Düşünce ve Kuram Dergisi

Söz Konusu Kürtlerse Hukuk Teferruattır

Av. Kazım Bayraktar

Bir ülkede egemen ulus-ezilen ulus çatışması varsa, özellikle siyaset, hukuk, ahlak, din gibi üst yapı kurumları sınıfsal egemenliğin yanında ulusal baskı ve egemenliğin de araçlarına dönüşürler. Sınıfsal egemenlikte dahi mübah olmayan bir çok şey bir ulusun ezilmesi, asimile edilmesi söz konusu olduğunda mübah hale gelir. Hukuk kuralsızlaşır, ahlak ahlaksızlaşır, siyaset (iktidar/devlet) sürekli bir istikrarsızlıkla malul hale gelir. Baskı ve zulüm katlanarak artar ve yeni biçimler kazanır. Örneğin;

* Düşünceyi dile getirmek hapislik bir suçsa, Kürtçe ifade etmek idamlık suçtur. (49’lar davası)

* Siyasal muhalifler” terörist”se Kürtler “bölücü terörist”tir. (Kürt siyasetçiler hakkındaki tüm soruşturma ve davalar).

* Katliam kitlesel bir sindirme aracıysa, Kürtler için mübah sayılan soykırımdır (1925, 1937-38 katliamları)

* Cezaevlerinde baskı ve zulüm varsa, Kürtler için vahşet ve toplama kampı vardır (12 Eylül dönemi Diyarbakır hapishanesi)

* Siyasal sürgünlük mahkeme kararı ile uygulanan bir baskı ve zulüm biçimiyse, Kürtler söz konusu olduğunda kitlesel göç zorbalığıdır (Toplu iskan kanunları)

* Seçmek ve seçilmek haksa, Kürtler için suçtur (Seçildikleri için tutsak edilen Kürt milletvekilleri, belediye başkanları).

* Sanık ayağa kalkarak savunma yapmak zorundaysa, Kürt sanık esas duruşta “emret komutanım” dayatmasıyla “savunma” yapar (12 Eylül Diyarbakır dava duruşmaları).

* Eğitim bir haksa, Kürtler için ana dili unutmak ön şarttır.

* “Vatandaş Türkçe konuş” şartı dayatıldığında Türkçe bilmeyen Kürt “vatandaş” için hayat durur. Hiçbir şey işlemez hiçbir hak kullanılamaz olur. Ya kendi kabuğuna kapatılıp toplumsal gelişmenin dışına atılacaktır ya da  ana dilini unutacaktır. (Şark Islahat Planı)

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Kürtlerin “Hukuksal Ayrıcalığı”

Ezilen ulus, ırk, inanç  söz konusu olduğunda baskı ve zulüm neden sınır tanımaz hale gelir? Hukukla ilişkisi nedir? Soruların yanıtlarını yazının sonuna bırakarak, birlikte mücadele ettiğimiz büro arkadaşlarımla 12 Eylül darbe sürecinde genelde Türkiye’de, özel olarak Diyarbakır’da tanık olduğumuz, baskı ve zulümle örülmüş hukuk pratiğinden söz etmek istiyorum.

Kürtlerin mücadelesine ilk olarak, 1975-80 arasında üniversite devrimci gençliği içindeyken fiilen tanık oldum. Yeni filizlenmekte olan bu Kürt siyasetinin adı o dönemde “Apocular” olarak bilinirdi. Başka Kürt siyasi yapıları da vardı ancak kitleselleşmekte olan grup Apoculardı. İkinci tanıklığım 12 Eylül darbesinden itibaren mahkemelerde ve hapishanelerde gerçekleşti. Darbeden 4 ay önce avukatlık ruhsatını aldım. Darbeden sonra avukatlık faşizme karşı mücadelenin öne çıkan araçlarından biri haline geldi. Mesleki pratiğim 12 Eylül faşizminin askeri mahkemelerinde başladı. Dev-Yol ve TİKB merkezi davalarında, ayrıca Kurtuluş, TDKP, TKP/ML, MLSPB, DEV-SAVAŞ örgütlerinin Ankara ağırlıklı davalarında avukatlık yaptım. Aynı büroda bir araya gelen 6 avukat (Tuğrul Çakın, İbrahim Açan, Aykut Başçıl, Hüsnü Öndül, Ahmet B. Çağlar) bu davaları mücadelenin bir alanı olarak takip ettik. Bir süre sonra PKK’nin Diyarbakır ana davasında da görev aldık.

12 Eylül faşizminin baskı ve zulmü  Emniyet binalarında, hapishane denilen bir tür toplama kamplarında ve darbecilerin meşruiyet sağlama amacına hizmet eden mahkemelerde yoğunlaşmıştı. Yargısız infazlar, işkenceler, işkence tezgahlarında öldürülen devrimciler, kitlesel tutuklamalar, faşist “rehabilitasyon” merkezlerine dönüştürülmüş hapishaneler… Direnişler,  teslimiyetler, ihanetler… Bu karanlığın içinde, işkencelerden geçirilmiş insanlara yanlarında olduğumuzu hissettirmek, dış dünya ile bağlantılarını sağlamak, yaşadıklarına tanıklık etmek, kayıtlara geçmesini sağlamak, tarihsel mücadele ile kazanılmış hukuksal yol ve yöntemleri yıkılmış Anayasal düzenin yıkıntıları arasında ısrarla savunmak faşizme karşı mücadelenin o yıllarda oldukça önemli bir parçasıydı. 1981 ortalarına kadar avukatlık “mesaimiz” zulmün batı yakasındaki mekanlarda; İstanbul 1. Ordu Komutanlığı’na bağlı Selimiye kışlasında, 4. Kolordu Komutanlığı’na bağlı Ankara Mamakta, Ege Ordu Komutanlığı’na bağlı İzmir’de kurulan sıkıyönetim askeri mahkemelerinde ve bu mahkemelerin tutsak aldıkları insanların doldurulduğu Metris, Bayrampaşa, Mamak askeri hapishanelerinde geçiyordu. Her türlü savunma hakkı kısıtlandığı yargı alanında bazı haklar tamamen yok edilmişti. Örneğin; işkenceli sorgulamalara olanak sağlamak için gözaltı süresi 90 güne çıkarılmıştı. Müvekkillerimizle tüm görüşmelerimiz ensemizde soluklarını hissettiğimiz askerler tarafından dinlenerek ve sık sık müdahale edilerek gerçekleşiyordu. Görüşme süremiz önceleri 5-10  dakika ile sınırlanmıştı. Dava açılıncaya kadar dosya inceleme hakkımız yoktu. Görüşme sırasında tutsakların yaşadıkları işkenceleri anlatmaları halinde görüşme derhal kesiliyordu. Tutuklanıp hapishanelere konulanlar keyfi bir biçimde tekrar emniyet binalarına işkence için götürülebiliyor,  savcıya intikal etmiş soruşturma dosyalarına konulmak üzere işkence ile imzalatılan yeni belge ve kayıtlar düzenlenebiliyor, savcılık ve hakim önünde reddedilen emniyet ifadeleri yeniden düzenlenip imzaltılıyor ve dosyaya konuluyordu. Sıkıyönetim komutanlarının sıkıyönetim askeri mahkemelerin tüm kararlarını temyiz yetkileri vardı. Mahkeme başkanları hukukçu değil rütbeli subaylardı. Bu mahkemelerde verilen idam cezalarından 50’si infaz edilmişti.

