“Kadınlar üzerindeki tahakküm elbette, feminizmin tahakküm anlayışının merkezidir; ama bu aynı zamanda diğer birçok tahakküm biçimini de aydınlatabilecek olan sağlam bir kuram modelidir, çünkü ezilenler genellikle hem kadınlaştırılmış hem de doğallaştırılmıştır.”
Val Ploomwood*
Uygarlık tarihi boyunca özgürlük, insanlık için en başta gelen ontolojik, felsefik bir sorun olmuştur. “Özgürlük”ün ne olduğu sorulmuş ve türlü türlü sorgulamalarla cevaplar aranmıştır. Kimileri özgürlüğü bireyin biricikliği olarak tanımlarken kimileri salt toplumcu sınırlar çizerek anlamaya çalışmış, kimileri ise tanrı ile özdeşleştirerek özgürlüğü gökte aramıştır. Özgürlüğe karşı, felsefe tarihinde özellikle resmi tarihte adından bolca bahsedilen erkek filozofların soyut, maddi dünya gerçekliğinden kopuk yaklaşımları, sorunun kökeninden ne kadar uzak olduklarının göstergesidir. Doğru tespit yapılamadığı için özgürlüğe yanılgılı yaklaşımlar hep olagelmiş, özgürlük sorunu da tüm yakıcılığı ile varlığını sürdürmüştür. Bu durumu toplumsal parçalanışın bir tezahürü olarak görmek gerekir, ki kadın-erkek şahsında ikiye ayrılmış bir dünyada birinin egemen diğerinin ezilen olması, birinin tanrılaşırken diğerinin kullanması, birinin efendi olurken diğerinin köleleşmesi tahakkümü mutlaklaştırmış, zihniyet dünyasında sorgulanamaz hale getirmiştir. Abdullah Öcalan ise özgürlük sorununun başlangıcını “ana-soylu toplumsallığa yapılan saldırı” olarak tanımlayarak; komünal yaşamın hedef alınarak kadının köleleştirilmesini tarihsel, sosyolojik sorgulamalara tabii tutmuş ve bunun sonucunda özgürlük sorunu ve kadın özgürlük sorununun göbek bağı ile birbirine bağlı olduğu gerçekliğini ortaya çıkarmıştır. Özgürlük hareketi felsefesinde kadın özgürlüğünün temel, ilkesel olma niteliği bu hakikatle alakalıdır. İktidar ve tahakkümün varlığı özgürlüklerin yok edilmesi diyalektiğe dayandığı için erkek egemen zihniyetin sonucu olarak ortaya çıkan iktidar, ilk olarak kadının özgürlüğünü hedef almıştır. Bu bir tesadüf değildir. Çünkü iktidarcı ve devletçi uygarlığın varoluşu kadın özgürlüğünün yok oluşunun koşullanmasına dayanır. Abdullah Öcalan, toplumsal sorunsallığın ortaya çıkışını “kadın üretimine dayalı ilkel komünal toplum ile erkeğin avcı toplumu arasındaki çatışmadan kaynaklı problem doğar” şeklinde belirtiyor. Diyebiliriz ki kadın özgürlük sorununun ortaya çıkışı ile aslında tüm insanlık için de özgürlük sorunu ortaya çıkmıştır.
