Giriş
Diyalektiksel tarih okumalarını nehrin ana kaynağından alıp bugüne ve geleceğe taşımalıyız. O halde sorularımız “uzun tarihe” denk düşmeli. Homo Sapiens’in Paleolitik çağdan yapay zeka çağına nasıl geldiği sorusu insanlık tarihinin içinde kesintisiz bir gezintiyi zorunlu kılıyor. Bu yazı tarihin içinde bir gezintiye çıkıyor. Tarihin içinden geçerken kırılmalar, sapmalar, yükseliş ve düşüşler bazen bizi bazen hüzünledirecek, bazen öfkelendirecek. Ancak makalenin sonunda şu hakikati güncellemiş olacağız: İnsanlar ve toplumlar karşılaştıkları her sorun karşısında “aşma umuduna” sahip olmasaydı insanlık tarihi diye bir şey olmazdı.
1. Bölüm: Tarihsel Kırılma: Neolitik
Homo Sapiens Paleolitik zamanda hareket halindeyken ancak 20 yıl yaşayabiliyor ve bu kısacık ömürde geçici beslenme- barınma sorunlarını bile çözmekte büyük bir efor sarfetmek zorunda kalıyordu. El kol, ayak, dil, düşünce uyumu Homo Sapiens’in en büyük sıçramasıdır. Ateşin icadı bu uyumun ilk çıktısıdır. Ateşin icadından sonra, günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce yerkürenin bazı bölgelerinde yeni bir insan, yeni bir manzara, yeni bir toplumsal sistem, yeni bir ekonomi belirir. Bazı itirazlar olsa da antropolog Gordon Childe bu manzarayı Neolitik Devrim olarak adlandırdı. Childe, tarihin en büyük kırılmalarının başında gelen Neolitik devrimden sonraki insanlık tarihinin ilk 2000 yıl boyunca bu icad ve değişimlerle kıyaslanabilecek önemde uygarlığa çok az şeyin eklendiğini söyler.
Neolitik Kültür
Uygarlık asla tek başına yolculuk yapmamıştır; kültür ondan öncedir ve ona eşlik etmiştir. Beklenmeyen bir durumla karşılaştığımızda hepimizde yeniden ortaya çıkma eğilimi gösteren en klasik tavır kültüreldir. Belli bir bölgede belli bir devirde kullanılmış türlerin tümü ilgili toplumun kültürü sayılır. Dolayısıyla Mezopotamya’da ve daha sonra Mısır’da yükselen yeni dünyayı neolitik kültür ile ifade edebiliriz.
Neolitik kültür tedricen hem çeşitlendi hem tekleşti. Kültürel geleneğin ana kolu, yan kolların sularını kendine çekerek bütün akıntı sistemine egemen olmaya çalıştı. Yan kolun kültürleri siste, yağmurda, çamurda ana kolun kültürüne karışıp erime eğilimi gösterdi. Sınıfın, devletin ve kentin kolonları üzerinde yükselen uygarlık aşamasında yan kolların ana kollara eklemlenme eğilim sonuçları bakımından trajik olmuştur. Trajediler batı modernitesinin silahlanarak yayılmacı bir karakter edinmesiyle hortlayacaktır.
Tarihsel Önlem ve Paradoks: Uygarlık
İnsanlık tarihinin en büyük kırılmaları son 10.000 yılda yaşandı. Lut Gölü’nden İran Körfezi’ne kadar çizilen bir yarım daire ile gösterilen Verimli Hilal bu tarihsel kırılmaların ana yurdudur. Verimli Hilal bugün hala yaşadığımız dünyanın kültürel, politik ve iktisadi iyilik ve kötülüklerinin de mekanıdır. Belli bir yoğunluğa erişmiş ilk uygarlıklar neolitik devrimin coğrafyasında ortaya çıktı ve ateş alan barut parçası gibi yangını uzaklara taşıdı.