Zulmün batı yakasında bunları yaşarken doğu yakası olan Kürdistan’da neler olup bittiğini dolaylı duyumlar dışında bilmiyorduk. 1981 ortalarında PKK ana davasını takip etmemiz istendiğinde, hiç tereddüt etmeden kabul ettik. Diyarbakır’daki avukatlara yönelik yoğun baskı ve tehditler, bazılarının polis tarafından aranır duruma düşürülmesi vb. nedenlerle davayı takip edecek avukat bulmakta zorluk yaşanmıştı. Kemal Pir, Mazlum Doğan, Rıza Altun, Mehmet Hayri Durmuş, Mustafa Karasu, Akif Yılmaz, Ali Çicek ile birlikte, sonradan eklenenlerle yaklaşık 25 müvekkilimiz olacaktı.

Diyarbakır’a ilk adımımızı attığımız andan itibaren polis takibi ile karşılaşınca 12 Eylül faşizminin  Kürtlere özgülenmiş “ayrıcalığı” ile fiilen tanışmış olduk. Batıda tanık olduğumuz baskı ve zulüm, Kürtler söz konusu olunca bir başka biçime bürünüyor, çeşitleniyordu. Diyarbakır’a sırayla giderek davayı toparlamaya çalıştığımız arkadaşlarım Hüsnü Öndül ve Aykut Başçıl’dan o döneme ilişkin yaşadıkları ve tanık oldukları olaylardan bir kaçını yazmalarını istedim. Hüsnü Öndül “Ah Diyarbekir” diyerek başladığı yazısında hatırladığı bazı kesitleri özetle şöyle anlatıyordu:

“Diyarbakır’a ilk kez 1981 yılının temmuz ayında gitmiştim. Rızgari /Ala Rızgari davaları için.

O tarihler 12 Eylül askeri darbesi dönemiydi ve bütün Türkiye’de sıkıyönetim uygulanıyordu. Bugünden geriye bakıldığında 1923 yılından 2020’ya kadar geçen 97 yılın neredeyse yarısı sıkıyönetim ya da OHAL koşullarında geçmiş.

1981 Temmuzunda ve sonrasında Diyarbakır Cezaevinde durum vahimdi.Artık bir dakika mı desem en fazla üç dakika mı desem, avukat-müvekkil görüşmelerinin süresi böyleydi. Biz Mamak’tan ve Metris’ten biliyoruz 12 eylül zindanlarını. Ama Diyarbakır çok daha ağır koşulların yaşandığı bir yerdi. 5 nolu cezaevi avukat görüş yerine giderken ‘Türkçe konuş, çok konuş’ levhası vardı.  Görüşme sırasında avukat olarak bizim yan arkamızda iki asker ve müvekkilin arkasında iki asker bizi dinliyordu. Ve daha birkaç cümle etmeden avukat bey süre tamam diyorlardı. Askeri mahkeme, 7.Kolordu içindeydi. Askeri araçlarla getirilen tutuklular, bir keresinde tanık oldum, birbirine bağlı şekildeydiler ve araçtan inerken birbirleri üstüne düştüklerini gördüm.

Duruşma salonu büyük bir kapalı spor salonu  şeklindeydi. Adeta ‘savaş hali’ hükümleri uygulanıyordu ve tutuklular duruşma sırasında mahkeme başkanı söz verdiğinde adlarını soyadlarını ve memleketlerini yüksek sesle söyleyerek söze başlıyorlardı. Elleri bacaklarına bitişik, hazırol pozisyonunda konuşuyorlardı. Avukat sıralarında otururken hemen önümüzde tutukluların başlarında askerler duruyordu.Tutuklular otururken elleri dizlerinin üzerindeydi. Bir seferinde bir sinek tutuklulardan birinin burnuna kondu.Tutuklu, elini kaldırıp sineği kovamadı. Çünkü yasaktı. Kafasını bir o yana bir bu yana hafifçe oynatmaya çalışarak sineği kovmaya çalıştı.

Açlık grevleri ve ölüm oruçları gündeme geldi 1981, 1982 ve 1984 yıllarında. Mustafa Karasu’nun babasıyla Diyarbakır’daydık. Babasına, cezaevi idaresi tarafından, ‘oğlun öldü, cenazesi hastane morgunda , gel al’ demişler. O da morgda oğlunu aramış. Sonra da hastanede oğlunun yaşadığını öğrenmiş. Hüzün sevince dönüşmüştü. Diyarbakır’dan Ankara’ya, otobüsle birlikte döndük.

1984 ölüm orucu sonrasında Diyarbakır’dan 8 anne, Ankara’ya gelmişlerdi. Bizim büroda misafir ettik, daktilolarla çeşitli dilekçeler yazdık. O 8 kadından hatırladığım kadarıyla sadece Cemal Arat’ın annesi Türkçe biliyordu. Ankara’da ANAP’a, Halkçı Partiye gitmişlerdi. Oturma eylemi yapmışlardı. ‘Dilekçeleri size kim yazdı?’ diye sorguya çekmişlerdi. Ölüm orucunun talepleri kabul edilsin diye mücadele ederken oğlunun ölüm haberini almıştı Sakine Arat.

Benim o karanlık dönemde unutamadığım annelerden birisi de Hatice Altun’dur. Çok sayar ve severdik birbirimizi. 5 yıl önce kaybettik. Cenaze töreninde sağolsunlar, ailesi,  benim de birkaç söz söylememi istedi. Ne diyeyim, işte bir vesile daha doğdu,  ellerinden öperim Hatice ana, mekanın cennet olsun!”

