin bir hukuk devleti ile bağdaşmayacağı açık olduğundan, aslında “hukuk devleti” tanımı askıya alınmakta ve boşa düşürülmektedir. 13,14 ve 15.maddedeki düzenlemelerin Kürtler ve komünizm tehlikesi nedeni ile yapıldığı ise tartışmasızdır.

*Terörle Mücadele Kanunu

1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu, Kürtlere uygulanan düşman ceza hukukunun somut bir halidir. Bu kanunda yapılan terör tanımı ise esnekliği nedeniyle hemen her şeyin “terör” olarak tanımlanması sonucunu doğurmaktadır. Güncel haliyle bu tanım şu şekildedir: “Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.”.

2.maddede düzenlenen terör suçlusu ise “Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur. Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır” şeklinde tanımlanmaktadır.

Bu kanun nedeniyle hakkında cezai işlem yapılan her Kürt “suç işlemese dahi”, “örgüte mensup olmasa dahi” terör suçlusu olarak cezalandırılabilmektedir.

Kürtler ve OHAL

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Kürtlerin sürekli olarak bir olağanüstü hal içerisinde bırakıldıklarını söylemek zannederiz yanlış olmaz. Her ne kadar bu OHAL durumunun vahametinin arttığı ve azaldığı dönemler olsa da OHAL hep devam etmiştir. Bu vahamet derecesini belirleyen şey ise sadece ölümler, sürgünler ve hapis cezaları da değildir. Vahametin arttığı süreçler Kürtlerin derin bir sessizlik içerisinde bırakıldığı süreçlerdir.

Şark Islahat Kararnamesi, Takrir-i Sükun Kanunu, Tunceli Kanunu, Türkçeden Başka Dillerle Yapılacak Yayınlar Hakkındaki Kanun, Terörle Mücadele Kanunu ilk akla gelen ve değişik OHAL süreçlerini başlatan düzenlemelerdir.

1980 darbesi sonrasında bütün Türkiye için geçerli olan sıkıyönetim hali ise, 1987’de sadece Kürtler için geçerli olacak şekilde değiştirilmişir.15 yıllık dönemde toplam 13 ili kapsayan OHAL bölgesi ilan edilmiştir. OHAL ilk etapta Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Hakkari, Mardin, Siirt, Tunceli ve Van’da geçerli olmuş, daha sonra bu listeye Adıyaman, Bitlis ve Muş mücavir (Komşu) iller olarak eklenmiştir.1990’da il olan Batman ve Şırnak da OHAL bölgesine dahil edilen son iki ildi. Bu süreçte 5.000’in üzerinde sivilin öldürüldüğünü de hatırlamak ve hatırlatmak gerekir. Yine, bu süreçte yapılan “OHAL Valiliği” düzenlemesinin 1935 yılında “Tunceli Kanunu’nda yapılan düzenleme ile paralel ve benzer olduğunu belirtmek de gerekir.

Kürtlere verilen özerklik sözlerinin tutulmayışı ve sonrasında ulus-devlet sürecine girilmesi sonrasında Kürtler bizzat anayasalar ve kanunlar yoluyla yok sayılmış, dillerini ve kültürlerini yaşamaları engellenmiştir.

Bunları da beğenebilirsin