Neolitik kültürünün ana nehri, Mezopotamya ve Mısır’da uygarlık formunda birleşerek Yunan, Roma, Bizans ve İslam dünyası yoluyla Atlantik Avrupasına ve Amerika’ya doğru aktı; Hint, Çin, Meksika ve Peru uygarlıklarından ve sayısız doğal toplum dinamiklerinin kültürlerinden katılan kollarla durmaksızın genişledi. Devlet, din, ekonomi, siyaset ve iktidar gibi politik, sosyolojik yapısallıklar bu yolculukta tedricen şiddet üreten modern teçhizatlara dönüştü.
Frank ve Gills dünya sisteminin kökenlerini büyük bir nehir sisteminin kaynaklarına benzeterek eski ve modern dünya sistemleri arasında temel bir süreklilik olduğunu; dünya sistemi söz konusu olduğunda bu sistemin kaynaklarını nehrin yukarısında uzak bir yerlere, Neolitik döneme yerleştirmeyi önerirler. Wilkinson Mezopotamya ve Mısır’ın uygarlık aşamasında birleşmesini dünya sisteminin doğuşu olarak görüyor.
Neolitik devrim kadınların; Mezopotamya Dicle ve Fırat’ın; Mısır Nil’in insanlığa armağanıdır. Sorunlu bir önlem, kaçınılmaz bir paradoks olsa da Neolitik birikim uygarlığın kurucu dinamiği oldu ve uygarlık Neolitiğin nehir yataklarından beslenerek dünyaya yayıldı. Dünya toplumu olarak büyük çoğunluğumuz Verimli Hilal’de yükselen Neolitik devrimin torunlarıyız. Mezopotamya ve Mısır’da sanki evimizde gibiyiz der tarihçi Braudel.
Uygarlık yargılanıyor diyor tarihçi Toynbee. Yargılamak için geç kalmış olabiliriz. Nedir uygarlık? Uygarlık kent, sınıf, devlet merkezli uzun süreli birikimlerin ve yapısallıkların çatısıdır. Çoğu zaman uyku haline geçme söz konusu olsa da Braudel’in deyimiyle uygarlıkların en değerli çiçekleri ölümlüdür; bunlar önce parlamakta, sonra sönerek başka biçimler altında yeniden filizlenmektedir. Bu bağlamda dünyanın herhangi bir bölgesinde bir kültürün çökmesi diğerinin tamamen yıkımına neden olmadı. Bir toplumun üst tabakası parçaladığında, Toynbee’nin muhteşem sözleriyle ifade edersek, altındaki tabakanın, ışığı görünce canlanan bahar çiçekleri ile kendisini donatmasını engellenememiş. Bu bakımından uygarlığın içinde gelişen iktidarcı, sömürgen damar kadar direnişçi damar da inatçı, kesintisiz ve birikimseldir.
Ölümcül Sapma İlk Kaybeden: Kadınlar
Neolitik toplumda sınıfsal bölünmeler yoktu. Neolitik köylüler ve çiftçiler Marx ve Engels’in dediği gibi ilk komünistlerdi. MÖ. 4000’li yılların başına kadar sınıf ve devlet otoritesi ile örtüşen bir sistem; MÖ. 3000’li yıllara kadar erkeklerin üstün olduğuna dair herhangi bir kanıt, bugün bildiğimiz anlamıyla herhangi bir özel mülkiyet veya kişisel stok da yoktu. Bu bilgilerden hareketle Neolitik toplumun, kadınların öznesi olduğu eşitlikçi bir toplum olduğuna dair veriler çok güçlü.
Antropolog Richard Lee’ye göre eşitlikçi paylaşım insanlığın geçmişini şekillendiren en uzun süreli deneyimdir. Eşitlikçi toplum ve Neolitik devrim kadın bilincinin insanlığa mirasıydı. Muhtemelen kadın bilinci olmasaydı uygarlık çok daha vahşi olurdu. Kadın, insan türünün içindeki vahşeti kendi bilinci, merhameti ve sezgileriyle terbiye etmeyi başarmıştı. Bugün hala feminen etiğin ilkeleriyle kimi vahşetler engellenebiliyor.