Aykut Başçıl Gölcük, Ankara ve Diyarbakır sıkıyönetim mahkemelerinde, Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşadığı, ve tanık olduğu olaylardan şu örnekleri anlatıyordu yazısında:

“Gölcük Donanma ve Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde görülmekte olan bir davanın duruşmasına dört avukat birlikte girdik. Davada dört sanık, TCK 146/1 Maddesi gereğince idamla yargılanıyorlardı.

Duruşmada kimlik tespiti, iddianamenin okunması ve sanık ifadelerinin alınmasının ardından duruşma yargıcı (Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı iken sıkıyönetim mahkemesine atanmış) avukatlara dönerek önümüzdeki celse savunmalarımızı hazırlamamızı söyleyince ilk itiraz o zamanki Bursa Baro Başkanı olan meslektaşımız Oğuz beyden geldi:‘

Sayın yargıç bizim tevsi-i tahkikat(soruşturmanın genişletilmesi) taleplerimiz var’ deyince duruşma hakimi askerden daha asker bir cevap verdi:

‘Sivil mahkemelerde ileri sürdüğünüz tevsi-i tahkikat gibi cıvık talepleri burada ileri süremezsiniz’

Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde açılan PKK ana davası sanıklarından Mazlum Doğan’ı görmek üzere Diyarbakır’a gittim. Ertesi gün sabah saat 9.30’da Diyarbakır Askeri Cezaevine ulaştım.

Cezaevi idaresindeki görevli askerler, Ankara Barosu’na kayıtlı avukat olduğumu gösteren kimliğimi verip Mazlum Doğan ile görüşmek istediğimi vekaletname ibraz ederek söylediğimde, ‘vay be müvekkil olarak amma adam seçmişsin’ deyince sadece gülümsedim. O tarihte aileler çocuklarının disiplin cezası almaları gerekçe gösterilerek görüştürülmüyorlardı. Tutuklularla sadece avukatları görüşebiliyorlardı. Ben de Mazlum Doğan’ın sağlık durumu hakkında kendisinden bilgi alıp ailesini bir nebze de olsa rahatlatmak amacıyla görüşecektim.

Yaklaşık 3 saat bekledim. Mazlum’u görüş yerine getirmediler. Bu durumu tespit için tutanak tutmaya başladığımı görünce ‘tamam avukat bey müvekkiliniz geldi görüşebilirsiniz’ deyip beni görüşme kabinine aldılar. Mazlum ile aramda sık gözenekli demir kafes vardı ve ben arkada ışık olmadığı için Mazlum’u ve arkasında bekleyen askeri ancak silüet olarak seçebiliyordum.

Kendimi Mazlum’a tanıttım, sağlığını sordum, ailesinin selamını ilettim, o da cevaben iyi olduğunu söyledi. Bu konuşma tahminen 30 saniye kadar sürdü. Askerler ‘görüşme bitti’ diyerek görüşmeyi sonlandırmak isteyince, ben büyük bir tepki göstererek itiraz ettim.  Mazlum ‘avukat bey ben artık gideyim’ deyince çok şaşırdım.

İşin aslını sonra öğrendim. Görüşmeye çıkacak tutukluları askerler, görüş yerine gelinceye kadar sırtlarına binerek getiriyorlarmış. Görüşme sırasında tutuklunun arkasında bekleyen asker de tutukluyu sürekli tekmeliyormuş. Bütün bunları ve Diyarbakır Askeri Cezaevinde yaşananları, askerlikten arkadaşım olan diş hekimi rahmetli Ata Vesek’ten öğrendim. Kendisi kan davası sonucu öldürüldü. Ata Vesek 12 Eylül darbesi sırasında Cizre’de diş hekimi olarak çalışmakta iken Cizre Belediye Başkanı olan abisi ile birlikte gözaltına alınmış ve emniyette 65 gün çeşitli işkencelerden geçirildikten sonra tutuklanıp, Diyarbakır Askeri Cezaevine 7-8 tutuklu ile birlikte konulmuştu.

Ata Vesek 1,5 yıl tutuklu kaldıktan sonra Ankara’ya geldiğinde büromda bana aynen şunları anlattı; ‘Bizi doğrudan cezaevi müdürü Esat Oktay Yıldıran’ın makamına götürdüler. 65 gün emniyette kaldığımız için üstümüz başımız perişan ve hepimiz bitliyiz. Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran yüzüme bakıp hepimize geçmiş olsun dedi ve askere dönüp ‘arkadaş kirlenmiş götürün güzelce banyo yapsınlar’ diye emir verince, askerler bizi önlerine katıp mahzene indirdiler. Orada kanalizasyon sularının toplandığı havuza hepimizi attılar, sular taa boynumuza kadar geliyordu. Askerler ayakları ile boynumuza bastırarak suyun altında tutmaya çalışıyorlardı. Bu banyo faslı 15-20 dakika sürdü. Bizi tekrar Esat Oktay’ ın yanına götürdüler. Halimize bakıp ‘sıhhatler olsun bak tertemiz olmuşsunuz’ diyerek dalga geçti.’

Ata Vesek tahliye olduktan sonra emniyet güçleri tarafından Cizre’yi terk etmesi aksi takdirde öldürülebileceği yönünde tehdit edildiğini söyledi.

…        

PKK  Ana  davasının karara bağlanmasından sonra gerekçeli kararı almak üzere  Diyarbakır’a gittiğimde, Mahkeme kaleminde kararın tebliğine ilişkin  işlemler yapılırken bir asker komutanının beni görmek istediğini söyledi. ‘Senin  komutanın kim’ diye sordum ‘Emrullah binbaşı’ dedi. Emrullah binbaşı duruşma hakimiydi. Asker önümde binbaşının odasına gittik.

Binbaşı ‘kararı tebellüğ etmeye mi geldiniz?’ diye sordu, evet diye cevap verdim.

‘Vekili olduğunuz bu sanıkların vekaletini nasıl aldınız?’ dedi. Ana davanın Kemal Pir, Mazlum Doğan, Mehmet Hayri Durmuş gibi önde gelen isimlerinin bize nasıl ulaştıklarını sorgulamaya kalkıyordu aklınca. Ben de tek kelime ile cevap verdim.

‘Noterden!’

Binbaşının yüzündeki şaşkınlık görülecek şeydi.

