Düşünce ve Kuram Dergisi

Suriye’de Yaşananlar Ulus-Devletin Kanlı Özetidir

Emrullah Oruç

 

27 Kasım 2024 tarihinde İdlib’ten harekete geçen HTŞ güçleri oldukça kısa bir süre içinde ve ciddi hiçbir direnişle karşılaşmadan 8 Aralık‘ta başkent Şam’ı ele geçirdi ve 63 yıllık Baas iktidarı sona erdi. Onüç yıl boyunca İran, Hizbullah ve Rusya desteğiyle iç savaşı sürdüren ve son yıllarda önemli kazanımlar elde edilen Baas rejimi, kimsenin beklemediği bir biçimde, hızla çöktü. Onlarca yıl Suriye halklarına ‘cehennem hayatı’ yaşatan, baskı, zulüm ve yoksulluk dışında bir şey vermeyen Baas rejiminin yerini, iç savaş pratiği ve zihniyeti Baas’tan hiç de eksik olmayan ve BM tarafından terörist olarak kabul edilen HTŞ almış oldu. Bu sürecin esas olarak 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e düzenlediği kapsamlı saldırı ve ardından yaşanan gelişmelerle bağlantılı olarak geliştiği açıktır. Karşı saldırıya geçen İsrail, ABD ve AB’nin de desteğini alarak Gazze’de Hamas’a, Lübnan’da ise Hizbullah’a ağır darbeler vurdu. Suriye ve İran içlerini de hedef alarak İran’ı ciddi ölçüde zayıflattı. Baas rejiminin düşüşü zincirleme reaksiyon gibi bu gelişmelerin ardından geldi. HTŞ güçleri harekete geçtiğinde ne İran’ın ne de Hizbullah’ın Beşar Esad’ın yardımına koşacak gücü de takati da kalmamıştı. Rusya ise Ukrayna Savaşı’na gömülmüş olduğundan, çürümüş ve çökmekte olan bir rejimi kurtarma külfetine katlanacak durumda değildi. ABD, İran’dan gelebilecek yardımların önünü keserek, İsrail ise Suriye sınırına asker yığıp Suriye ordusunu sınırda kalmaya zorlayarak direkt ve dolaylı bir biçimde HTŞ‘nin önünü açtılar. Açıktan taraf olarak Suriye iç Savaşı’nın derinleşmesinde büyük pay sahibi olan Türkiye ise HTŞ ile eşzamanlı harekete geçirdiği SMO çeteleriyle kuzey ve doğu Suriye’yi kontrol altına almak istedi. Böylece HTŞ Fırat’ın batısında, SMO ise Fırat’ın doğusunda hakim olacak, daha sonra birleşerek ortak yönetim oluşturacaklardı. Ancak hesap tutmadı, SMO Tişrin barajı çevresinde çakılıp kaldılar. Bu durumun bir sonucu olarak HTŞ’nin oluşturduğu ‘geçici yönetime’ SMO çevresinden kimseyi almadığı gibi Kuzey ve Doğu Suriye güçleriyle (SDG) çatışmakta da sakindi. İç savaş sürecinde üçüncü bir yol tutturarak her türlü saldırıya rağmen demokratik ulus çizgisinde direnerek kendini koruyan ve geliştiren SDG ise belli yerlerde harekete geçerek DAİŞ çetelerinin etkin etkinlik kurmalarını önleme SMO saldırılarına karşı direnme tutumu içinde oldu. Genel olarak da pozisyonunu korudu. Suriye’nin güney bölgelerinde yoğunlaşan Dürziler ise özerkliklerini ilan ederek askeri güçlerini korudular. Nusayriler, Hristiyanlar ve diğer gruplar ise tedirginlikle yüklü bir bekle gör tutumu içindeler. Bu süreci etkin bir biçimde değerlendiren İsrail ise Suriye’nin güneyinde işgal ettiği alanları genişleterek en stratejik yerleri ele geçirdi ve Şam yakınlarına kadar ulaştı. Ayrıca olası HTŞ tehdidi nedeniyle Baas kalan askeri stratejik tüm altyapıyı imha etti.

‘Arap Baharı’ Suriye’ye ulaştığında Suriye halklarının temel talebi demokrasi ve özgürlüktü. Barışçıl gösteriler yaparak reformlar yapılmasını talep ediyor, biraz olsun nefes almak istiyorlardı. Baas rejimi bu talepleri kanla bastırmaya çalışarak iç savaşı tetikleyici taraf oldu. Muaviye taktikleri ile muhalefeti terörize ederek parçalayıp çatıştırarak, katliamlar yaparak sonuç alabileceğini sandı. Ancak yanıldı ve yıkıldı. İç savaş, muhalefeti de çürüttü. Devrim iddiası ile yola çıkanların bir kısmı Türkiye’nin “korucu”su haline gelirken önemli bir kısmı ise radikal İslamcı cihadiste dönüştüler. Körfez ülkelerine veya batı merkezlerine sığınarak mültecileşen de az olmadı. Mevcut durumda, yerle bir olmuş, parçalanmış, birçok bölgesi işgal edilmiş, iç savaşta yüz binlerce ölü-yaralı vermiş, savunma altyapısından yoksun, ekonomik-siyasi her açıdan dış desteğe muhtaç, halen ambargo altında olan ve yönetiminde BM tarafından terörist olarak kabul edilen bir örgüt bulunan karmaşık bir Suriye gerçeği var karşımızda. On üç yıllık iç savaş, büyük bir yıkım ve nefret yaratmış durumda. Suriye’nin yeniden toparlanabilmesi bile en iyimser tahminle on yıllar alacaktır. Çok kimlikli, çok kültürlü bu ülkenin yaşanan bunca acı ve yıkımdan sonra demokratik ve özgür bir geleceğe mi yoksa yeni çatışmalara ve kargaşaya mı sürüklenecek net değildir. Net olan Suriye halklarının yeni bir Baascılığı kaldıracak ve kabul edecek durumda olmadıklarıdır. Bunda ısrar edilirse daha yıkıcı çatışmaların yaşanması ve Suriye’nin parçalanması uzak bir ihtimal değildir. Mevcut geçici yönetim bu gerçekliği kavradığını yansıtan kimi söylemler geliştirse de, bundan samimi olup olmadığı samimi olsa bile gereklerine yerine getirip getiremeyeceği belli de değildir. Farklı güçler ülkedeki kırılgan ortamdan da yararlanarak Suriye’ye etki etme çabası içindeler. Örneğin Türkiye kendi ulus-devletçiliğini Suriye’ye taşıma arayışlar peşinde. Suriye halen çıkar çelişkilerinin yaşandığı, birçok gücün farklı gerekçeler ve güçlerle etki etmek istediği, her türlü olasılığı açık bir geçiş dönemi yaşıyor.