Neolitik devrim, bir kadın devrimi olmasına rağmen kadından çalınan bir devrimdir. Kadınlar uygarlık aşamasında eşitlikçi hegemonyayı kaybetti. Mezopotamya’daki tarım devrimi insanların kendi tarihlerini yapmalarının en iyi örneklerinden biri olmasına rağmen, dönemin ekonomisini ve toplumsal düzenini köklü olarak değiştirince birikim üzerindeki el, cinsiyet temelinde yer değiştirdi. Cinsiyetin yer değiştirmesi insanlık tarihi açısından temel bir kırılmadır. Bu kırılma, tarihin sonraki momentlerinde ortaya çıkan sapmaların kök hücresidir.
İkinci Sorunlu Önlem: Devlet
Ticaret, savaş ve fikirlerin yayılmasıyla topluluklar birbirlerini etkiledi. Kimi siyasi formlar bu aşamada belirleyici oldu. Neolitiğin politik ve sosyolojik örgütlenme biçimleri olan klan, kabile ve aşiretten uygarlığın politik ve yasal kurumları olan devlete ve imparatorluğa geçiş, insanlık tarihinde büyük bir siyasi kırılma yaratmıştır.
Farklı kültürel kolların tek bir kültüre katılması ile oluşan trajik süreçler en çok kendisini devlet ve imparatorlukların şekillenmesinde gösterecektir. Farklı diller, kültürler, inançlar riskleri önlemek için devlet ve imparatorlukların kanatları altına geçtikçe yok olup eridi. Devlet ve imparatorluk biçimleri kuruluş itibariyle toplumsal sorunların çözümünde sahte bir umut yarattı. İnsanlık bu kuralsız, merhametsiz, eril, hiyerarşik formların içinde tekleşti, çölleşti, çirkinleşti.
İlk devlet ve imparatorluklar uygarlığın mekanı Dicle, Fırat, Nil, ve İndus nehirlerinin beslediği geniş alüvyonlu ovalarda ortaya çıktı. Devletler arası ilişkilerin tarihi büyük ölçüde birbiri ardı sıra gelen büyük imparatorluklar arasındaki ilişkilerin tarihidir. Bu açıdan dünya siyaseti uluslararası sistemle bütünleşmiş güçlü imparatorlukların yükselişleri ve çöküşleriyle karakterize edilir.
2. Bölüm: Tarihsel Kırılmalarda Yükselişler ve Düşüşler
Tek ve basit akışı olan bir toplumsal zaman yoktur; binlerce hızı ve yavaşlığı olan toplumsal zaman vardır. Olaydan her zaman dramatik ve kısa eylemleri anlıyoruz. Braudel’a göre, olaylar tarihi her ne kadar insani bilgiler içerse de yüzeyseldir; dalgalarının güçlü omuzlarında taşıdıkları yüzey çalkantıları, köpüklerin uç noktalarıdır. Buna rağmen olayların rolünü inkar etmek büyük yanılgılara neden olabilir. O halde geçmişi anlamak için köpüklerin uç noktalarından sımsıkı tutarak dalgaların altına dalmak gerekir. Makalenin bu kısmında uygarlığın içinde olay ağırlıklı bir yolculuğa çıkacağız.
Grekoromenlerin Aydınlanması
Neolitik devrimden sonra dünyanın küçük bir köşesinde, Atina’da, aşağıdan bir devrimle toprak sahibi soyluları iktidardan indirerek demokrasiye geçtiler. Diktatörlükten demokrasiye geçiş tarihin büyük toplumcu zaferidir. Yunan dünyasının rakip idari yapılara bölünmesi, askeri uzmanların uzun dönemde demokratik meclislerin aleyhine güç kazanması ile demokratik yönetim zayıfladı; kent savaşları ve dış saldırılarla soğumaya alındı. Yaklaşık iki yüzyıl varlığını sürdüren Atina demokrasisi daha sonra tüm dünyayı etkileyecekti. Zira toplumcu sıçramalar için Antik Yunan’daki demokrasi sadece bir başlangıçtı.