Yine Diyarbakır’a gittiğimde bir avukat arkadaşın eşiyle yaptığım sohbette 100’den fazla şüpheli hakkında Kürdistan Ulusal Kurtuluşu (KUK) örgütüne üye olmak ve çeşitli suçlamalar ile açılmış davanın iddianamesini vererek bir göz atmamı istedi. İddianame çok ilginçti. İddianame Kayseri’ den gelen havacı yüzbaşı bir savcı tarafından hazırlanmıştı. İddianamede devletin resmi kurumlarından alınan sosyo ekonomik verilerle (nüfus doğum oranları, çocuk ölümleri, gelir dağılımı, toprak mülkiyeti, işsizlik gibi veriler) bölgenin tahlili yapılıyor ve sonuç olarak bu verilere göre bölgeden bu tür örgütlenmelerin çıkmasının doğal olduğu sonucuna varılıyordu.

Avukat arkadaş daha da ilginç olan durumu, iddianameyi incelememden sonra açıkladı. İddianame, dosyada vekaleti olan avukatlara dağıtıldıktan üç gün sonra avukat büroları güvenlik güçleri tarafından basılmış ve tüm iddianameler toplanmış. iddianameyi hazırlayan savcı Kayseri’ye geri gönderilmiş ve yeni bir iddianame hazırlanarak, kendilerine tebliğ edilmiş.”

Diyarbakır’a gitme sırası bana geldiğinde, yaptığımız iş bölümüne göre  Kemal Pir ve Rıza Altun ile görüşecektim. Bir otele yerleştikten sonra taksiye binerek Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gittim. Taksi nizamiyeye yaklaşırken zorla söyletilen şoven marşların sesleri yükseliyordu duvarların arkasından. Tutsakların henüz direniş örgütleyemedikleri ilk dönemdi. Kapıda nöbetçi askere kimliğimi gösterip görüşeceğim müvekkilerimin isimlerini bildirdim, elindeki bir kağıda yazdı ve gitti. Uzun bir bekleyişten sonra geldi ve beni takip edin dedi. Hapishane binasının içinde değil, dış duvardan içeri doğru girintisi olan bir yere götürdü beni. Büyük bir demir kapı, bir de küçük mazgalı vardı. “Görüşme süreniz 1 dakika” dedi asker. Benden önce giden arkadaşların deneyimlerinden dolayı “sürprizlere” hazırlıklıydım. Yine de itiraz ettim, komutanla görüşmek istediğimi söyledim. Komutan böyle emrediyor, görüşmek istemiyor diye cevap verdi. Komutan dediği kişi insanlıkla tüm ilişkilerini kesmiş, faşist ve nazi ruhlu bir yüzbaşı olan Esat Oktay Yıldıran’dı. Diyarbakır hapishanesini nasıl bir toplama kampına çevirdiğini o günlerde duymaya başlamıştık.

Bir süre sonra mazgal açıldı.  Loş bir mekandı. Omuzlarını ve yüzlerini silüet halinde görebiliyordum. Kemal Pir ve Rıza Altun’a kendimi tanıttım. Diğer müvekkillerimizin isimlerini ve Rıza’nın abisinin adını referans olarak verdim, selamlarını ilettim. Yanlarında olduğumuzu davalarını takip edeceğimizi söyledim, onaylarını aldım. Sağlıklarını sorduğumda mazgal şak diye kapandı, asker “görüşme bitmiştir” dedi.

Bu ziyaret, 12 Eylül boyunca Diyarbakır Askeri Cezaevine ilk ve son gidişim oldu. Görüşmeye gitmek demek müvekkillerimize yeni işkence seansları yaşatmak demekti. Görüşmeye geliş gidişleri sırasında dövülüyorlar, aşağılayıcı işkence biçimlerine tabi tutuluyorlardı. Mesajımızı vermiştik, mücadeleyi mahkemelerde yürütecek, tanık olduğumuz, yaşadığımız baskı ve zulmü elimizden geldiğince kaydedip teşhir edecektik.

Görüşmelerimizden bir süre sonra Kemal Pir, Mazlum Doğan, Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz, Ali Çiçek Diyarbakır Askeri Cezaevi’de devrimci onur ve insani değerleri ayağa kaldırmak için direnişe geçtiler, öncü oldular, ölümsüzleştiler. Aynı süreçte Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Önen direnişe kıvılcım olmak için kendilerini ateşe verdiler; komünist şair Adnan Yücel’e ilham olup “Dörtlerin Gecesi” destanını yazdılar. “Duvarları kan boyalı” Diyarbakır zindanında başlayan direnişler Kürt halkının yeniden ayağa kalkacağı yeni bir tarihsel sürecin başlangıcı oldu.

Hukukun genel olarak ezilen uluslar, özel olarak Kürtlerle ilişkisi, onun evrensel özünü kavramak açısından da önemlidir. Kürtler söz konusu olduğunda Cumhuriyet kanunları, güvenlik ve yargı kurumları devletin topraklarının bir kısmının bölünüp ayrılacağı korkusu üzerinden dizayn edilirler. Bu korkuya uyarlanmış baskı, sömürü ve zulüm biçimlerinin hukukta “ayrıcalıklı” bir yeri vardır. Tarihte örneği çoktur.

En çarpıcı örneklerden biri, 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Sait isyanından sonra yürürlüğe konulan Şark Islahat Planı Kararnamesidir. Egemen ulus (burjuvazisi) ve devletinin  “bekaası” için başka bir ulusu yok etmenin önde gelen koşullarından birinin o ulusun ana dilini yok etmek olduğu egemen sınıfın iktidardaki siyasetçileri tarafından çok iyi bilinen bir gerçekliktir. Kararnamedeki şu cümleler bu gerçekliği çok açık bir biçimde anlatır:

“Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan bervech-i âtî Malatya, Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Ovacık, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Behinsi (Besni), Arga (Akçadağ), Hekimhan, Birecik, Çermik, vilayet ve kaza merkezlerinde hükûmet ve belediye dairelerinde ve sair mücessesat ve teşkilâtta, mekteplerde, çarşı ve pazarlarda Türkçeden maada lisan kullananlar evâmir-i hükûmete ve belediyeye muhalif ve mukavemet cürmile tecziye edilirler.” (madde 13)

“Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe temessül etmek (benzemek) üzere olan bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur  gibi ahalisi Arapça konuşan mahallerde Türk Ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakârlık iktiham olunarak (gösterilerek) mükemmel kız mekteplere rağbetlerinin suveri adîde (fazla miktarda) ile temîni lazımdır. Hassaten Dersim, tercihan ve müstacalen (acil olarak) leyli iptidailer (yatılı ilkokullar) açılmak suretiyle Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır.”  (madde 14)

