PKK Kurucu Önderi Abdullah Öcalan’ın İmralı Heyeti aracılığı ile kamuoyuna iletilen, Paradigmasının özlü bir ifadesi olan, karşılıklı kimi talepleri de kendi içinde barındıran Barış ve Demokratik Toplum beyannamesi birçok kesim tarafından tartışılma ve anlama çabasını sürdürüyor. Bu deklarasyon, devletli modernitenin içinde bulunduğu yapısal krize, kan ve savaş deryasına dönen Ortadoğu düzleminde halklar, inançlar ve tüm ezilenler üzerindeki etkilerine dair radikal bir yeniden düşünme çağrısı niteliğindedir. Bu çağrıda Abdullah Öcalan, “ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümlerin” çözümleri eleştirmekte ve yüzeyde farklı görünseler de aynı uygarlık paradigmasının farklı varyantlarıdır, demektedir. Bu tespit, bir yandan klasik çözümlerle sınırlı kalan etno-politik yaklaşımların iflasına işaret ederken, diğer yandan Abdullah Öcalan’nın son 25 yılda geliştirdiği tarihsel-toplumsal paradigmanın teorik derinliğini de ortaya koyuyor. Bu ifade yalnızca aktüel siyasal çözümlerin yetersizliğine değil, aynı zamanda onların kuramsal zemininin de sorunlu olduğuna işaret eder. Buradan hareketle temel sorumuz şudur: Neden devletli çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap veremez? Yanıtı ararken, ulus-devletçilik, kültüralizm ve kimlik siyaseti gibi modern siyasal araçların, toplumun özgürlük ve demokrasi istemleri karşısında neden yetersiz kaldığını, tarihsel toplumun devlet iktidarı ve sömürü ilişkilerinin dışındaki yaşam ve örgütlenme biçimlerinden referansla Öcalan’ın önerdiği demokratik ulus ve demokratik konfederalizm perspektifi ele alınacaktır.
Kuşkusuz, tarihi bağlamından ve Öcalan’ın düşünsel sistematiğinden koparılmış anlama çabaları hem ciddi yetersizlikler barındırıyor hem de her türlü manipülasyona kapıyı aralıyor. Bu manipülasyon ve anlama sorunları daha çok, sözde Türk ve Kürt milliyetçi cenahında görülüyor. Türk milliyetçileri, sürecin nihayete erebilmesi ve selametle yürütülmesi için gerekli olan ‘hukuki ve siyasal zemin’ beklentisini perde arkasında yürütüldüğünü düşündükleri pazarlıkların dışavurumu olarak değerlendirip sert bir şekilde ret ederken, Kürt milliyetçileri ise hiçbir hukuki, siyasal, kültürel talebin söz konusu edilmediğini söyleyerek, akıllarınca bir teslimiyet imasında bulunmaktadırlar. Yüz yıllık sömürgeci egemen tekçi ulus-devlet aklının şekillendirdiği Türk milliyetçiliğinin süreç karşıtlığı çok şaşırtıcı değil kuşkusuz. Belli düzeyde anlam vermek mümkün. Lakin, yüz yıldır en demokratik talepleri zulüm ve baskı konusu olan, asimilasyonu tek makus seçenek olarak bellemiş bir halkın, çok büyük emek ve bedeller ile örülü, 50 yıllık özgürlük mücadelesi sonucu bu makus talihi ters yüz etmiş bir hareketi daha doğru anlamasını beklemek gerekiyor. Özellikle tartışmaya konu olan ifadeleri paylaşmak yerinde olacaktır. “Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.“ Konuyu açmadan sonun da ifade edilmesi gerekeni burada ifade edelim; kültüralist çözümlerin reddini, Kürt halkının demokratik kültürel hak taleplerinin reddi olarak okumak, “Kürt kültürünü inkâr” gibi sunmak, ya özel savaş merkezli kasıtlı bir çarpıtma-manipülasyondur, ya da belirtiğimiz gibi Öcalan’ın düşünsel sistematiğinden yani onun savunduğu paradigmanın-devlet dışı demokratik ulus ve demokratik modernite-perspektifinden koparan, anlamayan bir yanılgının izdüşümüdür.