Özgürlük sorununa alternatif olarak kadın kurtuluş ideolojisini oluşturan Öcalan, kadın ve özgürlük ilişkisinin tarihini, sosyolojik olarak ele alarak, tarih boyunca yok sayılan, tersyüz edilen kadın hakikatini gün yüzüne çıkarmıştır. Bu sebeple demokratik toplum paradigmasında temel öncü güç olarak kadınların yer alması ve temel ilkenin “Sosyalizm, kadın özgürleşmesinden geçer” olarak belirtilmesi paradigmanın özünü oluşturan en önemli gerçekliktir. Öcalan felsefesinde kadının tarihsel olarak köleleştirilme gerçekliği, topluma karşı yapılmış ilk ve en büyük saldırı olarak ele alınır. Avcı-erkek toplumu, manifestoda Öcalan’ın en dikkat çekici ve üzerinde sosyal bilimlerin çok kapsamlı durması gereken “kastik katil” tanımı ile toplumdaki parçalanmanın temel nedenini cinsler arasında yaşanan çatışma olduğunu ve kadın şahsında komünün hedef alındığını belirtir. Toplum ve komün ilişkisi anasoylu toplum yaratımı ile açığa çıkarken buna karşı kastik katilin saldırısı günümüze kadar süren özgürlük sorunun başlangıcı olmuştur. Kastik katilin, kadın özgürlüğü ve toplumsallığa saldırısı temelinde kurumsallaşan devletleşmeye gidiş ve tarihin bu eksende ele alınması; kadının yok sayılması, inkar edilmesine yol açmış, resmi tarih de bu zihniyet tarafından yazılan kastik katillerin sözde “kahramanlık” güzellemeleri ile dolup taşmıştır. Kadının, toplumsallığı inşa hakikati ile şekillenen insanlık bu “kahramanlıklar” üzerinden, hafızadan silinmeye çalışılmıştır. Buradan hareketle denilebilir ki; kadına yönelik saldırı, aslında toplumsal hafızaya yönelik saldırıdır. Kuşkusuz insanlığın kendi tarihi birikimini reddi ve inkarı üzerine oluşturulan tüm kastik yapılar da, bu hafızanın yok edilmeye çalışılmayasıyla kendini var kılmıştır. Başka türlüsü de mümkün değildir! Meşhur Marduk ve Tiamat mitinde anlatılan yok edişin bir imgesi de buna dairdir. Tiamat’ın beynine saplanan ok da, bu hafızayı yok etmeye dönük en somut örnektir.
Özgürlük, var olan gerçekliklerin çelişkiselliğine cesurca bakabilme ve onu değiştirme sorumluluğu alarak, eyleme geçme gücüdür. Özgürlük sorununa yaklaşımda, kadın özgürlük mücadelesine yaklaşım oldukça belirleyicidir. Bundan kaynaklı özgürleşmenin politikleşme ile olan bağı da üzerinde durmayı gerektirir. Çünkü bir eylemsellik alanı olarak politika, özgürleşmenin alanıdır ve bu alan bin yıllardır iktidar ve devlet tarafından işgal edilmektedir. Öcalan: “Politikayla özgürlük arasındaki ilişkinin çarpıtılmaması açısından iktidar ve devlet politikaları (aslında politikasızlık demek daha doğrudur) ile aralarındaki farkın özenle çizilmesi gerekir. İktidar ve devlet aygıtlarının işleri için strateji ve taktikleri olabilir ama gerçek anlamda politikaları olmaz, zaten iktidar ve devletin kendileri toplumsal politikanın inkarının sağlandığı aşamada vücut bulurlar. Politikanın bittiği yerde iktidar ve devlet yapıları iş başında olur. İktidar ve devlet politik sözün dolayısıyla özgürlüğün bittiği yerdir” diye belirtirken, politikayı özgürleşme temeli; devlet ve iktidarı ise politikanın inkarı olarak ortaya koyması üzerinde önemle durmayı gerektirir. Buradan yola çıkarak özgürleşmenin mümkün hale gelebilmesi politikanın vazgeçilmez rolünü kadın özgürleşmesinin biricik koşulu olarak belirttiğimizde; günümüzde ve tarih boyunca kadının toplumsallıktan yani bir bakıma komünden koparılıp eve kapatılmasının aslında apolitikleştirilmesinin eril egemen güçlerin ne kadar çok işine gelmiş olduğunu anlayabiliriz. Toplumsal cinsiyetçi ideoloji de hegemonyasını güçlendirmek için kadının apolitikleşmesini teşvik etmektedir. Geleneksel, cinsiyetçi toplum bin yıllardır ve ne yazık ki halen daha “ağzı var dili yok, iradesiz, aklı ermeyen, kocasının karısı” olan Abdullah Öcalan’ın “karılaşma” olarak tanımladığı kadın gerçekliğinin var olmasını istemekte ve bu gerçekliğe karşı cesurca mücadele eden özgürleşme arayışında olan, kabul etmeyen, boyun eğmeyen kadınları ise ötekileştirerek, dışlayarak, katlederek tahakkümünü devam ettirmektedir. Kastik katil yapının ezilen, tüm ötekileştirilen kesimlere karşı da “karılaştırma” olarak ifade edebileceğimiz köleleştirme, iradesizleştirme, sindirme saldırıları ilk olarak kadın şahsında vuku bulmuş ve tüm topluma da sirayet ederek politik alandan dışlanmalarına, o alana girme teşebbüslerinin bile ağır katliamlar, zindanlar, işkencelerle engellenmesine neden olmuştur. Özgürleşme derdi olan herkesin “karılaştırma” tehdidi altındayken topluma büyük bir parçalanış yaşatarak, savunmasız kılınarak her türlü kötülüğü kendini yaşatma meşruiyetini sağlama almak için kullanan eril hegemonik zihniyet dünyası, özellikle politik alanı sadece kendi alanları olarak salt bir iktidar, devlet sahası biçiminde yapılandırdı.