“Fırat garbındaki vilayetlerimizin bazı akvamında dağınık bir surette yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları behemahal men edilmeli ve kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmaları temin olunmalıdır.” (madde 16)

Ezilen ulusun kitlesi, gelenek ve kültürü ne kadar yaygın ve güçlüyse, yaşadığı coğrafya egemen burjuvazinin sermaye birikimi için ne kadar çok kaynak ve pazar vaadediyorsa, o ulusun yok edilmesinin araç ve yöntemleri de o kadar şiddetli, yaygın ve derindir; iktidar sözcülerinin gerekçeleri de bir o kadar ırkçı, açık ve cüretkardır:

“Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” (Başbakan İsmet İnönü, Milliyet, 31 Ağustos 1930)

“Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” (Adalet Bakanı M. Esat Bozkurt, Milliyet 19 Eylül 1930)

Yok etme araçlardan biri de sürgün yasalarıdır. 1927’de çıkarılan sürgün kanunu ile Diyarbakır ve Ağrı’dan 1400 kişi batıdaki illere sürülmüştü. 1927-1930 arasında gelişen Ağrı İsyanının kanlı biçimde bastırılmasından sonra bir “İskân Kanunu” daha hazırlanır. Tasarı 5 Mayıs 1932’de TBMM’ye kabul edilir. 14 Haziran 1934’te kabul edilen 2510 Sayılı sürgün kanununu da dikkate alıp özetlersek:

* Türkiye belli zorunlu iskan bölgerine ayrılacak;
* Aşiretlere hiçbir manevi kişilik tanınmayacak; var olan her hak, mahkeme kararlarına veya başka belgelere dayansa dahi ortadan kaldırılacak; reis, bey, ağa ve şeyhlerin yetkileri hangi karar ve belgeye dayalı olurlarsa olsunlar gelenek ve göreneklere dayanan bütün kurumlar ortadan kaldırılacak;

* Kanunun yürürlüğe girme tarihinden önce aşiretlerin manevi şahsiyetlerine ait olan bütün taşınmaz mallar, hangi hüküm ve belgeye dayalı olurlarsa olsunlar, devletin mülkiyetine geçecek; bu taşınmazlar, Bakanlar Kurulu’nun kararıyla ve hükümet kararnameleriyle toprağa ihtiyacı olan göçmen ve çiftçilere dağıtılacak;

* İçişleri Bakanı, Bakanlar Kurulu’nun kararıyla bu kanunun yayınlanmasından önce reis, bey, ağa veya şeyh olanları, sınırlarda casusluk yaptıkları şüphesini uyandıranları, Doğu’da hakim olan şahısları ve ailelerini, iki numaralı bölgeye sürme ve orada iskan ettirme yetkisine sahip olacak;

* Türkçe’den başka bir dil konuşanların yeni köy veya mahalleler, sanatkar, memur veya sınıf birlikleri kurumları, veyahut bir köyü, bir mahalleyi, bir meslek örgütünü veya bir iş dalını, sadece kendilerine bağlı olanlara ayırmaları yasak olacak;

* Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında, harsî, askerî, siyasî, içtimaî ve inzibatî sebeplerle, icra vekilleri heyeti kararı ile Dâhiliye Vekili, lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecbur olacak; toptan olmamak şartı ile başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan ıskat etmek [çıkarmak] de bu tedbirler içinde olacak;

* Kimlerin ve hangi memleketler halkının Türk kültürüne bağlı sayılacağı İcra Vekilleri (Bakanlar Kurulu) Heyeti kararı ile tespit olunacaktır.

Bu hükümlerden özellikle mala ve manevi şahsiyete ilişkin olanlar isyana katılan, hükümetle işbirliği yapmayan aşiretlere uygulanırken işbirliği yapanlara uygulanmadı. İşbirliği yapan aşiretlerin varlıkları, diğerlerine karşı kullanılmak başta olmak üzere, başka siyasal amaç ve çıkarlar çerçevesinde korundu. “Toprağa ihtiyacı olan göçmen ve çiftçiler” ise Türk kökenli müslümanlar.  Bölgenin bin yıllık demografik yapısı zor yoluyla değiştiriliyordu.

Yasa ve kararnameler böyleyken mahkemelerde  başka bir baskı ve zulüm hüküm sürüyordu.  Ankara İstiklal Mahkemesi Reisi Kel Ali (Çetinkaya)’nin şu cümleleri, 1920-30’lu yılların yargılama zihniyetini özetlemeye yeter: “İnkılap yalnız suçluların, hainlerin değil, suç’a istidadı olanların, hıyanet edebileceklerin, hatta şu veya bu sebeple vücudu zararlı olanların kısacık mahkemelerden sonra öldürüldükleri zaman oluyor!”(1)

Bir başka örnek 49’lar davasıdır. Musa Anter’in tutuklanmasına tepki gösteren 50 Kürt aydını Aralık 1959’da gözaltına alınır. İçlerinden hasta olan bir kişi gözaltı sırasında tedavi edilmeyerek ölünce davanın adı 49’lar davası olarak tarihe geçer. Musa Anter “Kımıl” başlıklı şiiri nedeniyle tutuklanmıştır. İddianamede TCK’nun 125. maddesinin uygulanması istenmektedir. 125. maddede devletin topraklarının bölünmesini suç olarak tanımlanmaktadır ve yaptırımı idamdır. Bir şiirden yola çıkarak 49 Kürt aydını hakkında idam cezası istenmesi, Kürtlere yönelik tarihsel baskı, asimilasyon ve yok etme politikasının 1959 yılındaki derinliğini gösterir. Gözaltı sürecinde yaşanan bir olay egemen sınıfın ırk düşmanlığının boyutlarını yansıtmaktadır:

“ ‘Garip bir dava’ nitelendirmesi yaparken, ‘edebiyat yapmıyorum’ Nazmi Balkaş’ın kardeşlerinin, ziyaret konusunda hapishane görevlileriyle münakaşa etmelerinden dolayı, birkaç gün sonra tutuklanıp aynı hapishaneye getirilmelerinin canlı şahitleriydik. Diğer bir garip olay da :Emin Batu’nun oda arkadaşı Feyzullah Demirtaş’ın, ‘arkadaşımızı nereye götürüyorsunuz?’ sorusuna, ‘Merak ediyorsan bizimle gel’ karşılığı verilerek, Ankara Siyasi Şube’ye götürülmesi ve tutuklanmasıdır” (2)

Yok edilemeyen Kürt halkının yok sayılmasının yargıya yansıyan örneklerinden biri de DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) davasıdır. 12 Mart darbesinden bir kaç ay sonra yüzlerce Kürt genci tutuklandı ve bu dernek adıyla bilinen davada yargılandılar. Davanın arkasındaki siyasal amaç ve ırkçı zihniyet iddianameye çok açık bir biçimde yansıtıldı. Gökhan Çal, Hukuk Politik dergisinde yayınlanan yazısında iddianameden şu tespitleri özetleyerek aktarmaktadır:

“Türk ulusundan ayrı olarak Kürt ulusu yoktur. Kürtler Turani bir kavimdir.