Kültüralist Yaklaşımların Reddi
Abdullah Öcalan’ın kültüralist yaklaşımlara, çözümlere mesafe koyması, katı devlet bağımlılığı penceresinden politikayı bir devlet idaresi olarak anlayan klasik siyaset ve mücadele zemininin ufuksal sığlığından anlaşılmayacak, yeni paradigmatik bir bakış ve okuma gerektirmektedir. Öcalan’ın koyduğu bu mesafe yalnızca bir politik pozisyon alış değil; aynı zamanda bu paradigma ve siyaset tarzından oldukça köklü epistemolojik ve felsefi bir kopuşu temsil eder. Kültüralizm ve devletçi çözümlere dönük eleştiri, aynı zamanda uygarlık krizi ve özgürlük sorununa dair tarihsel-toplumsal bir değerlendirme olarak ele alınmalıdır.
Siyasal terminolojide kültüralizm, yaşamı, olayları ve tarihsel gelişmeleri milliyetçilik ve dincilik gibi dar etnososyal perspektiflerden okumakla ilgilidir. Kültüralizm, çoğunlukla milliyetçiliğin bir maskesi olarak görülür. Yani milliyetçilik veya etnik temelli ayrımcılık, kültürel farklılıklar üzerinden meşrulaştırılır. Bu perspektif, ulusal veya etnik kimliği mutlaklaştırır, kutsallaştırır ve bu yüzden toplum içi tahakküm ve halklar arası çatışmalar doğurur. Öcalan’ın kültüralizm eleştirisi, onu sadece bir kimlik savunusu olarak değil, özünde devletçi iktidarın yeniden üretildiği bir ideolojik araç olarak görmesinden kaynaklanır. Kültüralist çözümler, kimliği bir ifade aracı olmaktan çıkarıp bir idari kategoriye indirger. Bu da kimliğin özgürleşmesini değil; kontrol altına alınmasını getirir. Kültüralist talepler gerçek anlamda bir özgürleşme değil, bireyi kontrol edilebilir hale getirme aracıdır. Kültüralist söylemler çoğunlukla, kimliklerin tanınması üzerinden yürür; fakat bu tanıma, çoğu zaman kapitalist sistemin ve ulus-devletçiliğin işleyişine uyarlanabilir formlardadır. Özünde açığa çıkan ulusal bağımsızlık ve özgürlük değil, ulusu ve coğrafyayı alabildiğine kapitalist sömürüye ve ulus-devlet iktidarına bağımlı hale getirmektir. Bu durum, özgürlük taleplerinin sistem içi araçlara indirgenmesine neden olur. Ve köleci egemenliği yegane seçenek olarak benimsemeye, sisteme yedeklenmeye götürür.
Ulusu, inançları ve kültürel aidiyetleri, tüm etnik kategorileri bir ötekilik ve egemenlik bağlamında okuyan-yaşayan kültüralizm Öcalan’ın politik reddiyesinin önemli odaklarından biridir. Ve bunun yeni bir şeymiş gibi tartışma konusu yapılması onun oluşturduğu paradigmanın bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Öcalan’ın milliyetçiliğe karşı aldığı tavır mücadelenin başlangıcından bu yana söz konusu olup, 1999 sonrası rafine ve sistematik bir karakter almıştır. Öcalan milliyetçiliğin tarihsel gelişimine ve onun burjuva sınıfın oluşturmak istediği ulusal pazara hakimiyetin ideolojisi olduğuna birçok kez vurgu yapmıştır. İçerde sınıfsal ve sosyal çelişkileri bastırmanın, devlete dair dokunulmazlık ve kutsaliyet düşüncesinin, dışa dönük sömürgeci yayılmacılığın ideolojik motivasyonunu bu argümanla sağlamıştır. “Milliyetçilik, kapitalist uygarlığın sınırları içinde kültürel ve siyasal hiyerarşilerin meşrulaştırılmasına hizmet eder; bu nedenle milliyetçilik aşılmadan gerçek bir özgürlük mümkün değildir.” (Abdullah Öcalan) Dolayısıyla, egemen sınıfın ideolojik propagandasını ve onun siyasal formu olan ulus-devleti toplumsal arayışların, eşitlik ve özgürlük ideallerinin odağına koymayı modernist bir manipülasyon olarak deşifre etmiştir. Öcalan, diyalektik bir karşıtlık oluşturan, ulusun sınıfsal ve iktidarsal gelişimine değil, sosyolojik kültürel gelişimine çağrı yapmıştır. Ulusu tarih dışı bir öz, homojen bir kimlik, içe kapalı, değişmez-sorgulanamaz bir gerçeklik, bir egemenlik aracı olmaktan çıkarmıştır. Bu anlayış, ulusun milliyetçi yorumudur. Öcalan’a göre bu türden tekçi faşist ulus tanımları, halkların demokratik birliğini ve kültürel gelişimini engeller toplumsal özgürlük ve toplumsal demokrasiyi milliyetçiliğin kutsal aidiyetinin ve sınırlarının içine hapseder. Dolayısıyla, kültüralizm, tarihsel toplumun organik yapısına aykırıdır ve özgürleştirici değil, yeniden tahakküm kurucu özellikler taşır. Abdullah Öcalan çağrısında karşı olunan şey; Kürt kültürünün savunulması değil, onun milliyetçi, içe kapanmacı, tekil ve dogmatik biçimde araçsallaştırılmasıdır. Amaçlanan bu temelde yüz yıllık emperyalist statükonun bölgesel kullanım aracı olmaktan, nihayetinde savaş, kan ve gözyaşı denkleminden çıkarılmasıdır.