Peki bunlar neden yaşandı? Baas rejimi Arap baharını, Tunus, Libya, yemen ve Mısır’da yarattığı sonuçları gördüğü halde neden demokratik bir değişim ve dönüşüm çabası içerisine girmedi? Suriye devrimi neden bu hale geldi, niçin amaç ve rota kaybına uğradı? Devrimci-demokratik güçler bu süreçten daha başarılı çıkamaz mıydı? Niçin kazanan HTŞ oldu? Bütün bunların temelinde yatan asıl neden veya nedenler nelerdir? Bu sorulara doğru cevaplar verebilmek için Baas rejiminde ifadesini bulan milliyetçi, tekçi ulus-devletçiliği ve Ortadoğu’da yarattığı sonuçları irdelememiz gerekir. Çünkü temel sorun bölgeye ve Suriye’ye dıştan dayatılan bu ulus-devletçilik ve onun ideolojisi milliyetçiliktir. Nitekim bunda ısrar eden Ortadoğu‘daki diğer ulus-devletler de benzer süreçleri yaşadılar veya yaşıyorlar. Son 30 yılda Sudan, Somali, Irak, Yemen, Libya, Mısır, Tunus ve Lübnan’da yaşananlara bakmak bile bu gerçeği görmek için yeterlidir. Elbette bu yaşananlar emperyalizmin dönemsel politikalarından da bağımsız değildir. Ortadoğu zaten 200 yıldır emperyalist politikaların yarattığı kaos ve kriz içindedir. Ulus-devletçiliği bölgenin başına bela eden de zaten emperyalistlerdir. Ortadoğu halkları üzerlerine giydirilen bu deli gömleğini çıkarıp atmak için çırpınıp duruyorlar hala. Ortadoğu kültürü bu dayatmayı kabul etmiyor. Bu yüzden “Avrupa uygarlığının giderek gelişen son 200 yıllık hegemonyası altına giren Ortadoğu kültürü iflasın da ötesinde bir intihar çizgisinde seyretmektedir. Bu bir abartma değildir. Hindistan, Çin, Afganistan’dan Atlas okyanusu kıyılarına kadar bu kültürün etkisi alanlarında günlük intihar eylemlerinin yaşandığı bir gerçektir. Eylemlerin azlığı veya çokluğundan ziyade temellerindeki kültürün çözümlenmesi ancak olup bitenleri izah edebilir. Geleneksel kültürel izahlar (tek tanrılı İbrahim’i dinler) ve batı uygarlığının oryantalist açıklamaları bu kriz ve intihar olgusunu izah edecek güçte değildir. Kaldı ki kendileri bu kriz ve intiharın hem nedeni hem de sonuçları rolündedir, parçasıdırlar.”[1] Suriye’de yaşananlar da bu çerçevede ele almak ve değerlendirmek gerekir. Suriye’de yaşananlar sadece Suriye’ye özgü şeyler değildir, Ortadoğu gerçekliğinin güncelleşmiş kanlı bir özetidir. Dolayısıyla Ortadoğu kültürünün kapitalist modernite hakimiyeti altında neden kriz ve intihar çizgisinde seyrettiğini anlamadan Suriye’de olup bitenleri anlayamayız.

 

Ortadoğu İnsanlığın Hafızasıdır

Ortadoğu ifadesi batılıların geliştirdiği bir tanımlamadır. Bu bölgeyi Ön Asya veya Yakın Doğu şeklinde de tanımlamışlardır. Bu adlandırmadaki temel ölçüt, kendileridir; kendilerine uzak veya yakın olunmasıdır. “Ortadoğu en dar anlamda Türkiye, İran, Mısır üçgeni içinde kalan alandır. Ancak Ortadoğu‘yu çevresiyle birlikte ele almak gerekmektedir ki, o zaman tanım genişlemektedir. Bu durumda kuzey Afrika, Sudan, Somali ve hatta Afganistan‘ı da içerir. Ancak esas olarak 13 ülkeyi kapsayan bir Siyasal-kültürel-dinsel coğrafyadan bahsedebiliriz. Bu ülkeler Türkiye, Suriye, Irak, İran, Ürdün, Lübnan, İsrail, Kuveyt, Suudi Arabistan, Yemen, Umman, Mısır ve Kıbrıs’tır.”[2] Orta Doğu dünyanın merkezi olarak bilinen bir alandır. Üç kıtayı (Asya, Afrika, Avrupa) birleştiren jeopolitik konumuyla, zengin yeraltı yerüstü kaynaklarıyla, insanlığın boy verip geliştiği her türlü ilkin (bitki, hayvan evcilleştirmeden Neolitik topluma, kent sınıf devlet oluşumlarına kadar) yaşandığı alan olmasıyla ve daha çok merkezi özelliğiyle gerçekten de dünyanın merkezi olan bir alandır. Kültürel, inançsal derinliği ile ideolojik-siyasi birikimi ile insanlığa yön vermiştir. Dünyanın hiçbir bölgesi, Ortadoğu kadar etkin ve belirleyici değildir dünya ölçeğinde. Kapitalist modernite çağında öncülüğü batıya kaptırmış olmasına rağmen halen bu özelliğini önemli ölçüde korumaktadır. Filistin-İsrail sorunun dünya çapında yarattığı gerçeği anlamak için yeterlidir. O nedenle dünya imparatoru olmak isteyen her güç (İskender’den Sezar’a, Moğollardan İngilizlere kadar) burayı ele geçirmek istemiştir, tarih boyunca. Çünkü merkeze hakim olmayan dünyaya hakim olamaz. Günümüzün dünya imparatoru ABD, bu yüzden Ortadoğu’daki güçlerini Merkez Kuvvetler Komutanlığı (Centcom) olarak adlandırıyor. Ortadoğu ilk kez kapitalist modernite çağında batıya yenik düşmüş ve öncülük vasfını kaybetmiştir. Son temsilcisi Osmanlı İmparatorluğu‘nun yenilgisiyle bu durum kesinleşmiştir. Zaten o gün bugündür kaos ve kriz içindedir. Ne eskisi gibi heybetli olabiliyor ne de bu iddiasından vazgeçebiliyor. Tarihin görkemli anıları Ortadoğu hayal perdesi bir gölge gibi dalgalanıp duruyor. Bu yüzden sıradan bir aşiret reisinin arkasındaki duvara Babil Kulesinin resmini astığını görebiliyoruz. Kaddafi bu yüzden biraz daha abartılı bir biçimde sadece Ortadoğu’ya değil Afrika’ya da önderlik iddiası içeren söylemler geliştiriyordu. Müslüman İran Şah-ı, Zerdüşt Kiros‘un Pers tahtına geçişinin yıldönümünü görkemli törenlerle kutluyordu. Ancak bunların sonuçsuz çabalar olduğu, Züğürt Ağa filminde Şener Şen’in canlandırdığı ağanı akıbetini aşmadığı da bir gerçektir. Geçmişin görkemli anıları egemenlerin olduğu gibi halkların da belleğinde canlıdır hala. Özgür toplum geleneklerini yaşatmaya çalışmakta, batı kültürünü küçümsemek ve gerektiğinde intihar çizgisinde seyretmektedirler.