Kürtçe olarak tanımlanabilecek ayrı bir dil yoktur. Kürtçe kendi grameri olmayan Farsça – Arapça – Türkçe kelimelerin karışımından oluşan bir kelimeler grubudur.

Kuruluş ve eylemlerinin gizli bir hedefi vardır. Bu hedef, müstakil bir Kürt Devleti kurmaktır.

DDKO dış ülkeler ile (esas olarak Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkeler, Batı Avrupa ülkeleri ve Irak’ta Barzani hareketi kastediliyor) ilişki içindedir ve casusluk faaliyeti yapmaktadır.”

Kürtler hakkında açılan davaların iddianameleri ve gerekçeli kararları Kürt ulusu diye bir ulusun mevcut olmadığına dair akıl ve bilim dışı saçmalıklarla doludur.

12 Eylül sonrasında, parlamentoda ve diğer yasal alanlarda, barışçı yollardan belli bir gelişme kaydeden, demokratik mevziler kazanan Kürt siyasi hareketine yönelik davalara tanık olduk. Kazanılan tüm demokratik haklar, alanlar darbeleniyor, Kürt siyasal ve kültürel kurumları ile ilişkilenenler hapishanelere dolduruluyor ya da infaz ediliyordu. 21. yüzyıla girerken Kürt halkı boşalan alanları doldurmakta gecikmedi ve yeni kazanımlar da elde etti.  90’lı yıllardan bu yana DEP, HADEP, KCK, HDP davaları, seçilmiş milletvekillerinin ve yerel yöneticilerin tutuklanmaları, belediyelere kayyum darbeleri, Kürtlere yönelik “ayrıcalıklı hukuk”un güncellenmiş örnekleri oldular. Kuşkusuz bir çok siyasi ve ekonomik ahlaksızlığı da içinde barındırarak.

Hukukun Kürtlerle İlişkisi

Arkasında belli siyasal kararlar olan, tarihsel, sürekli ve sistemli, yazılı-yazısız, evrensel bir hukuk uygulanmaktadır ezilen uluslara, halklara. Sınıfsal baskı zemininde ayrıca ulusal baskıyı düzenleyen bu hukuk, önceden kararlaştırılmış ya da anlık koşullara göre fiilen de belirlenebilen, ezilen ulusun zorla asimile edilmesine dönük belli hedefleri olan ve yaptırımlar içeren, “tek millet, tek dil, tek devlet” iddialı bir toplumsal düzene özgü kurallardan oluşur; genel hukuk kavramının kapsamı içinde yer alır.

Hukukun genel olarak ezilen ulus ve halklarla, özel olarak Kürtlerle ilişkisinden söz ederken hukuk kavramı ve tanımı açısından bir parantez açmak gerekiyor.

Üretim tarzı ile toplumsal düzen arasındaki ilişki, insanın bilinçli varlığa doğru  evrilmeye başlaması kadar  eskidir. Toplumsal düzen kurallarının tanrıların işi olduğu inancı (yanılsaması) insan bilincinin belli bir gelişme aşamasında ortaya çıkar. Kendi geçim araçlarını üretmeye başlamalarından itibaren insanlar hayvanlardan ayrılırken, sürü durumundan insan topluluğuna doğru evrimleşme sürecine girerler. Evrimin, insanlığa geçişteki bu ilk aşamasında, toplumu sürüden ayıran bir başka özellik de, aralarında sıkı bir ilişki olan alt yapı-üst yapı biçimlenmesiyle birlikte toplumsal bir düzenin oluşmaya başlamasıdır.

İnsanların toplu yaşamalarını zorunlu kılan iki maddi nedenden biri, doğada bulunan maddi yaşam araçlarını elde etmek, doğanın zorluklarını aşmak ve kendi öz savunmasını güçlendirmek için duyulan güç birliği ihtiyacı; diğeri kan bağıdır.  Birincisi üretim tarzının, ikincisi toplumsal ilişkilerin biçimlendiği alandır. Kan bağına dayanan toplumsal ilişkiler (akrabalık sistemi) tarihte ilk üst yapı kurumu olarak; çok eşli aile yapılanması ve doğada bulunan yaşam araçlarını elde etme eylemi ilk maddi altyapı olarak ortaya çıkar.

Hukuksuz (ama düzensiz-kuralsız değil) ilkel komünal toplumlar arasında başlayıp, toplumların içine atlayarak gelişen trampa sözleşmesi, hukukun embriyon halidir. Kullanım-değerleri, kullanım-değeri elde etme (doğrudan tüketim) amacıyla mübadele edilmektedir. “… kullanım değerinin kullanım değeri olmaktan çıkarak, değişim değeri, meta olması onun tüketim için talep edildiği ölçüyü aşmış olmasındandır” (3). Kullanım-değeri elde etme sınırının aşılması ve değişim değerinin kullanım değerinden ayrışarak bağımsızlaşmasıyla birlikte komünal mülkiyet çözülmeye,  özel mülkiyet gelişmeye başlar. Özel mülkiyet, özel mülkiyetin koşullandırdığı tek eşli aile ve devlet, en sonu sermaye birikimi hukukun gelişiminin ve düzenleyici içeriğinin temel tarihsel başlıklarından önde gelenlerini oluşturur.