Roma’nın yükselişi eski uygarlıkların zirvesiydi; çöküşü ise tarihsel bir trajedi. İhtişamını uzun süre köle ekonomisiyle sürdüren Roma uygarlığın birikimine çok az şey kattı. Köle siyaseti salt bir cinayet değil insanları yerinde saymaya zorlayan bir insanlık hatasıydı. Köleler Roma’ya karşı MÖ 130-134’te, 103-101’de, 73-71’te üç kez ayaklandı. Marks, köle direnişlerinin simgesi olan Spartaküs’ü en sevdiği tarihsel figür olarak tanımlamıştı. Köle direnişleri yenme-yenilme diyalektiğiyle ele alınmaktan kurtulamadığı için henüz tarih ve toplum üzerindeki etkileri açığa çıkarılmış değil. Kölelerin tarihi tüm detaylarıyla incelenmeyi beklemektedir.
Köle direnişlerinin yanı sıra yurttaşlar arasındaki sınıf çatışması Roma’nın tarihini belirleyen etkenlerden biridir. Roma rejiminden rahatsız olan sınıflardan hiçbiri tek başına harekete geçip iktidarı düşürecek hamleler yapamadı. Roma dış göçlerle yıkıldı. Alman tarihçisi G. Kuhn’un Cermen köylülerinin zaferini “köylünün savaşçıya, kırsalın kente, kültürün uygarlığa karşı zaferi” olarak tanımlamıştı. Roma’nın çöküşü eski uygarlıkların taşıyıcısı olan çağın kırılması, yeni bir çağın başlangıcıdır. Atina demokrasisi ve Roma yurttaşlığı, hakeza hukuk ve senato sistemi Grekoromenlerin Aydınlanması olarak isimlendirilebilir.
Verimli Hilal Aydınlanması
Roma’dan sonra Orta Doğu’ nun başka bir yerinde sarsıcı gelişmeler yaşandı.
Belirsizliklerle dolu bir dünyada Muhammedin öncülüğünde yeni bir din, yeni bir siyaset, yeni bir dönem başlıyordu. Muhammed yönetimini güçlendirmek ve inancını yaymak için farklı kesimlerle taktiksel ittifaklar geliştirdi ve büyüdü. İslam’ın dinsel, kültürel, politik ve iktisadi yolculuğu inişler, çıkışlarla doludur. Özellikle Muhammed’in yaşadığı dönem şimdiki tarihi anlamak için hala doğru temelde irdelenmeyi beklemektedir.
İktidarın MS 800’lerde geniş tabanlı şehirli seçkinlerin eline geçmesi, hegemonyanın Verimli Hilal’e kaymasına güçlü olanaklar sundu. Bu geçişin sağlanmasının ideolojik öncülüğünü yapan Ebu Müslim, Spartaküs ve Che gibi tarihsel bir figürdür. Bu dönemde Arap etnik kökenden gelme ve savaşçı statüsü önemini büyük ölçüde yitirirken tarım, ticaret ve şehirlerin büyümesiyle tıp, mantık ve matematikteki gelişmeler dünyanın içinde bulunduğu koşullara kıyasla devrim niteliğindeydi. Bernard Lewis bu dönemin Fransız ve Rus devrimleri kadar etkileyici olduğunu söyler.
Batı toplumları büyük bir durgunluk içindeyken MS 800-1200 arasında Ortadoğu’da bir aydınlanma yaşanıyordu. Bu dönemi Verimli Hilal Aydınlanması olarak isimlendirebiliriz. Horasan’a ve İspanya’ya kadar uzanan aydınlanma, Mezopotamya ve Mısır’daki Neolitik kültür birikimlerini, Yunanistan’daki siyasi, ilmi ve felsefi zihniyet devrimleriyle birleştirerek kültürü başka bir aşamaya taşımıştı.
Elitler aydınlanmayı yağmaladıkları gibi kendi aralarında iktidarı da paylaşamadılar. Bitmeyen iç kavgalar, Arap milliyetçiliği, sınıf savaşları, ihtişam arayışı, mezhep gerilimleri sonucunda kaos derinleşti ve uygarlığın merkezi Verimli Hilal’den batıya kayarak buradaki aydınlamaya muazzam bir birikim sundu. Verimli Hilal Aydınlanması büyük insanlık birikimlerinin üzerinden yükseldiği gibi Neolitik devrim ve Atina demokrasisi gibi de dogmatizme ve geleneksel hırslara yenildi.