Ortadoğu bir tarih, kültür ve inanç coğrafyasıdır aynı zamanda. İnsan toplumu ilk olarak burada yerleşik yaşama geçmiş, insanlığın hafızasında altın çağı olarak yer eden Neolitik tarım-köy toplumu ilk olarak burada gelişmiştir. Uygarlık, kent, sınıf ve devlet yaratımları da ilk olarak bu bölgede ortaya çıkmıştır. Ortadoğu toplumları Neolitik toplumun Ana kadın öncülüklü cennetini de, devlette uygarlığın köleci cehenneminde her yerden önce görmüş, tanımış ve yaşamışlardır. Devlet-toplum ayrışmasının en erken ve en derinlikli bir biçimde yaşandığı alandır. Bu yönüyle Ortadoğu insanlığın hafızasıdır. Devlet-toplum ayrışması başka alanlarda da yaşanmıştır elbette. Ancak bu alanların hiçbiri Ortadoğu kadar erken ve derinlikli olarak yaşamamışlardır bunu. Devleti ve toplumu bir fermuarın karşılıklı dişlerine benzetirsek, Ortadoğu fermuarındaki diş sayısının her yerden fazla olduğunu görürüz. Bu nedenle devlet ve toplumun tarihsel akışı en başından itibaren güçlü iki kol halinde gelişmiştir Ortadoğu’da. Her çağın Deccal’i karşısında bir Mehdi, her Dehak ise bir Kawa bulmuştur mutlaka. Ortadoğu toplumları bu nedenle devletten uzak durmuş, aşiret yapısına, dini kardeşlik kurumlarına sığınarak ve dağlara, köylere çekilerek özgür toplumsalıklarını korumaya çalışmışlardır. Bunun için gelenekler oluşturulmuş, inançlar, söylenceler geliştirilmiştir. Sadece devletten uzak durmakla da kalmamış, Mazdek, Babek, Karmati, Harici örneklerinde olduğu gibi toplumsallıklarını kurumlaştırmaya da çalışmışlardır. Oryantalist bakış Ortadoğu’ya Han, hamam ve Harem penceresinden baktığı için halklar gerçeğini göremez. Onun gözünde miskin, tevekkülcü, dogmatik bir surettir. O nedenle geri, ilkel ve biat edicidirler. Aslında bu, kapitalist modernitenin teslim alamadığı Ortadoğu halklarına duyduğu öfkenin ifadesidir. Egemenlerin teslim alamadıkları güçleri hakaret yüklü yaklaşımlarla kodlayıp küçümsemesi eski bir gelenektir. Oysa gerçeklik tam tersidir. Ortadoğu halkları bırakalım biat etmeyi ilk andan itibaren egemenlere karşı ideolojik, politik, kültürel her açıdan yoğun bir mücadele vermişlerdir. Yeri gelmiş Kuran’ın batıni anlamda, yeri gelmiş harflerin gizeminde, yeri gelmiş noktalarda ideolojik mücadele olanağı aramışlardır. Gerektiğinde farklı inançlara ait unsurları kendi inançlarına katarak, onları özgün yorumlarla geliştirip dönüştürmekten de çekinmemişlerdir. “Tenasüp” (ruh göçü reenkarnasyon) inancı buna örnektir. Tanrısal özelliklerin bir insana geçebileceğini, o insanın ölümü sonrası ruhunun başka bir bedende cisimleşebileceğini (Hz. Ali üzerinden) söyleyerek, her yerde ve her zamanda direniş olanağı yaratan akımlar çıkarmışlardır. Baba İshak öldürüldüğünde, müritleri bu nedenle öldüğüne inanmıyor, Selçuklu egemenlerine karşı savaşmaya devam ediyorlardı. Kaynawar, Hz. Osman döneminde üç yüzden fazla partinin, grubun ortaya çıktığını belirtir. Halen yaşayan Alevilik, Şiilik, Zeydlik, İsmaililik, Haricilik (bazı kolları, Nusayrilik, Dürzilik, Ehli Hakçılık, Ezdilik ve daha da sayabileceğimiz akımların) yine sayısız tarikatın çıkmış olması başka nasıl açıklanabilir. Devlet-toplum ayrışması bu bölgede o kadar net ve keskindir ki, halklar egemenlerden ayrı olduklarını isimlerine bile (Bedevi, Türkmen, Kurmanc, Felah) yansıtmışlardır. Bütün bunları yapabilmek, şüphesiz bir duruş netliği, bakış keskinliği ve ideolojik kültürel derinlik gerektirir. Özellikle de ideolojik-kültürel derinliği olmayanlar bunu başaramazlar. Kuşatıcı doktorinler, ideolojiler karşısında yenilmekten ve o ideolojinin içinde erimekten kurtulamazlar. Germen, Slav gibi Avrupa halklarının çok hızlı bir biçimde Hristiyanlığı kabul etmeleri ve bu inancı dönüştürücü ciddi hiçbir etkide bulunmamaları buna örnektir. Türklerin Müslümanlığa geçişi de böyledir. Aradaki fark Türklerin Müslümanlığa geçmekle Ortadoğu kültürüne dahil olarak o geleneğin bir parçası haline gelmeleridir. Dıştan gelen inançları (hatta egemenlikleri bile) eğip bükerek kendilerine benzetmek, olmuyorsa geriye gitmek Ortadoğu kültürünün bir özelliğidir. Derinlikli yaşanmış devlet ve toplum kültürü bu gücü vermiştir. İran egemenleri, bu kültürden aldıkları güçle kabul etmek zorunda kaldıkları İslam’ı, kendi gerçekliklerine uyarlamış, geliştirdikleri rivayetle son Sasani Şahı’nın kızını (Şahrabanu) Hazreti Hüseyin’le evlendirerek Şah soyuyla Ali soyunu birleştirmişlerdi. Mani, bu kültürden aldığı güçle sentez bir din geliştirebilmiş, Ebu Müslim, Emevi zülmine karşı ayaklanmaya çağırdı Horasan halkına, göklerde Hazreti Ali’yi ve Mazdek’i gördüğünü, ikisinin de yardıma geleceğini propaganda edebilmişti. Hariciler bu kültür sayesinde Ali-Muaviye kavgasının dışına çıkabilmiş, kendilerine ayrı bir yol çizebilmişlerdi. Ortadoğu bu yönüyle bütüncül bir kültür ve siyaset coğrafyasıdır. Devlet açısından da çok hızlı bir biçimde bölge genelinde hakim olabildiklerini görebiliyoruz. Emevilerin sınırları Horasan‘dan Fas‘a (hatta İspanya’ya) kadar uzanıyordu. Abbasilerin, Selçukluların, Osmanlı’nın sınırları da daha az değildi.