İnsan emeği açısından bakarsak, emeğin nesnel koşullarından (emek araçları) kopuş aynı zamanda kan bağına dayanan komünal üretim tarzından ve onun toplumsal düzen kurallarından kopuşun başlangıcıdır.  Bu kopuşla birlikte, emek ile onun nesnel koşulları arasındaki doğal maddi ilişkinin yeri alan yeni ilişki biçimi (özel mülkiyet), kendi toplumsal düzen kurallarını zaman içinde belirlemeye ve sistemleştirmeye, diğer bir deyimle hukuk olarak tanımladığımız yeni toplusal düzen kurallarını oluşturmaya başlar. Hukuk en yüksek biçimine kapitalizmde ulaşır, çünkü kapitalizm emeğin nesnel koşullarından kopuşunun da doruğudur. Kopmakta, erimekte olan insan-doğa, emek-nesnel koşullar ilişkisi bu kez hukuksal sözleşmelerle yeniden kurulur. Emek ile doğa (emeğin nesnel koşulları) arasına özel mülkiyetin girmesiyle birlikte biçimlenen altyapıda iktisadi ilişkiler sistemi de oluşmaya başlar.

Hukuk, insanlığın doğayı doğal sahiplenmesinin (komünal doğal mülkiyetin) uzun bir evrim süreci içinde çözülmesiyle birlikte gelişmeye başlayan, doğal olanın yerini almakta olan meta değişimi ve özel mülkiyet ilişkilerinin düzenlendiği kurallar bütünüdür. İktisadi olan hukuksaldır. Ahlak da bu süreci takip ederek biçimlenir.

Hukuk insanın-doğaya, insanın-insana ve insanın-topluma olan tüm yabancılaşmalarının, yabancılaşmış ilişkilerinin (iradi ya da zor yoluyla) sözleşmelere bağlanmış ifadesidir. Hukuk yabancılaşma ilişkisini sözleşme ilişkisine dönüştürür.  İnsanın yabancılaştığı şeyle ilişkisi hukukla düzenlenir.

“Elden çıkarılma, yabancılaşmanın pratiğidir. Dinsel kuşatılmışlığı süren insanın, özünü, ancak yabancı ve düşlemsel bir öz kılarak somutlayabilmesi gibi, egoist gereksinimin egemenliğinde de o, yanlızca pratik olarak ortaya çıkabilir, yalnızca, etkinliği gibi ürünlerini de yabancı bir varlığın egemenliğine bırakıp, onlara, yabancı bir varlığın  – paranın – anlamını bahşederek, pratikte nesneler üretebilir.

Eksiksiz pratikte, hıristiyanın göksel saadet egoizmi, zorunlu olarak, yahudinin maddi egoizmine, göksel gereksinim yersel gereksinime, öznelcilik de özel çıkarlara dönüşür. Yahudinin direngenliğini, diniyle değil, ama, tersine dininin insani temeliyle  – pratik gereksinimle, egoizmle –  açıklıyoruz.” (4)

Meta ve özel mülkiyet ilişkilerinin ve bunlardan yansıyan çelişki ve çıkar ilişkilerinin konu edildiği, çözüme bağlandığı her sözleşme aynı zamanda bir haklar ve ödevler (yükümlülükler) manzumesidir. Hakların ve yükümlülüklerin taraflar arasında dağılımını iktisadi gelişimin hareket yasaları, sınıflar mücadelesi ve mücadele zemininde oluşan güç ilişkileri belirler. Sınıfsız komünal toplum sonrası ilk sınıflar hukuksal ayrıcalıkları ile birlikte tarih sahnesine çıkarlar.

Özel mülkiyet sistemlerinde her çözüm yeni bir soruna kaynaklık eder. İlkel komünal dönemde farklı bir içeriği olan din, işte bu geçiş sürecinde, özel mülkiyet ilişkilerinin gelişmesiyle birlikte biçimlenen yeni düzenin meşruiyet aracı, çözümsüzlüklerin çözümü olarak devreye girmeye, içeriği ve biçimi (tek tanrılı dine doğru) değişmeye başlar. Feodal çağda, sınıf ayrıcalıklarını da düzenleyen hukuk dinsel kurallar biçiminde varlık gösterir.

Feodaliteyi ve sınıf ayrıcalıklarını hukuk ve akılla yıktığını zanneden burjuvazi, peşinden gelen proletaryada kendi sonunu görmeye başladığında hukuk da, akıl da burjuva siyasetin ve sermaye birikim yasalarının kendi gerçekliğine dönüştü. Burjuvazi dünyaya egemen olduğunda “hukukun üstünlüğü” ve “hukuk devleti” ile birlikte onun “özgürlük, eşitlik, kardeşlik, cumhuriyet”  vb. yıldızları da yeryüzüne indi. Özgürlük, sermayenin birikim çarkına koşulmak üzere emekçinin toprağa bağımlılıktan kurtarılması, emek gücünün serbestçe alınıp satılabilmesi; eşitlik, yasalar önünde eşitlik;  kardeşlik, sermaye ile emeğin uzlaştırılması, diğer bir anlatımla sömürü koşullarında sınıfsal barış; cumhuriyet, “genel oy hakk”ı ile tesis edilmiş meclisli siyasetti. Hepsi hukukun kanatları altında güvenceye alındı ve hukuk devlete, devlet de burjuvaziye teslim edildi. Sonuçlarına bugünün siyasal ve ekonomik pratiğinde yaşayarak tanık oluyoruz.

Kapitalist dünyanın hem yerel iç ilişkilerinde hem de uluslararası ilişkilerinde başvurduğu tarihsel geleneksel siyaset  tarzlarından biri olmakla birlikte, burjuvazinin sınıfsal ve ideolojik egemenliğinin elde kalmış son meşruiyet araçlarından biridir hukuk. Burjuvazinin “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlara, toplumda egemen olan sınıflar üstü hukuk algısını/yanılsamasını diri tutmaya her daim ihtiyacı var, çünkü kapitalizm çağında burjuva dünyanın toplumsal düzen kurallarının meşruiyetlerini eskiden olduğu gibi tanrıbilimden alma koşulları tarihsel olarak artık yok; hala var olanlar kalıntılarıdır. Ancak yaşadığımız bu yüzyılda hukuk da kapitalizm ve  burjuvazi ile birlikte çürümekte; gittikçe daha fazla çıkar çatışmaları üreten kapitalist sistem, hukuku içinden çıkılmaz devasa bir labirente dönüştürmekte; her çözüm ayağına dolanan yeni ve daha büyük bir sorun olarak geri dönmektedir.