Politika Kadının ve Toplumun Öz Savunmasıdır
Liberal demokrasi ile daha görünür olan iki temel ayrım en çok kadınlar aleyhine oluşturulmuştur. Bunlar; özel alan ve kamusal alan ayrımıdır. Kamusal ve özel alan olarak siyaset biliminde temel bir ayrım şeklinde konulan özünde kadınlar ve özgürleşme sorunu olan tüm kesimler aleyhinde geliştirilen zihinsel parçalanmışlık, kamusal alanı politikanın yapıldığı yer, yani devlet ve idari yapılarla özdeşleştirirken, daha çok iktidara has kılmıştır. Özel alanı ise aileyle nitelendirirken, daha çok politika dışı olarak belirler. Halbuki tarihteki en büyük politika dışı bırakılma saldırısı kadına karşı “eve kapatılma” yani “karılaştırma” şeklinde, özel alanda meydana gelmiş ve bu alan politika dışı ilan edilerek de sorgulanamaz kılınmıştır. Kadın en çok bu “özel alan”larda katledilmiş ve hukuk adı altında konulan “dokunulmazlıklar” da bu katliamların resmi koruma kalkanı haline gelmiştir. Bireyin dokunulmazlıkları liberal bir anlayış ile inşa edildiği için en büyük yozlaşmalar da buradan çıkmaktadır. Kuşkusuz sistemin çizdiği çizgilerin hiçbirin de kadın, hiç bir zaman kendi öz kimliği ile varolmamış, varlığı tanınmamıştır. Her iki alanda zorunlu olarak büründükleri kimlikler ile şekillendiği için kendi doğasından da uzaklaşmıştır. Kamusal da olsa özel de olsa kadın hiç bir alanda “kadın”olarak tanınmamış, boyun eğdiği doğrultuda, kazandırıp köle gibi çalıştığı oranda kendine yaşam alanı bulmuştur. Çizilen sınırlar ve bu sınırların dayattığı roller tıpkı bir Kürdistan gerçekliğinde olduğu gibi, sınırlara hapsolmuş bir kimliği ve dolayısıyla krizli bir kişiliği de ortaya çıkarmıştır.
İktidar, tahakküm ve ilk çatışmanın cinsler arasında ortaya çıkışı, tarihsel olarak kadının komünün parçalanması, özgürlük alanından dışlanması ve apolitikleştirilmesi ile günümüze kadar gelmiş ve bununla beraber mutlak iktidar olgusunun hegemonlaşması eril zihniyetin zaferi olmuştur. Kadının köleleştirilmesi yani “karılaştırılması”, apolitikleştirilmesi sonucu özel alana hapsedilmesi, aslında erkeğin de köleleştirilmesini zeminini oluşturmuştur. Bundan kaynaklı cinsler arasındaki çatışmanın tahakküm doğurması kaçınılmazdır; hem kadın hem erkek köleliğinin apolitik alan olarak kabul edilen özel alanda sürekli vuku bulması ve sorgulanamaz kılınışı, komünün parçalanışı ile ilgilidir. Hannah Arendt, politikayı özgürlük ile özdeşleştiren bir filozof olarak şöyle belirtir: “(…) Özgürlük (…) İnsanların politik örgütlenmeler içinde birlikte yaşamalarının nedenidir. Özgürlük olmadan siyasal yaşamın bir anlamı olmazdı. Politikanın varlık nedeni özgürlük, deneyimlediği alan ise eylemdir.” Bu cümleler ışığında toplumsallaşmanın yani “komün”e katılımın politikleşme ve özgürleşme ediminde temel rol oynadığını söyleyebiliriz. İnsanlar arasındaki ilişkilerin özgürlük hedefli olması, politikleşmeyi kaçınılmaz kılar