İnsanlığın Kolektif Hafızası ve Özgürlük
Abdullah Öcalan çözüm paradigmasını inşa ederken Marx’ın tarihsel materyalizmini aşan bir tarih okuması sunar. Bu okuma, uygarlık tarihini üretim güçleri ve üretim ilişkileri üzerinden bir sınıf mücadelesi tarihi olarak değil, toplumun ahlaki-politik komünal özünün bastırılması ve iktidar mekanizmalarının yükselişi üzerinden çözümler. Tarihsel toplum çözümlemesi, insanlık tarihini basit bir evrim çizgisi değil, çelişkilerle ve mücadelelerle şekillenen bir toplumsal gelişim olarak görür onun tek yönlü değil düalistik karakterine vurgu yapar. Öcalan, pozitivist tarih yazımının aksine, tarihin yalnızca iktidarların ve devletlerin değil, aynı zamanda ezilenlerin, kadınların ve halkların yani komünalitenin tarihi olduğunu savunur. Bu bakış açısı, onun toplum çözümlemelerinin temelinde yer alır. Ona göre tarihsel toplumun aşamaları, insanlığın özgürlük potansiyelini yansıttığı kadar, onu bastıran yapılarla da doludur. Bu çerçevede özellikle doğal toplum aşaması, hem toplumsal dayanışmanın hem de sonrasında gelen egemenlik biçimlerinin anlaşılması açısından kritik önemdedir.
Tarihsel toplum, devletin iktidarı öncesinde gündelik işlerini kolektif planlayan, birlikte çalışan-üreten-paylaşan, doğa ile organik bir bütünlük içerisinde anacıl etik-politik örgütsel yapısıyla adil, özgür komünal bir toplumsal dokuya sahiptir. Doğal toplum olarak tanımlanan bu toplumsal yapıyı “toplumun kollektif vicdanı ve zekâsı”(Öcalan) olan etik-politik toplumun prototipi olarak görür. Bu model, sadece geçmişin değil, geleceğin de referansıdır. Özellikle tarım devrimi sonrası kadının denetimindeki artı ürünün kastik katil tarafından (avcı erkek topluluğu) gaspı sonucu bu doku parçalanmıştır. Avcılık kültürüne ve şamanın ideolojik gücüne dayalı hiyerarşik kastik iktidarın ve akabinde kurumlaşarak ataerkil-sınıflı devletin ortaya çıkışı bu tarihi düzenin baş aşağı gidişinin başlangıcıdır. Doğal toplumun çözülmesiyle uygarlık ortaya çıkmıştır; ancak bu çözülme bir zorunluluk ve ilerleme değil, doğallığın bozulması ve tarihsel bir sapma anlamına gelir. Sümer rahip devletinden başlayarak şekillenen devlet formu, toplumun doğal, komünal, kadın eksenli yapısını parçalamış; yerine erkek-egemen, sınıflaşmış ve iktidarcı, baskıcı ve sömürücü bir uygarlık inşa etmiştir. Sümer Rahip Devletinden modern kapitalizme kadar süren bu tahakkümcü, sömürücü gelişme devletçi uygarlık zincirini oluşturur. Ancak unutulmaması gereken nokta, tarihsel toplumun dualistik karakterinin, uygarlıksal gelişme tarihi boyunca boy gösterdiğidir. ”Devlet formunun antitezi olarak var olan yönetimler demokratiktir ve bu özellikleriyle güçlü bir demokratik gelenek oluştururlar. Kent surlarının gerisinde sınıflaşmaya karşı direnen ve günümüze kadar devam eden kabile ve aşiret toplulukları, dinsel ve mezhepsel cemaatler, devletsiz halklar ve uluslar demokrasinin temel güçleridir. Sistematik olarak anti-uygarlık demokratikliktir.” (Abdullah Öcalan) Uygarlık tarihi, sadece baskı ve sömürünün değil; hem uygarlık içinde hem onun dışında uygarlık karşıtı direnişlerin, özgürlük arayışının ve zayıflamış da olsa ahlaki-politik toplumun sürekliliğinin de tarihidir. Bu anlamıyla, ”tarih sınıfların savaşı değil; komünalite ile devletli uygarlığın savaşıdır” (Öcalan)