İktidarı ele geçiren her sınıf kendinden önceki iktidar sınıflarının bazı kavramlarını ödünç olarak alır, kullanır,  anlamlarına müdahale eder, maddi-toplumsal koşullar oluştuğunda ya anlamlarını tümüyle değiştirir ve yeni anlamlarıyla kullanılmalarını sağlar ya da tarihe iade ederek yerlerine kendi kavramlarını üretir. Sınıflar mücadelesi kavram savaşlarında da yansımasını bulur. Hukuk da bunlardan biridir:

“… Nasıl ki eskiden burjuvazi, soyluluğa karşı savaşımında geleneğe uygun olarak tanrıbilimci dünya anlayışını belli bir süre daha beraberinde sürükledi ise, başlangıçta proletarya da hasmından hukuksal kavramları aldı ve burjuvaziye karşı buradan silahlar sağlamaya çalıştı. İlk proleter siyasal oluşumlar gibi bunların teorisyenleri de, salt ‘hukuksal olan’ üzerinde durdular: tek fark, onların hukuksal alanlarının burjuvazininkiyle aynı olmayışıydı.” (5)

Bugün hukuk kavramını burjuvaziden ödünç alarak kullanıyoruz; günü geldiğinde tarihin müzesine kaldırılacak, insanlık kan bağına dayanan ilk doğal toplumdaki komünal düzeni, geriye dönerek değil, bu kez tarihsel-toplumsal birikimlerden gelen bilinçle ve en gelişmiş bilimsel-teknolojik araçların kolektif sahiplenilmesiyle, insanın doğaya dönüşüyle, başta sınıfsal ve ırksal olmak üzere tüm yabancılaşma biçimlerinin sönümlenişiyle yeniden kuracaktır. Kurulacak sınıfsız, devletsiz dünyanın düzen kuralları ya hukuk olarak ifade edilemeyecek ya da hukukun anlamı değişecektir.

Parantezi burada kapatıp, hukukun Kürtlerle ilişkisine dönebiliriz.

Kürt halkına geçen yüzyılın başından bu yana uygulanan hukuk ve arkasındaki siyasi kararlar belli bir iktisadi zemin (özel mülkiyete dayanan üretim ilişkileri) üzerinde, dolayısıyla belli iktisadi amaçlar etrafında gelişmektedir. İktisadi zemin, 19. yy’dan bu yana gelişmekte olan kapitalizm; iktisadi hedef, Türk ulus-devletinin sınıfsal altyapısını oluşturması gereken Türk burjuvazisinin sermaye birikimi, birikim amaçlı pazar ve kaynak ihtiyacı; siyasi amaç, bu birikimin önündeki tüm siyasal, sosyal ve ekonomik engellerin tasfiye edilmesidir. Kürt halkının ve yaşadığı toprakların Türk burjuvazisi ve ulus-devleti için asıl anlamı budur ve bu anlam ulus-devletler açısından evrensel bir özelliğe sahiptir:

“Bütün dünyada kapitalizmin feodalizme karşı sonal zaferi dönemi ulusal hareketlerle ilgili olmuştur. Bu hareketlerin iktisadi temeli, meta üretiminin, tam zaferini sağlamak için yurt-içi pazarı ele geçirmek zorunda olması, aynı dili konuşan bir halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması gerçeğinde yatar, ve bu dilin gelişmesini ve yazınsal alanda kök salmasını önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmalıdır. Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan en önemli araçtır. Modern kapitalizme uygun ölçüde, gerçekten özgür ve geniş ticari alışveriş için, ayrı ayrı sınıflar halinde özgürce ve geniş ölçüde gruplandırılabilmesi ve ensonu, pazarda, büyük ya da küçük, satıcı ya da alıcı durumunda her meta sahibiyle ayrı ayrı sıkı bağlar kurabilmek için en önemli koşullar, dil birliği ve dilin engelsiz gelişmesidir.

Onun için, her ulusal hareketi eğilimi, modern kapitalizmin gereksinimlerinin en iyi karşılanabileceği ulusal devletlerin oluşumuna doğru bir eğilimdir. En derin iktisadi etkenler bizi bu amaca doğru sürükler, ve bundan ötürü, bütün Batı Avrupa için, hayır, bütün uygar dünya için kapitalist dönemin tipik, normal devleti, ulusal devlettir.” (6)

Dil ve pazar; ulus-devletlerin kurucu unsurlarından ikisidir. Öte yandan, aynı pazara hitap eden veya etme ihtimali olan ancak farklı dilden konuşan diğer toplulukların pazarı paylaşmalarını ya da egemen olmalarını engellemek ve bu amaçla onların ana dillerinden başlayarak tüm farklı özelliklerini yok etmek, yasaklamak, yetmiyorsa ulusal soykırımdan geçirmek veya tehcir, burjuva ulus-devletlerin diğer yüzlerini oluşturur. Ancak bunun da bir bedeli vardır:

“… Buna karşı, bir tek ulusun – daha doğrusu onun egemen sınıfının – öbür uluslar üzerindeki egemenliği üzerine kurulu çok uluslu devletler, ulusal baskı ve ulusal hareketlerin ilk yurdu ve başlıca alanını oluştururlar. Egemen ulusun çıkarları ile bağımlı ulusların çıkarları arasındaki çelişkiler, öyle çelişkilerdir ki, bunlar çözümlenmedikçe çok uluslu bir devletin kararlı varoluşu olanaksızdır. Çok uluslu burjuva devletin trajedisi şudur ki, o, bu çelişkileri çözebilmek durumunda değildir, özel mülkiyet ve sınıf eşitsizliğini sürdürerek ulusları ‘eşitleştirmek’ ve ulusal azınlıkları ‘korumak’ için yaptığı girişimlerin hepsi, genel olarak yeni bir başarısızlığa, ulusal çatışmaların yeni bir kızışmasına yol açar.” (7)

Çok uluslu Türk ulus-devletinin Kürt halkına uyguladığı “ayrıcalıklı hukuk”, içerde ve dışarda onun süreklileşmiş siyasi istikrarsızlığının, baskı ve zulmünün yansımalarından biridir. “Kürt sorunu” çözülmedikçe istikrarsızlık bataklığında debelenmeye devam edecektir.

(1)  İstiklal Mahkemeleri, prof. Dr. Ergun Aybars

(2)  49’lar Davası, Yılmaz Çamlıbel

(3) Ekonomi Poltiğin Eleştirisine Katkı, K. Marks

(4) Yabancılaşma, Yahudi Sorunu, K. Marks, Sol yay.

(5) Hukukçular Sosyalizmi, F. Engles

(6) Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Lenin, Sol. Yay.

(7) Marksizim ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, J. Stalin, sol yay.

Bunları da beğenebilirsin