Devlet-toplum yarışmasında madalyonun diğer yüzünü oluşturan egemenler içinde benzer şeyleri iktidarcılık açısından söyleyebiliriz. Onlar da büyük bir deneyim ve tecrübe sahibidirler. İnsanlığın altın çağını görmüş, tanrıçalar dönemini yaşamış, özgür toplumsallığın gücünü taşımışlardır. Ancak bunları aşmayı ve özgür insandan köle yaratmayı ve kendilerini tanrı katına yerleştirmeyi de başarmışlardır. Bunun için yalana-hileye başvurmaktan, komplolar düzenlemeye, direkt-dolaylı etki yaparak eğim verip yönlendirmekten, kırım-katliam yapmaya, ideolojik ikna araçları geliştirip rıza üretmekten insan kafalarından kuleler yapmaya kadar her yolu çok yönlü ve derinlikli bir biçimde kullanmışlardır. Sümer rahipleri bu geleneğin yaratıcısı ve ustasıdırlar. Tanrıça kadını tapınak fahişesi, doğal toplumun özgür insanını köle haline getirmeyi başarmışlardır. Yani Ortadoğu egemenleri de devletçi siyasette uzmandırlar. Siyaset sözcüğünün Arapçada “seyis”ten gelmesi ve Osmanlı döneminde idamla eşanlamlı kullanılması boşuna değildir. Egemenlik kültürü de onların genlerine işlemiştir. Bu kültür onları birbirine yaklaşlaştırmış, hatta iç içe geçmelerini sağlamıştır. Saddam Hüseyin, bu nedenle kendini Nebukadnezar’a benzetiyor, Bass Partisi Emevi mirasını sahipleniyordu. DAİŞ Abbasilerin izinden yürüyor, Rakka üzerinden Bağdat’a ulaşmayı hedefliyordu. İsrail ordusu bu yüzden askerlerine Romalılara karşı direnişin sembolü olan Macahi kalesinde yemin ettirmektedir. Geçmişte de bölge egemenlerinin yaklaşımı aynıdır. Nizamümülk Selçuklulardan önce Gazne Sultanlığı’nın veziri idi. Nizamülmülk’ün Bağdat’ta kurduğu nizamiye medresesi okuyan kadrolar, bölge geneline yayılıyor, etkin görevler üstleniyorlardı. İslam egemenliği öncesi Budist olan aryen Barmekiler, Afganistan’ın kuzeyinde kurdukları hanedanlık yıkılınca Bağdat’ın yolunu tutmuş, Abbasi halifeliğininde vezirliği babadan oğula geçen bir tekel haline getirmişlerdi. Bir yandan da soylarını Sasani soyuna bağlıyor bununla övünüyorlardı. Selçuklular da aynı yoldan giderek fiilen bir ilan devleti haline gelmiş, soylarının Efrasiyab‘a bağlamaya başlamışlardı. Kısacası toplumun karşı kutbunda yer alan egemenler de büyük bir tecrübeye ve devlet birikimine sahip dediler.

Suriye bu bütüncül kültürünün bir parçası hatta merkezi alanlarından biridir. Ortadoğu hafızasının hem devlet hem de toplum açısından billurlaştığı sahadır. Suriye’de ulus-devlet milliyetçiliğinin neden tutmadığını, niçin bunca zulme ve katliama yol açtığını muhalefetin neden hızla dini renklere büründüğünü de bu genel çerçeve içinde değerlendirirsek daha iyi anlarız. Tarihsel olarak İran gibi, Irak gibi (Uruk‘tan gelir) geçmişi eskilere dayanan ve Suriye olarak adlandırılan bir ülke yoktur aslında. Bugünkü Suriye’yi, İskenderun, Antakya bölgesine, Lübnan‘ı ve Ürdün‘ü içine alan bölge, İslami dönemde Şam olarak adlandırılan bölgedir. (Şam ismi eski semitiklerin güneş tanrısı Şamaş‘tan gelmektedir) burası geçmişte Babillerin, Asurluların, Mitannilerinin, Hititlerin, Fenikelilerin, Mısırlıların, Perslerin, Romalıların, Yunanlıların, Bizansın, İslami dönemde Arapların ve son olarak da Osmanlıların egemenlik kurduğu, farklı kültür ve inançların içine girdiği, yer yer sentezledikleri çok kimlikli çok kültürlü bir alandır. Bugün hala inançsal olarak Sünniler, Şiiler, İsmaililer, Nusayriler, Dürziler, Hristiyanlar (farklı mezhepleri ile) etnik olarak ise Araplar, Kürtler, Türkmenler, Asuri-Süryaniler, Ermeniler, Çeçenler, Çerkezler iç içe yaşamaktadırlar. Burası aynı zamanda ünlü Palmyra kraliçesi Zenubya’nın ülkesidir. Mani’de bu bölgelerde yaşamıştı. İslam orduları fethetmeden önce ise Suriye’nin büyük bölümü Bizans egemenliği altındaydı. Bizans hakimiyeti Ürdün‘e kadar uzanıyordu. Burada o dönemlerde de Hristiyanlar, Yahudiler, Zerdüştiler, Sabiler ve diğer inançlar yaşıyorlardı. Halep (Aleppolis) ve Şam o dönemde de bir ticaret ve Kültür merkezi idiler. Hazreti Muhammed ticaret kervanlığı yaptığı yıllarda Şam’a geliyor burada tanıştığı Süryani rahip dostuyla sohbet ediyordu. Farklı inançlarla, kültürlerle tanışmış etkilenmişti. Bölgenin kadim halkı Aramiler kültürlü bir topluluk olarak Suriye’de etkin idiler. Aramice bölgenin iletişim ve kültür dili olarak oldukça yaygın bir dilde. Sonraki yıllarda Ortadoğu ile ticaret yapmak isteyen Avrupalılar da Suriye’ye gelip gitmeye hatta yer yer liman kentlerine yerleşmeye başlamışlardı. Kârın kokusunu binlerce kilometre öteden alan Venedikli kumaş tüccarları 1500’lerde Safevilerin başlarına 12 dilimli (12 imamı temsilen) kırmızı sarıklar giydiklerini duymuş gemilerle getirdikleri kırmızı kumaşları Suriye üzeri Tebriz’e götürüp satarak yüklü paralar kazanmışlardı.

İslam egemenliği döneminde de Suriye önemli bir merkezdir. İslam tarihine damgasını vuran etkileri günümüze kadar devam eden birçok tarihi olan kaynak coğrafyasıdır. Hz. Osman tarafından Şam valisi olarak atanan Muaviye Emevi sülalesinden akrabalarını kayırdı ve adil bir yönetim oluşturmadığı gerekçesiyle Hz. Osman’ın muhalifler tarafından öldürülmesi üzerine bunu bir fırsata çevirmiş, Hz. Osman’ın kanlı gömleğini bir bayrak gibi yükselterek bu ölümden Hz. Ali’nin sorumlu olduğunu, muhaliflere engel olmadığını hatta onları yönlendirdiğini söyleyerek onun halifeliğini tanımamış ve kendi halifeliğini ilan etmişti. İslam tarihinde Sıffın Savaşı olarak bilinen ve Hz. Ali güçleri ile Muaviye güçleri arasında yapılan savaşta yine burada gerçekleşmişti. Muaviye ünlü “Hakem” hilesini de yine bu savaşta kullanmıştı. Hariciler bu savaşı iktidar savaşı olarak tanımlayıp Hz. Ali’den kopmuş, Müslümanların Ali’ye de Muaviye‘ye de muhtaç olmadığını, kendi içlerinden seçecekleri herhangi bir Müslümanın da halife olabileceğini ilan etmişlerdi. Bununla da yetinmemiş Hz. Ali’yi öldürmüş, Muaviye ise kıl payı ellerinden kaçırmışlardı. Şam’da Muaviye tarafından temeli atılan Emevi Hanedanlığı tam anlamıyla kontra bir İslam anlayışı geliştirmiş, kavimciliğe yönelerek bölge haklarına kan kusturmuştu. Abbasiler, Emevilerin halifeliğin döneminde Mekke’den gelip Şam yakınlarındaki bir çiftliğe yerleşmiş, bununla iktidar peşinde olmadıkları, Şam’ın gözü önünde bulundukları izlenimini vermek istemiş ama aynı zamanda, Ebu Müslüm’ü Horasan’a göndererek gizlice isyan hazırlıklarına başlamışlardı. Bir yandan da halk içerisindeki Ali yandaşlığını istismar ediyor, halifeliğin Ehl-i Beytin hakkı olduğuna el altından propaganda ediyorlardı. Ancak onların ehli beyti kendilerini de kapsayan da geniş bir ehlibeytti. Nitekim Ebu Müslüm öncülüğünde Horasan‘da başlayan isyan sonucu Emevi Hanedanlığı‘nın yıkılması üzerine hemen harekete geçmiş ve Rakka‘da Abbasi halifeliğini ilan etmişlerdi. Daha sonra Rakka‘dan Bağdat’a geçmiş burayı halifeliğin merkezi haline getirmişlerdi. Gücünden ve halk üzerindeki etkisinden çekindikleri Ebu Müslüm ise başka bir bölgeye vali tayin etme bahanesiyle Horasan‘dan çıkarmak istemiş, Ebu Müslüm’ü bu oyununa gelmemesi üzerine onu katletmişlerdi. Suriye, İsmaililerin de etkin olduğu bir alandı. Mısır’dan sonra en çok burada örgütlenmişlerdi. Hasan Sabbah da İran’dan gelerek buradaki İsmaili örgütün içinde etkin görevler üstlenmişti. İsmaililik, Dürzilik vb. inançlar içinde yaşıyor hala. Kudüs fatihi olarak bilinen Selahattin Eyyubi ölünce buraya (Şam) gömülmüş, Azerbaycanlı Türk şair Nesimi’nin derisi Halep Kalesi’nde yüzülmüştü. Kısacası Suriye, devlet-toplum ayrışmasının en derinlikli ve keskin bir biçimde yaşandığı alanlardan biriydi. Emevi iktidarcılığı bugün bile “Şam şeytanlığı” olarak halk arasında anılmaktadır.