Verimli Hilal coğrafyası aydınlanma kadar adil bir dünya için sayısız direnişe de ev sahipliği yaptı. Zanj, buradaki ayaklanmaların en büyüğüdür. Direnişler bir hoşnutsuzluğu dile getirmekle sınırlı kaldı; Roma köleleri ve köylü direnişlerinde olduğu gibi sistemi derinden sarsmasına rağmen özgür kurtuluşun yolunu bulmakta yetersiz kaldı. Ana akım sosyal bilimlerin görmezden geldiği Verimli Hilal aydınlanması, İslam kültürünün içinde gelişen itirazlar, direnişler ve sıçramalar önyargılardan uzak lenslerle analiz edilmeyi beklemektedir.
Ortaçağ Avrupasında Slav Devrimi Haçlı Şiddeti ve Doğu’da Moğol İstilası
Geç Antik çağın gerilimlerinden yeni bir dünya düzeni şekillendi. Roma’dan sonra Avrupa, kilisenin ve feodal lordların iktidarında, bağımsız proto-devletlerden oluşan bir yamalı bohça gibiydi. Avrupalı seçkinlerin Yunanistan’ın Görkemini ve Roma’nın ihtişamını kendilerine model almalarına rağmen Ortaçağ Avrupası “cehalet, yoksulluk ve şiddet çağı” olarak tasvir edilmiştir.
Bir iktisat tarihçisi, Ortaçağ’da Slav halkının tarım alanındaki gelişmeleri dünyanın o zamana kadar gördüğü en verimli tarım yöntemi olarak tanımlıyor. Bu yaratıcılığın arkasında Ortaçağın köylü dehası vardı. Ortaçağ Avrupasında ikinci tarım devrim yaşanıyordu. Neolitik kadın dehası köylü dehası ile birleşerek güncellendi. Büyük toprak sahipleri, bu deha karşısında Romalıların verimsiz köle emeği uygulamasını terk ederek, ürünün bir kısmı karşılığında toprağı köylülere parsellemek zorunda kaldı. Soyluların Serfliğin avantajlarını keşfetmesi köylüler için başta bir kazanım gibi görünmüştü. Ancak Neolitik devrimin öznesi kadınlar nasıl ki uygarlık tarafından yutulduysa köylü ile köle arasına yerleştirilen bir statü olarak serfleştirme sistemiyle de köylüler benzer kaderi yaşadı.
Feodalizm uzun süre şiddet biriktirerek ayakta kaldı. Haçlı seferleri, feodalizmin biriken şiddetini boşaltacak basınç subabı olarak kullanıldı. Şehirlerin yağmalanması, halkların ve inançların kırıma uğraması tüm pratikleriyle batının cihadıydı. Seferlerin 200 yıllık tarihi batı feodalizmine içkin şiddetin en çirkin yüzüydü.
MÖ 1700-1500; 1200-1000; 500 ve 0; MS 400-600; 1000-1300 tarihleri istila dalgalarının yükseldiği tarihsel kırılma ve çatallanmaları tetikleyen eşiklerdir. Hiç bir istila Moğol istilası kadar insanlık birikimine zarar vermedi. Ayakta alabilirsiniz ama yönetemezsiniz sözü Moğollara atfedilen tarihsel bir göndermedir.
Köylü Direnişleri, Sömürgeler ve Irkçılık
1348’de Kara Ölüm batıyı vurdu ve nüfusun üçte biri yaşamını yitirdi. Nüfusun ve gelirlerin düşmesiyle başlayan feodal kriz, köylü ayaklanmalarına yol açtı. 1358’den 1524’e kadar batı toplumları köylü isyanlarıyla çalkalandı. Köylü hareketlerinin devrimci simgesi Protestan vaiz Thomas Müntzer yoksulların ihtiyaçlarının giderilmemesini dünya üzerindeki en büyük iğrençlik olarak tanımlıyor, hükümdarların ve yöneticilerin her türlü tefecilik, hırsızlık ve soygunculuğun dibine battığını söylüyordu.
Müntzer 28 yaşında başı kesilerek katledildi. Sıradan insan devriminin bir parçası olan köylü direnişleri modern öncesi Avrupa’nın en önemli kitlesel ayaklanması olarak tarihe geçti. 14. Yüzyıl krizinin doğurduğu ayaklanmalar bastırılmasına rağmen eski düzen yeniden kurulamadı; köylü isyanları tüm eksikliklerine rağmen düzene büyük bir kazık çakmıştı.