Bu noktada, Öcalan, tarihsel toplumun çok kimlikli, çok renkli, çok katmanlı ve ahlaki-politik komünal bir yapıya sahip olduğundan referansla, devletli sistemin bu yapıyı bozarak, toplumu yöneten-yönetilen, merkez-çevre, ezen-ezilen gibi kategorilere ayırdığını vurgular. Ancak toplumun tarihsel özü olan, devlet öncesi kadın öncülüğündeki komünal yaşam formu, hala halkların kültürlerinde, dayanışma biçimlerinde ve kolektif hafızalarında yaşamaktadır. Bu yüzden kurtuluş, yeni bir kimlik üzerinden bir devlet kurmakta değil; toplumu kendi tarihsel kökleri, etik değerleri ve çoğulcu doğasıyla, kadın özgürlüğünü merkeze alarak komünal temelde yeniden kurmak üzerinden mümkün olabilir.
Demokratik Ulus
Abdullah Öcalan’ın, tarihsel toplum analizinde Kapitalist uygarlık, devletçi-sınıflı uygarlık zincirinin zirve ve çözülme noktasıdır. Kapitalizm yalnızca bir ekonomik sömürü olmayıp iktidar-sermaye dışındaki tüm toplumsal dokuyu çözerek tahakküm altına almayı hedefleyen bir uygarlık biçimidir. İdeolojik, siyasal, toplumsal hegemonyanın zirve noktasını temsil eder. Tüm demokratik komünal değerleri çözerek piyasaya sunmayı hedefleyen kapitalizm, ulus-devlet ile bunu en sert biçimde örgütlenerek yapar. Ulus-devlet modeli, modernitenin siyasal formu olarak 18. Yüzyıldan itibaren küresel ölçekte yaygınlaşmıştır. Fransa ve Almanya gibi Avrupa merkezli devlet yapılanmalarından hareketle şekillenen bu model, dil, kültür, tarih ve ekonomi gibi unsurları homojenleştirme temelinde bir “milli kimlik” inşasına dayanır. Ancak bu inşa süreci, ‘ulusal birlik’ nosyonuna dayanarak içerde farklılıkların dışlanmasını ve bastırılmasını dışa dönük yayılmacılığı da beraberinde getirmiştir. Bu durum, devletli uygarlığın tarihsel devamlılığı içinde, halklar arası düşmanlık, toplumsal parçalanma ve iç tahakküm ilişkilerini yeniden üretmiştir. İktidarın azami düzey kazanarak toplumun tüm hücrelerine dek yayıldığı ve biyopolitik tarzda artık tüm yaşamın iktidarın nesnesi haline geldiği dönemin devlet örgütlenmesidir ulus-devlet. Eğitimden, askerlik kurumuna, sağlık ve nüfus politikalarından, kültür-sanata her şeyin sermayeye dönüştürüldüğü bir saikle hareket eden, toplumun nasıl yaşaması ve neyi arzulaması gerektiğini belirlemeye, şekillendirmeye ve düzenlemeye çalışan kompleks bir iktidar organizasyonudur. Dolayısıyla toplumun yalnızca siyasi değil, kültürel, ahlaki ve zihinsel dünyası da kontrol altına alınmak istenmektedir. Toplumsal yönetim ihtiyacının ideolojik manipülasyon ve zor aracılığı ile kontrol altına alınması devlet geleneğinin başat özelliği olması itibariyle, modern çağda çok daha fazla bir derinlik ve kapsam kazanmıştır. Ulus-devlet, bireyin toplulukla kurduğu tarihsel bağları çözerek onu devletin soyut vatandaşına dönüştürür. Bu süreçte milliyetçilik, devletin ideolojik motoru işlevi görür. Öcalan bu noktada, verili modernist ideolojiyi ve tahakküm ilişkilerini üreten kültüralizm tandanslı milliyetçi yaklaşımlar yerine demokratik ulusu önermektedir.