Bu özelliklere sahip bir bölgeye ve ülkeye devlet okçuluğuna dayatmak en başından katliamları ve zulmün önünü açmak demektir. Çünkü halklar, tarihsel ve kültürel birikimleri nedeniyle ulus-devlet tekçiliği kabul etmeyecek, halkları ikna edemeyeceğini bilen egemenler de zulme ve vahşete başvurmaktan geri durmayacaklardır. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Nitekim genel olarak Ortadoğu‘nun, özel olarak da Suriye’nin ulus-devletli tarihi katliamlarla doludur. Tarih ve kültür kodları gereği ilk günden itibaren devletten uzak duran, toplumsallarını aşiret, mezhep, tarikat vb. Formlar içinde korumak ve yaşatmak isteyen Ortadoğu halkları, kapitalist modernitenin bölgeye girişi öncesi yine de belli ölçüde rahatlar. Çünkü o dönemlerin egemenleri toplumla aralarına bir tür asalet mesafesi koyuyor, surlarla çevrili şehirlerinde, görkemli saraylar içinde toplumdan ayrı bir yaşam sürdürüyorlardı. Halkların kendilerine biat etmesini, vergi verip asker olmalarını yeterli görüyorlardı. Dönemin ekonomisi de toprağa dayalı olduğundan daha fazlasına gerek duymuyorlardı. Bu durum devletle toplum arasında belli bir denge oluşturuyordu. Bir anlamda saraylı sarayında köylü de köyündeydi. Devletin toplumu tümüyle denetime alma, eğitime, biçimlendirme gibi bir amacı da bu durum az da olsa topluma nefes alma, toplumsallığını koruma fırsatı sunuyordu. Ulus-devlet bu yönüyle diğer devlet biçimlerinden niteliksel olarak farklıdır. “Her şeyden önce ulus-devlet, iktidarın azami formu olarak düşünülmelidir. Hiçbir devlet biçimi ulus-devlet kadar iktidar kapasitesinde değildir. Ulus-devletin kendisinin en gelişmiş komple tekel olduğunu hiç akıldan çıkarmamak gerekir. Bu niteliği nedeniyle “Ulus-devlet öz itibari ile toplumun devletle, devletin toplumla özdeşleşmesi olarak tanımlanabilir ki, faşizmin tanımı da budur. Doğal olarak ne devlet toplumlaşır, ne toplum devlet olabilir, olsa olsa topyeküncü (totaliter) ideolojilerinin sınavları böyle olabilir.”[3] Ulus-devlet kapitalist modernite döneminin devlet biçimidir. Dolayısıyla gelişimi ve niteliği kapitalist moderniteden ayrı ele alınamaz.

 

Kapitalizm Toplum Kırım Sistemidir

Kapitalist modernite bir sistem olarak önce Avrupa’da hakim hale geldi. Bu ne ekonomik altyapının üst yapıya olan doğal bir yansıması ne de tarihsel ilerlemenin kaçınılmaz bir sonucuydu. Belli koşulların ve konjektörün ürünüydü. Kapitalist modernite tarihsel ilerlemenin zorunlu bir sonucu saymak ona hak etmediği bir meşruiyet zemini sunmak olur. Öyle olsaydı kapitalist modernitenin çok daha önceki dönemlerde Ortadoğu‘da, Çin’de ve İtalya’da (özellikle de Venedik, Cenova gibi kentlerde) gelişmiş ve bir sistem haline gelmiş olması gerekirdi. Çünkü bu alanlarda kapitalist moderniteyi doğuracak maddi altyapı fazlasıyla vardı. Ancak bu gerçekleşmedi, kapitalist modernite İngiltere’de gelişti. Çünkü burada kapitalist modernitenin önünü alabilecek, ahlaki-kültürel olarak onu engelleyebilecek bir zihniyet hakim değildi. Protestanlık vardı o da kapitalizme olanak sunan fikri bir temel sunuyordu. Avrupa’nın güneyinden ve Ortadoğu’dan kovulan Yahudiler de buralara yönelmiş ve maddi-manevi birikimleri ile kapitalizmin gelişimine katkı sunmuşlardı. Binlerce yıl tefeci-bezirgan denilerek hor görülen kapitalistler ilk kez burada saklandıkları toplumsal yarıklardan başlarını çıkarma fırsatı buluyor, lanetlenmekten kurtuluyorlardı. Ortadoğu ve Çin’i hedef alan Moğol akınları da yarattığı yıkım ve istikrarsızlık kapitalizmin Avrupa’da gelişimine dolaylı katkıda bulunmuşlardı. Müslümanlık ve Katolik paradan para kazanmayı ayıp ve günah saydığın hanedanlar, sık sık bu kesimlerin mallarını müsadere edebiliyorlardı. Bir adada izole bir biçimde ayakta kalmaya çalışan İngiltere krallığı da Avrupa’daki Katolik krallıkların hedefi durumundaydı. Her an kontrol altına alınıp yutabilirdi. Geleneksel yöntem ve ekonomi anlayışıyla İngiltere krallığının bu tehditle başa çıkması imkansızdı. Bir yol bulmalıydılar. Buldukları yol kapitalist moderniteyi geliştirmek olduğu, onu ulus-devlet, kapitalizm ve endüstriyalizm güçlü saç ayağı üzerine oturttular.