fakat tahakküm hedefli olması ezen-ezilen olgusunu ortaya çıkarır ve bu tarz ilişkiler devlet kurumsallığının güçlenmesine yol açar. Burada şu gerçeği de es geçmemek önemlidir ki, politika ve ahlak birbirlerini koşullayan özgürleşme eylemlerinin oluşum faktörleridir. Ahlak, özgürlük ilkelerinin oluşum alanı iken, politika ilkelerin eylemselleştiği alan olarak karşımıza çıkar. Öcalan’ın özgür toplum için ahlaki ve politik tanımı geliştirmesi ve yeni dönem stratejisinde “demokratik siyaset”i demokratik toplumun doğurucusu olarak belirtmesi oldukça önemlidir. Apolitikleştirilen yani özgürleşme alanından uzak tutulup sürekli köle koşullarında kalması hedeflenen kadın gerçekliğinin olduğu bir toplumda ahlaki sorunların, yozlaşmanın, cinayetlerinin olması kaçınılmazdır. Ve insan ilişkilerindeki ahlaki çürüme her zaman iktidar ve devlet için meşruluklarını kanıtlamanın zemini, toplumda da iradesizliğin, umutsuzluğun, inançsızlığın yaygınlaşmasının nedeni olur. Öcalan “İktidar ve devlete sadece zor aygıtı ve ilişkilerinin toplamıdır demek ciddi eksiklikler taşır. En önemli rolünün toplumun güçsüz ve savunmasız bırakılması olduğu kanısındayım” derken toplumun özgürleşmesi ve öz savunmasının politik katılım ile sağlanacağını ve bunun için de öncü olarak kadının demokratik siyasete katılımının, kadın özgürlüğü ve toplumun komünleşmesi için politikleşmenin, iktidar ve devlete karşı toplum ve savunmasının temeli olduğunu kavramak oldukça elzemdir.
Toplumda herkes tarafından kabul edilen, adeta dillere pelesenk olmuş olan “toplumun özgürlük seviyesini o toplumda yaşayan kadınların özgürlük seviyesi belirler” sözü büyük bir hakikati ifade etmektedir. Ne yazık ki ülkemizde, Kürdistan ve Türkiye’de her gün en az bir kadın cinayeti yaşanıyor olması, kadınlara, çocuklara, hayvanlara dönük dehşet verici cinsel saldırıları, topluma karşı eril ideolojinin hegemonyasını korumak için yapılan saldırılar olarak anlamak ve aynı zamanda bu ideolojinin özel savaş mekanizmaları olarak tespit etmek gerekir. Bu nedenle de her saldırı bu eril ideoloji doğrultusunda bilinçli ve tarihi bir amaç için gerçekleşmektedir. Kadın ve toplum arasındaki diyalektik bağ bu noktada açığa çıkmaktadır. Kadın şahsında toplum aşındırılarak, çürütülmek istenmektedir. Bu gerçeği ta en başından beri bilen kastik katiller, tarihteki nasıl ki anatanrıçalar şahsında bir yok etme edimlerine giriştilerse, bugün de aynı gerçek ile bu eylemler devam etmektedir. Kadın dokunuşunun, zekasının, politikasının olmadığı bir toplum, “zaten olmayan bir toplum” olacaktır. Dünden bugüne değişmeyen tek şey olan kadın katliamlarının, ki bu sadece fiziki bir katliam değildir, halen devam etmesinin, devlet ve tüm devlet mekanizmalarının hatta tüm bir kapitalist modernitenin kadın aleyhine, onun değerleri üzerine ve ona rağmen inşa edilmesi ve giderek derinleşmesinin de başka bir izahati yoktur.