Öcalan, ulusal kültürü, organik-yaşayan, çoğul, karşılıklı etkileşim içinde gelişen ve toplumsal değişime açık bir gerçeklik olarak görür. Burada ulus, sınırları belirli bir devletin resmi dili, dini, tarihi etrafında değil, halkların birlikte yaşama iradesi etrafında şekillenir. Bunun Öcalan’ın literatüründeki karşılığı demokratik ulustur. ‘’ Her kültürden, etnisite ve dinden (ucu açık ve esnek kimlik anlayışından) olduğu kadar, temel hak ve özgürlükleri eşitçe paylaşan bireylerden oluşan, böylelikle kolektif ve bireysel hakların birbirinden ayrılmazlığı esasına dayanan demokratik ulus tanımı, ortak vatan tanımıyla uygunluk içinde en kapsamlı bütünlüğü sağlayıcı niteliktedir.’’ (A. Öcalan) Bu temelde Kürt halkının demokratik hak talebini, eşitlik ve özgürlük özlemlerini kapitalizmin siyasal formu olan, sınıfsal, siyasal, sosyal tahakküme dayanan tekçi, homojen, kapalı ulus-devlet modelinde değil demokratik ulus perspektifinde hayata geçirmeyi önerir. Sınıf ve iktidar üretim aracı olan ve azami toplumsal bağımlılık ilişkisi olan devleti, toplumsal bağımsızlığın yegâne aracı gibi sunmak ‘ulusal kurtuluş’ tahayyülünün en tarihi yanılgısıdır. Öcalan’a göre, Kürt sorununun çözümü ulus-devlet kurmakta değil, devlet dışı demokratik toplumsal örgütlenmelerin inşasında mümkündür. Bu bağlamda, Kürtlerin kültürel hak talepleri, bu paradigma içinde etnik, kapalı milliyetçi bir ulus-devlet talebine değil, kültürel çoğulluğa, eşitliğe dayalı ortak bir yaşam tahayyülüne dayanır.
Demokratik ulus fikri, milliyetçiliğin tekçi, dışlayıcı ideolojisinin aşılmasını, halkların çoğulcu, özgür birlikteliğini ve demokratik özyönetimini olanaklı kılar. “Toplumun özgürleşmesi, ancak doğal toplumun ahlaki ve politik değerleriyle yeniden buluşmasıyla mümkündür. Demokratik ulus bu anlamda doğal toplumun çağdaş biçimidir.” (Öcalan) Öcalan ulusu “devletin ideolojik projesi” olmaktan çıkarıp, ahlaki-politik toplumun özgür birlikteliği olarak yeniden tanımlamıştır. Bu temelde, demokratik konfederalizm, devlet gerçeğinde sürüleşen ve bağımlılaşan toplumu, yerele ve tabana dayanan yönetimin öznesi kılarak, politik toplum düzeyine çıkarır. Sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik yaşamda irade haline gelen toplum, demokratik konfederalizmde bir bağımsızlık, onu azami düzeyde yaşayan bir örgütsel-siyasal forma kavuşur. “Demokratik konfederalizm, demokratik ulus esas alınarak halkların kendi kimlik, kültür ve örgütlülükleriyle demokratik yaşamlarını sürdürebilecekleri bir sistemdir. Devleti esas almaz. Toplumun doğrudan örgütlenmesini ve öz yönetimini esas alır.” (A. Öcalan) Bu modelinin uygulanabilir düzeydeki ifadesi ise demokratik özerkliktir. Bu kavram, halkların kendi kendini yerelden yönetme ilkesine dayanır. Ancak burada çok önemli bir ayrım gereklidir: Demokratik özerklik, klasik anlamdaki idari özerklikten farklıdır. İdari özerklik, merkezî devletin tanıdığı sınırlar dâhilinde işleyen teknik bir yönetsel ayrışmadır. Devletli yapı içerisinde bir alt devlet olarak işler. Öcalan bu modeli, halklar arası savaşı körükleyen bir siyasal bölünme biçimi olarak görür. Buna karşın demokratik özerklik, toplumun kendi yaşam alanlarını özgürce örgütleyebileceği bir siyasal-toplumsal form, çeşitliğin, özgünlüklerin birliğidir. Yani bir “devletin birimi” değil, bir toplumun iradesidir. Ayrıca demokratik özerklik modeli, mevcut devletle çatışmayı değil, onunla yeni bir ortak hukukun geliştirilmesini hedefler. Bu yönüyle yalnızca bir Kürt sorunu çözümü değil; Türkiye ve Ortadoğu genelinde halkların birlikte yaşama hukukunun zemini olarak da değerlendirilir.