Daha önce de vurguladığımız gibi ulus-devlet toplumla arasına mesafe koymaz. Toplumun tümünü denetim altına almak hatta tek tek her bir bireyde iktidarlaşmak ister. Zorunlu eğitim, zorunlu askerlik gibi politikalar bu yaklaşımın ürünüdür. Ulus-devlet de doğası gereği kentlerde gelişebilirdi. Bunun için kırsal toplumun ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel tüm boyutlarıyla tasfiye edilmesi ve insanların kent merkezlerine çekilmesi gerekirdi. Her türlü toplumsal aidiyet bağından koparılmış, tekleştirilmiş bu bireyler üzerinde işlem yapılabilir, biçimlendirebilir ve proleter vatandaş haline getirilebilirdi. Bunun için sanayinin geliştirilmesine, fabrikalar kurulmasına ihtiyaç vardı. Bu da ancak bilimsel eğitimle mümkündür. Bütün bunları sağlayacak olansa ulus-devletti. O yüzden kapitalist modernite ulus-devlet, kapitalizm ve endüstriyalizm saç ayakları üzerine oturur. Kapitalist modernitenin bilimciliğin, laikliğin ve milliyetçiliğinin nedeni bu gerekliliklerdir, özellikle de milliyetçiliğe ihtiyacı vardır. Çünkü her türlü toplumsal aidiyet bağından kopardığı insanlara tatmin edici manevi bir kabul alanı sunmak zorundadır. Ayrıca feodal krallıkları beylikleri aşmanın, parçalamanın da en etkin ideolojik aracıdır. Ulus-devletin dini bu nedenle milliyetçiliktir. Kapitalist modernite bu temelde gelişti. Bunun adı toplum kırımdır, soykırımdır. Ulus-devlet insan ve toplum öğütme makinesidir. Bir kurgudur, mekanizmadır. Mekanizma İtalyanca “meccanismo“ sözcüğünden gelir. Ve “belli bir amaca ulaşmak için karmaşık bir biçimde düzenlenmiş organ veya parçalar bileşimi, sistem, düzenek”[1] olarak tanımlanır. Ulus-devlet mekanizmasının amacı nedir: tek birey yaratmak ve bu bireyde iktidarlaşmak. Ulus-devlet canavarı denilen şey budur. Bu canavarı rasyonalize etme, makul gösterme görevi ise aydınlara düştü. Bunun teorisini oluşturarak kapitalizmi ve ulus devleti ekonomik gelişmenin ve tarihsel ilerlemenin zorunlu bir sonucu sayıp yasallaştırdılar. Başka türlü ulus örgütlenmesi imkansızmış gibi yansıttılar. Ulus ile devleti iç içe geçirdiler. Oysa “Devletin ulusallığı daha çok ideolojik bir yargıdır, toplumsal realite değildir. Çünkü tüm toplumsal olguyu-tıpkı din olgusunda olduğu gibi-ideolojik bir olguya dönüştürerek meşru temel sağlamaktır.”[2] İngiltere (ve Hollanda’da) kapitalist modernitenin gelişimine engel olabilecek (Ortadoğu’dakine benzer) bir tarih ve kültür hafızası da olmadığından kurumlaşması daha kolay oldu. Ancak kapitalist modernite güçleri yarattıkları şeyin bir canavar olduğunun farkındaydılar. O nedenle bu canavarı dizginleyecek tedbirler (kuvvetler ayrılığı vb.). Anglosakson demokrasi denilen şey, bu tedbirlerden oluşur. İngiltere icat ettiği bu canavarı önce Avrupa’ya ardından da tüm dünyaya saldı. Milliyetçilik bir virüs gibi her yere yayıldı ve dünya adeta bir mezbahaya döndü. Rakip krallıklar parçalandı, her yerde mantar gibi ulus-devletler türedi. Ve bu durum İngiltere’yi kısa sürede dünya imparatoru haline getirdi.

 

Kapitalizm Kriz ve İntihardır

Kapitalist modernite virüsü Ortadoğu‘ya ulaştığında bölgenin hegemonik gücü Osmanlı imparatorluğudur. Hasta adam olarak görülüyor, ölümü bekleniyordu. Ancak bölge halkları bu virüsten yeterince etkilenmiyor, milliyetçilik hastalığına kolayca yakalanmıyorlardı. Tarih ve kültür hafızaları bir tür koruyucu aşı rolü oynuyordu. Ayrıca bölgenin Hristiyan halklarının (Ermeni, Rum, Süryani) bu virüse nasıl yakalandıklarını başlarına neler geldiğini görmüşlerdi. Emevi kavimciliğinin yarattığı yıkım da hafızalarında canlıydı hala. Ümmet kardeşliğini korumak gerektiğine inanıyorlardı. Tarih boyunca bölgeye hakim olan güçler de kavmiyetçilikten sakınmışlardı genel olarak. Bu yüzden milliyetçilik egemenler içinde yeterince yankı bulmuyordu. Dünyanın yeni imparatoru olarak Ortadoğu‘ya gelen İngiltere’nin milliyetçiliği körükleyerek sonuç alması kolay değildi. O yüzden dini mezhebi çelişkileri derinleştirme ve bölge egemenlerini kazanmaya öncelik verdiler. İngiliz ajanları bu amaçla yoğun çaba harcadılar. Ve nihayet aradıkları desteği hicaz emiri Şerif’den buldular. Şerif Hüseyin’e kendileriyle işbirliği yapması ve Osmanlılara karşı savaşması halinde Arapların sultanı olacağı sözü verildi. Buna inanan Şerif Hüseyin İngilizlerle işbirliği yaptı. Ancak aynı günlerde, İngilizler, Fransızlarla birlikte gizli bir anlaşma (Sykes-Picot) yapmış ve Ortadoğu‘yu kendi aralarında nüfus bölgelerine ayırmışlardı. Bundan habersiz olan Şerif Hüseyin sultanlık hayalleri içinde savaşmaya devam etti. Savaşın sonunda Şerif Hüseyin ailesine Arapların sultanlığı değil sadece Ürdün krallığı düştü. Arap aydınları ve devrimcileri Ürdün’ün tümüyle yapay ve sadece Şerif Hüseyin ailesini memnun etmek için kurulmuş uydurma bir devlet olduğuna hemfikirdirler. Diğer Arap ülkelerinin durumu da çok farklı değildir. Sonuçta Şerif Hüseyin’in oğullarından Abdullah Ürdün kralı ilan edildi. İngilizlerin bu yıllarda dünyanın başka yerlerinde de bol bol taç ve taht dağıttığı biliniyor. Bu dönem Sovyet devriminin gerçekleşmiş olması İngiltere’yi daha fazla ulus-devlet kurarak Sovyet etkisini kırmaya, ulus-devletlerden milliyetçi bariyerler oluşturmaya yöneltmişti. Örneğin Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bu politikadan bağımsız değildir. Sonuçta Ortadoğu‘da egemenlik kuruldu ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan çok sayıda yapay ulus-devlet üretildi. Kurulan bu ulus-devletlerin çoğunun jeopolitik konum, petrol varlığı gibi gerekçelerin ürünü olduğu açıktır. Öyle ki yapay sınırlarla aşiretler, aileler bile bölündüler. Arapları 22, Kürtleri dört parçaya ayırdılar. Kürtlere bir ulus-devlet bile düşmedi. Kurban seçilen halk olarak bölgede istikrarsızlığın dinamiği seçildiler. Suriye de bu süreçte kurulan ulus-devletlerden biri oldu.