Politika kadının ve toplumun öz savunmasıdır. Bahsettiğimiz tüm toplumsal çürümenin altında bu özsavunmanın yok olması ile karşı karşıya gelmesi gerçeği yatmaktadır. Bir toplum kendi sorunlarına cevap olma niteliklerini yitirdiği an, tüm tehlikelere açık hale gelir. Bu tehlike başta bir dayatma olsa da sonradan içselleşerek, “normal” bir hal almaya başlar. Varolan yozlaşmalar, çürümeler karşısında; kadın hatta çocuk tecavüz ve katliamlarına dönük bu kadar duyarsız ve refleksiz bir toplum gerçeğinin açığa çıkması da bununla bağlantılıdır. Egemenlerin istediği de tam olarak budur. Çünkü toplumsal hareketler, onların en büyük korkusudur. Karşı koyamayacakları tek güç de budur. Bunun devreye girmemesi için de her türlü özel savaş politikaları ve 3 S’ler ile toplum adeta uyuşturulur ve refleksiz bırakılır.
Buna karşı olarak yeni dönemin ahlaki ve politik temellere dayanan demokratik toplum inşasında kadınlar başta olmak üzere tüm ezilen kesimlerin iktidar ve toplumsal cinsiyetçi ideolojinin dayattığı apolitik kimliği reddederek, özgürleşmenin temel şartı olarak politikleşmenin öneminin bilinci ile demokratik siyasete katılımı, demokratik toplumun en temel öz savunması olmak durumundadır. Demokratik toplum, demokratik siyaset ile mümkündür. Demokratik siyaset ile kadının özne olduğu, eylem sahibi olduğu, politikleştiği oranda gerçekleşebilecek bir husustur. Toplum ve siyasetin ortak paydası kadın özgürlüğüdür.
Demokratik siyaset sadece mecliste, kürsüde, seçimlerde yapılacak bir faaliyet olarak görmektense özgürlük sorununa bir cevap olarak anlamak; bu temelde komüne katılım ile demokratik toplum inşasında yer almak, kadın özgürlüğü için varoluşsal bir gerekliliktir. Siyaset toplumsal bir meseledir. siyasetin toplum dışı yapılması devlete ve hatta ulus-devlete has bir yöntemdir. Çünkü toplumsallığın ağır bastığı, toplumun politik ve ahlaki dokusunu kazandığı bir yapıda, bahsedilen toplumüstü hiçbir yapıya ihtiyaç yoktur. Siyasetin temsili demokrasi ile dar alana sıkıştırmak, toplumsal sorunları çözmez; çözemediği gibi yeni sorunlar üretir. Siyasetin olabilmesi için de öncelikle toplumun ve toplum için de kadının politikleşmesi gerekmektedir. Tüm olguların birbiri ile sıkı sıkıya bağlı olduğu böylesi tarihi bir birikim varken, toplumsal sorunların çözümüne kadının olmadığı bir kastik katiller yapısı olan devlet ve onun devlet adamlarına bırakmak akıl tutulması ile eşdeğerdir. Aynı zamanda tarihi bir körlüktür.
Sonuç olarak;
Kadınlar, “hazineyi kaybettikleri yerde aramak” ile bu sorunun çözücü öznesi olabilir. Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi ile belirli bir ivme kazanan kadınların önünde daha çok çetrefilli yollar ve mücadeleler vardır. Asıl olan da mücadelenin yol ve yöntemleridir. Kadın mücadelesi kendi özgünlüğünde, birleştirici bir yön ile tüm ezilen toplumsal kesimleri ortaklaştırdığı oranda başarıya yakın olacaktır. Çünkü kadının özgürlüğü salt kendini ilgilendiren bir husus değildir. Kadının özgürlüğü toplumun özgürlüğünden geçer; toplumun özgürlüğü de kadının özgürlüğünden geçer. Bu tarihsel diyalekt mücadelenin en temel ilkesidir. Bu nedenle de, kadın mücadelesi ve de özgürlüğü derken aslında tüm bir yaşamdan bahsetmiş oluyoruz. Yaşamın özgür kılınmasından; toplumsal özgürlükten, ekolojik yaşamdan ve demokrasiden bahsediyoruz aynı zamanda.
“Tarihi kazanmak için komünal kadını açığa çıkarmak gerekiyor” sözü ışığında bugünlere gelmemizde özgürlük ve varoluş bedelini, yaşamlarını ortaya koyarak, Kürt özgürlük mücadelesinde yer alan, bunu politik duruşlarında gösteren değerlerimizin Beritanların, Zilanların, Semaların, Saraların ve diğer nicelerinin yaşam felsefelerini anlamak ve anlaşılır kılmak, yeni dönem katılımımızdaki en önemli sorumluluğumuz olmaktadır.
Yoruma kapalı.