Direnişin Ahlakı: Demokratik Siyaset
Sonuç olarak, Abdullah Öcalan’ın çağrısını tarihsel ve paradigmal bağlamından koparan sığ yaklaşımların ve manipülatif ele alışların iddia ettiği gibi Kürt varlığının ve kültürel haklarının ret edilmesi söz konusu değildir. Kürtlerin ve tüm toplulukların kendi özgünlüklerini koruyarak yer aldıkları, kültürel aidiyetlerini, demokratik özyönetim ve öz savunma haklarını azami düzeyde yaşadıkları bu sistemde, kültürel talepler daha geniş bir özgürlük paradigmasının parçası olur. “Kürt sorunu bir kültürel haklar sorunu değil, bütün hakların demokratik birliğini sağlayacak bir özgürlük sorunudur.” (A. öcalan) Tekil kültürel haklar değil, toplumun tüm kesimlerinin özgürce ifade, örgütlenme ve yaşama hakları tanınır. Bu nedenle Öcalan’ın çözüm önerisi etnik sınırlarda değil, demokratik toplumcu sosyalist kapsamdadır. Yeni süreç salt etnik temelli bir direnişin darlığında değil, evrenselleşen bir ideolojik politik perspektifin bölgesel tezahürü olarak okunmalıdır. Yeni dönem, bu paradigmanın demokratik toplumsal mücadele ve demokratik siyaset formunda hayat bulma çabasının adıdır. Bu dönem, sadece Kürt halkının değil, tüm halkların eşit, özgür ve onurlu yaşamını esas alan radikal demokratik bir dönüşüm çağrısıdır. Bu çağrı, devlet merkezli çözümlere değil, toplumun ahlaki ve politik komünal gücüne dayanmaktadır. Bu gücü büyütmek, yüz yıllık ulus-devlet aklının yıkıcı etkilerini aşmak için tarihsel bir fırsattır.
Bu temelde yeni dönemin stratejisi ve dili; demokratik siyaset olarak tanımlanmaktadır. Yeni paradigmada demokratik siyaset, salt bir yönetim biçimi değil, bir yaşam biçimi ve toplumsal dönüşüm aracıdır. Demokratik siyaseti halkın kendi kendini yönetme hakkı, katılımcı demokrasi, çoğulculuk ve toplumsal özgürlük temelinde bir yaşam ve mücadele felsefesi olarak tanımlanır.
Yapılan demokratik siyaset çağrısının realizasyonu, yaşam bulmasının iki temel boyutu vardır. Birincisi, her türlü komünal örgütlenmeyi geliştirme, komünal bilinçlendirme, demokratik eylemsel faaliyetler, ikinci boyutu cumhuriyeti demokratikleştirme ve demokratik anayasa temelinde demokratik entegrasyonun sağlanmasıdır. ”Demokratik siyaset, demokratik toplumu şart kılar. Ama demokratik cumhuriyeti de gerektirir. Eğer cumhuriyet demokratik olmazsa, entegrasyon olmaz. Dolayısıyla demokratik siyasetin karşılığı Demokratik Cumhuriyet’tir.’‘ (A. Öcalan) Devlet, halkın devlet dışı örgütlülüğüne duyarlı hale geldikçe, bu bir rejim dönüşümü olur: Temsili, merkeziyetçi, baskıcı ve asimilasyoncu yapıdan, katılımcı, çoğulcu, farklılıklara ve yerel yapılara saygılı bir forma geçiş demokratik siyaset mücadelesinin zemini olabilir.