Suriye (ve Lübnan) Birinci Dünya Savaşı sonrası Fransız nüfus bölgesi olarak belirlenmişti. Fransızlar 1946’ya kadar mandacı güç olarak burada kaldılar. Çok kimlikli çok kültürlü Ortadoğu tarih ve kültür geleneğinden gelen Suriye’de ulus-devlet kurmak hiç de kolay olmaz. Fransa, birleştirici bir unsur olacağını düşünerek önce (1918’de) Şerif Hüseyin’in diğer oğlu Faysal’ı Suriye kralı ilan eder. Ancak Faysal beklenilenlere cevap olamaz ve dört ay sonra Suriye’den kovulur. Bu kez İngilizler Faysala sahip çıkar ve Irak kralı yaparlar. 1920-1925 yılları Dürzi Dağları’ndan Kürt dağlarına (Cebel el Ekrad) kadar tüm Suriye’de Fransızlara karşı direniş yıllarıdır. Suriye halkları birlikte mücadele ederek Fransızlar çıkartmak isterler. Ancak sonuç alamaz ve yenilirler. Fransa 1946’ya kadar kurduğu hükümetlerle Suriye’yi yönetir. Mümkün oldukça farklı kesimleri de hükümete katarak istikrar sağlamaya çalışır. Ancak Suriye yönetilmesi zor bir ülkedir, farklı gruplarla sık sık sorunlar yaşarlar. Bu nedenle Suriye’yi parçalayarak Sünni, Dürzi, Nusayri, Hristiyan ulus-devletçikleri kurmak isterler. Ancak bu projeden sadece Lübnan‘ın bağımsızlığı çıkar, diğer gruplar Suriye bütünlüğü içinde tutulurlar. 1946 yılında Fransa Suriye’den çekilmek zorunda kalır ve Suriye bağımsız devlet olur. Ancak siyasal istikrar sağlanamaz. Bu yıllarda Arap milliyetçiliğini sosyalizm sosuna bulayan Cemal Abdulnasır Mısır’da iktidardır. Tüm Arap ülkelerinde milliyetçiliği geliştirme ve Arapları birleştirme niyetindedir. Her yerde Nasırcı partiler, gruplar ortaya çıkar. 1948’de İsrail’in kuruluşu da Arap milliyetçiliğini tetikler ve Nasırın etkisi daha da artar. 1957’de Suriye, Mısır’la birleşme kararı alır. 1961 yılına kadar tek devlet olurlar. Ancak ne İsrail karşısında sonuç alınır, ne de Arap ülkelerinden birliğe katılan olur. Mısır ve Suriye 1961’de yeniden ayrılırlar, Baas partisi Fransa’nın Suriye’den çıkması üzerine 1947’de kurulan bir partidir. Kurucularından Mişel Eflak bir Hıristiyandı. Diğer kurucu Salih Baytar gibi o da Almanya’da eğitim görmüş ve Nazilerden etkilenmiştir. Baas, Arapların yeniden dirilişini sağlamayı hedefler, referansı da Emevi dönemidir. Emevi egemenlerine öykünürler. Milliyetçi bir partidir ve sosyalizm sosuna da bulanmıştır. Dönemin koşulları içinde Nasırcılık’tan ayrı örgütlenir ve ordu içinde etkinlik sağlar. Diğer Arap ülkelerinde de örgütlenmeye çalışır. Zamanla Nasırcılığın yerini alır ve 1963’te iktidara gelir. Bu durum diğer Arap ülkelerinde de Baas’a ilgiyi arttırır. Birçok ülkede  Bass partileri ortaya çıkar. Baas milliyetçiliği şoven bir milliyetçiliktir. Örneğin Kürtleri ‘Arap Kürtleri’ sayar. Suriye’yi Arap Cumhuriyeti olarak adlandırır. Ordu, istihbarat, eğitim vb. kurumlarda Baas partisi dışında diğer grupların örgütlenmesini yasaklar. Adım adım tüm muhalifleri etkisizleştirir, demokratik hiçbir katılım kanalı bırakmaz. Devlet kapitalizmini geliştirmeye ağırlık verir. Dinler, inançlar ve halklar gerçeği karşısında da tekçi, şoven tutumunu sürdürür. Örneğin Kürtleri Türkiye sınırındaki yerlerinden tümüyle sürüp iç bölgelere, çöllere yerleştirmek ister. Ancak bunu gerçekleştiremez. Bunun üzerine köyleri baraj suları altında kalan Arapları güneyden getirerek Kürtler’den zorla aldığı arazilere yerleştirerek Arap Kemerini oluşturur. Kürtlerin önemli bir kısmını vatandaş da saymaz. 1970’te Baas içinde darbe gerçekleşir ve Hafız Esad iktidara gelir. Ordu ve bürokrasi içinde etkisi olan Nusayrilere dayanan Hafız Esat, tam bir diktatörlük kurar. 1982 yılında Hama‘da ayaklanan Sünnileri havadan bombalayarak on binden fazla insanı katleder. Dinler, diller, kültürler, ağır baskı altına alınırlar. Sonrası bilinen hikayedir ve bugüne kadar da gelmiştir. Ulus-devletin Suriye’deki gerçekleşmesi de böyledir.

Ortadoğu‘da kurulan ulus-devletleri de batılı anlamda ulus-devletler gibi görmemek gerekir. Zaten bunun ne ekonomik ne de sosyal-düşünsel altyapısı vardır. Milliyetçilikleri bile tutarsız ve çelişkilidir. Örneğin Suriye, Mısır veya Ürdün milliyetçiliği yapmanın anlamı yoktur. Arap milliyetçiliğine yönelmek zorundadırlar ki, bu durumda Suriye, Mısır veya Ürdün adıyla ulus-devlet olmanın anlamı kalmaz. Ayrıca bölgedeki ulus-devletler kapitalizm ve endüstriyalizm sac ayaklarından da yoksundurlar. Bu yüzden kaçınılmaz olarak devlet kapitalizmine yönelmek ve montaj sanayisini geliştirmek zorundadırlar. Birçoğunda montaj sanayi bile bulunmaz. Dolayısıyla elde kalan tek saç ayağı olan ulus-devletle derinleşmekten başka çareleri yoktur. Ancak ona dayanarak ayakta kalabilirler. Bunun anlamı baskı, zulüm, işkence, yoksulluk, yolsuzluk ve diktatörlüktür. Olan da budur. Ayrıca Ortadoğu‘daki ulus-devlet makinaları ikinci, üçüncü el makinalar olduğundan sık sık arıza yapmaları kaçınılmazdır. Çalıştırmak için darbeler yapmak, savaş çıkarmak ve batıdan usta çağırmak gerekir. Daha önce de vurguladığımız gibi ulus-devlet makinasi insan-toplum ham maddesiyle çalışır. Dolayısıyla bölge halklarının tarih ve kültür köklerinden koparıp bu makinaya atmak gerekir. Ancak bölge halklarının tarih ve kültür kökleri derin, dalları budakları gelişkin olduğundan sökülüp budanmaları ve makinadan geçirilip steril ölçülerde kalas haline getirilmeleri kolay değildir. O nedenle de egemenlerin ulus-devlet despotizminde derinleşmekten başka çareleri yoktur. Emperyalizm bu yüzden bu ülkelerde devlet kapitalizmine bile razı olmuştur. Tüm bu nedenler ulus-devlet Ortadoğu‘da bir zulüm makinesi haline gelmiş, bölge halklarında büyük bir öfke ve nefret birikimi yaratmıştır. O nedenle de oldukça dayanaksızdırlar. Emperyalizm bunu bildiğinden İsrail’in kuruluşunu sağlayarak bölgede gerçek bir dayanak ve hegemonik bir çekirdek oluşturmuştur. Ayrıca İsrail’in varlığından ve yayılmacı karakterinden çekinen Ortadoğu halklarının zalim de olsa kendi ulus-devletine razı olacaklarını öngörmüştür. Yine işbirlikçi dinci akımlar ve nefret birikimini boşaltmak ve yumuşatmak istemişlerdir. Daha radikal unsurları ise “Yeşil Kuşak Projesi”ne çekerek Sovyetlere karşı kullanmış, bu yolla eritmeye çalışmışlardır. 1990’lara kadar ağır aksak da olsa böyle gelindi. 1990 başlarında Sovyetlerin çözülüşü ile her şey değişti. Tek süper güç olarak kalan ABD hızla Sovyetlerden boşalan alanları doldurmaya başladı. Doğu Avrupa ve Balkanlar bu temelde yeniden düzenlendi. Dünyanın diğer bölgelerinde de bu süreç yaşandı ve kapitalist modernite önemli ölçüde oturdu. Oturmadığı yer olarak sadece Ortadoğu kaldı. Mevcut ulus-devletlerle bunu sağlamak imkansızdı. Zaten bazıları denetimden çıkıp “terörist devlet“ haline de geliyorlardı. Ayrıca bu halleriyle öfke, nefret ve radikalizm üretmekten öte bir işlev de görmüyorlardı. Sovyet tehlikesi de kalmadığına göre artık müdahale kaçınılmazdı. 1991 Körfez Savaşı bu yönelimin ilk adımı oldu. Saddam diktatörlüğü bundandı ve herkese ABD çizgisine gelmeyenin sonu budur mesajı verildi. Ancak beklenen sonuç çıkmadığı gibi radikal dincilik daha da büyüyen bir tehlike haline geldi. Yine Kürdistan’da Özgürlük Hareketi büyümüş ve bölge düzeyinde güç haline gelmişti. En tehlikeli olan da buydu. O yüzden önce Kürt Özgürlük Hareketine yöneldiler ve liderleri zindana konuldu. Ancak buradan da bekledikleri sonucu alamadılar. Özgürlük Hareketi dağılıp parçalanmadığı gibi gelişimini sürdürdü. Tam da bu süreçte 11 Eylül saldırıları gerçekleşti ve kullanılıp bir kenara atılan radikal İslamcı öfkenin ne kadar büyük olduğu açığa çıktı. Artık Ortadoğu‘ya şiddetli bir yönelim kaçınılmazdı. Nitekim çok geçmeden Afganistan ve Irak işgalleri gerçekleşti. Ancak yine sonuç alınamadı. Irak Şiilik üzeri İran etkisine girerken, Sünnilik işgalin yarattığı kin ve nefretle DAİŞ olarak belirlemeye başladı. Afganistan’da da hiçbir sonuç alınamadı. Ortadoğu kültürel birikimi ve direnci ile ABD’yi şaşkına çevirdi. Bir yeri toparladım derken on yerin bozulduğunu gördüler. ABD’nin zorunlu olarak yeni politikalar geliştirmesi ve bu direnci-öfkeyi yumuşatması gerekiyordu. Büyük Ortadoğu Projesi işte bu temelde gündeme geldi. Dönemin ABD başkanı George W. Bush Ocak 2004’te Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşmada bunu şöyle ifade ediyordu: “Ortadoğu baskının, ümitsizliğin ve nefretin hüküm sürdüğü bir yer olarak kaldığı sürece Amerika’nın ve dostlarının güvenliğini tehdit edecek hareketler ve kişiler üretmeyi sürdürecektir. Amerika büyük Ortadoğu‘da ileri bir özgürlük stratejisi takip edecektir. Reformların düşmanlarına meydan okuyacağız, terörün müttefiklerine karşı çıkacağız ve dostumuzdan daha yüksek bir standart bekleyeceğiz.”[6] Büyük Ortadoğu Projesi, bölgede siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel ve stratejik dönüşümü öngörüyordu. “Stratejinin temel ayakları, petrol kaynaklarına ulaşım ve denetimi, bölgede alternatif bir egemenin çıkmasına izin verilmemesi, kitlesel hastalıklarının engellenmesi, terörizmin kontrolü ve kökünün kazınması, politik ve ekonomik reformların teşviki, İsrail’in güvenliğinin garanti altına alınması ve bir devlet olarak varlığının sürdürülmesinden”[7] oluşuyordu. Kimi iddialara göre ise BOP aslında BİP’ti (Büyük İsrail Projesi). Bunun için de bölgedeki ülkelerin parçalanması, daha sonra bu parçaların İsrail’in çıkarları temelinde Ortadoğu birleşik devletleri gibi bir formül ile örgütlenmesi hedefleniyordu. Bu nedenle de etnik, dini mezhepsel çelişkiler derinleştirilecek ve bölge ülkeleri parçalanacaktır. Sudan, Somali, Yemen, Irak, Libya ve Suriye’de yaşananlar bunun ifadesidir. Bu iddialar çokta temelsiz değildir. Yaşananlar da dikkate alındığında birçok yönüyle doğrulanmadıkları bile belirtilebilir. Net olan uzunca bir süredir(90‘lardan beri) Ortadoğu‘da kapitalist-modernite buldozerinin çalıştığıdır. Her yer molozlarla dolu. Önce eskimiş-çürük yapılar yıkılıyor. Bölgede yıkılacak daha pek çok yapı var. Suriye’de o çürük yapılardan biriydi ve yıkıldı.

Bütün bunlar kaçınılmaz olarak değerlendirilemez. Ortadoğu’da demokratik halklar yararına bir değişim dönüşüm de mümkündür. Bölgenin tarihi ve kültürü buna açıktır. Gerekli olan teorik-pratik öncülüğü yapabilmektir. Özgürlük Hareketi yeni paradigmasıyla, tecrübesiyle ve Suriye’de geliştirdiği demokratik ulus projesi ile bu sürece öncülük yapabilecek durumdadır. Bölge gerçeğiyle doku uyuşmazlığı olan ulus-devlet çıkmazından kurtulmak ve ulusu demokratik konfederal temelde örgütlemek mümkündür. Devleti de toplumu da reddeden yaklaşımlarla sonuç almaz. Devlet de toplumda binlerce yıllık realitelerdir. Daha uzunca bir süre iç iç içe yaşayacak ve mücadelelerini sürdüreceklerdir. Devlet+Demokrasi formülü ile bu bir aradalık barışçıl yollarla yürütülebilir. Bunun dışındaki çözümlerin çözüm olmadığı Suriye örneğinde bir kez daha görülmüştür.

 

Kaynaklar:

-Abdullah ÖCALAN, Demokratik Uygarlık Manifestosu
-Atilla AKAR, Büyük Ortadoğu Kuşatması
-Rûstem CÛDÎ, Rojhilata Navîn

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.