Öcalan’ın ”Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı, mücadelenin silahlı ve şiddete dayalı yollarla değil; toplumsal dönüşümün zihinsel, etik ve politik düzlemde gerçekleştirilmesiyle yürütülmesi gerektiğini vurgular. Bu yaklaşım, günümüzde silahsızlanmanın ve demokratik siyasetin ön plana çıktığı koşullarda, barış ve özgürlük talebinin siyaset aracılığıyla hayata geçirilmesi için kuramsal ve pratik bir yol haritası sunar. Bu bağlamda, iktidar ve devlet olmayı hedeflemeyen, hatta bu yapıları ontolojik olarak reddeden bir mücadele anlayışı geliştirilmiştir. Bu yaklaşım yalnızca bir taktik değil; bir uygarlık eleştirisi ve alternatif uygarlık inşasıdır.
Abdullah Öcalan’ın barış ve çözüm vizyonu, devletli uygarlığın binlerce yıllık iktidar pratiklerine karşı, toplumun tarihsel ve ahlaki-politik özüne dayanan devrimsel bir kopuştur. Onun son savunmalarında ortaya koyduğu çözüm önerileri, yalnızca Kürt sorununa değil, Ortadoğu’nun genel krizine ve hatta insanlığın uygarlık bunalımına cevap olabilecek bir derinlik taşımaktadır. Bu çözüm, ne ayrılıkçıdır ne de asimilasyoncudur; ne klasik bir reformist çizgidir ne de devlet kurmayı kutsayan bir projedir. Tersine, tarihsel toplumun etik-politik komünal yeniden doğuşunu esas alan bir özgürlük paradigmasıdır. Silahlı mücadele, Öcalan’a göre, bir zorunluluk koşuluydu: İnkâr, imha, soykırım politikalarına karşı halkların özsavunmasının bir ifadesiydi. Bugün Ortadoğu halklarının karşı karşıya olduğu kriz, yalnızca siyasal temsil ya da anayasal tanınma düzeyinde değil; toplumsal varoluşun köklerinde yaşanmaktadır. Bu nedenle, Öcalan’ın sunduğu model, yalnızca bir politik program değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi, bir ahlaki duruş ve bir özgürlük felsefesidir. Dolayısıyla, silahlı mücadelenin sonlandırılmasını mücadelesizlik olarak okuyan klasik solculuğun miyopluğundan kurtularak, reaksiyonel solculuğu komünalist yeniden inşa temelinde kurucu bir mücadelenin, daha da toplumsallaşan, tüm toplumsal-yaşam alanlarını kapsayan özgür yaşamın yaratımı düzlemine çekmek, demokratik siyasal mücadelenin esası olmaktadır.
Netice itibariyle, Abdullah Öcalan’ın çağrısı, halklara hem geçmişin mücadele deneyimlerini hem de geleceğin barışçıl, örgütlü yaşam tasavvurunu birlikte sunmaktadır. Bu bağlamda bir geri çekilme değil, daha güçlü ve yaygın bir toplumsal devrim biçimine geçiş yaşanmaktadır. Demokratik siyaset, bu yeni dönemin hem yöntemi hem de hedefidir: çünkü çözüm devlette değil, demokratik komünal toplumun inşasındadır. ”İhtiyaç duyulan tek şey, gerçek emekçi eliyle toprağın buluşmasıdır; buna fırsat yaratacak toplumsal zihniyet devriminin gerçekleştirilmesidir; toplumsal ahlâk ve politikanın tekrar temel dokular, organlar olarak işlevine kavuşmasıdır; demokratik siyasetin bu nedenlerle dört elle ve gözle gerçek beyinlerle görevine koşmasıdır.” (A. Öcalan) Bu süreçte, 50 yıllık mücadelenin birikimleri ve devrimci özüne sadık kalarak, daha fazla toplumsallaşacak ve kapsam kazanacak mücadele gerçeğine hiç kimseden beklemeden, kendi öz gücüne dayanarak demokratik direnişe ve inşaya sarılmak en toplumsal, devrimci sorumluluğumuzdur.
Kanakça
Abdullah Öcalan; Bir Halkı Savunmak
Abdullah Öcalan; Demokratik Uygarlık Manifestosu: 5. Cilt
Abdullah Öcalan; Yol Haritası
Yoruma kapalı.