Aztek ve İnkaların madenlerinde 16. Yüzyılın en ahlaksız, en kanlı hırsızlığı yapıldı. Yerli halklar yeni dünya sisteminin kurbanı oldular. Onların tarihi büyük bir hasretle yazılmayı beklemektedir. Mutlak monarşinin ekonomik ve siyasal düzeni bu kanlı birikim üzerinden yükseldi. Sanayileşmeyle birlikte yaşanan emek kıtlığı Batı Afrika’daki köle ticaretiyle aşılmaya çalışıldı. 18.Yüzyılda sömürgelerin hızla artması ve köle ticaretinin aynı ölçüde büyümesi ırkçı ideolojileri hortlattı. Geçmişte kalan 5-6 bin yıl içinde, uygarlığın babaları bizim arıların balını çaldığı gibi kölelerin emeği sonucu ortaya çıkan meyveleri çaldığını söyler tarihçi Arnold Toynbee. Köle ticareti ile başlayan, yerli halkların soyunun kurutulması ile tırmanan ırkçılık tarihte işlenmiş insanlık suçlarının kök hücresidir.
3. Bölüm: Hegemonyanın Kayması
Mezopotamya kent devletleri uygarlığın merkeziydi. Demokrasi ve felsefe Antik Yunan kent devletlerinde başlamıştı. İtalyan kent devletleri ise Rönesansa ev sahipliği yaparak batı modernitesine ön ayak olmuştu. Yeni coğrafi keşifler, icatlar, politika ve ekonomideki değişimlerle birlikte batı toplumları yeni bir sıçramanın şafağındaydı. Küresel ölçekteki uygarlıksal birikimler, çağın krizleriyle baş etmeye yetmeyince yeni savaş, istila ve gasp rejimiyle uygarlık el değiştiriyordu. Avrupa toplumunun bilimsel, toplumsal ve iktisadi devrimleri dünya sisteminde yeni bir sıçrama yarattı. Mezopotamya’da başlayan merkezi hegemonya, doğunun çöküşü batının yükselişiyle, doğudan batıya kaydı. 1648’de imzalanan Vestfalya Barışı merkezi hegemonyanın mutabakatı, modern uluslararası sistemin başlangıcı, egemen ulus-devletin kurucu metni, yeni düzenin resmi belgesiydi.
Uygarlıkları ve dünya sistemlerini irdeleyen bazı tarihçiler, Asya ve Afrika’da 1500 yıl öncesinde yaşamış ana uygarlıkların karşılıklı etkileşimlerle dünya sistemini oluşturduğunu öne sürdüler. Ekholm ve Friedman bugünkü dünya sisteminin atasının ilk kez MÖ 3000’den sonra Güney Mezopotamya’da ortaya çıktığını; burada daha büyük bir ekonomik sistem içinde hegemonik bir birikim merkezinin doğduğunu ve bunun emperyalist bir yapının gelişimine ilişkin ilk örnek olduğunu iddia ettiler. Bu tezler iktidar uygarlığın stratejik biçimlenme devirlerini anlamak açısından bütüncül, nesnel ve yaratıcı tezler olarak dikkate alınmayı hak ediyor.
Batı Aydınlanması ve Devrimler Çağı
Batı Aydınlanması Descartes, Spinoza, Locke ve Leibniz gibi filozoflardan etkilenen, farklı fikirlere, hatta taban tabana zıt görüşlere sahip olan aydınların başlattığı politik, kültürel ve iktisadi bir hareketti. Hareket pozitivist felsefenin ve dehşet saçan kapitalist modernitenin etkisinde kalıp büyük hayal kırıklığı yaşatsa da ezberleri bozan eleştirel hamleleriyle sistemsel çelişkileri teşhir etmekte mesafe almış ve devrimsel süreçleri doğrudan etkilemişti.
Batı toplumlarının kültürel, siyasal ve iktisadi dünyasının teorik temellerini atan Aydınlanmanın somut çıktısı sanayi devrimiydi. Devrimin nesnel koşulları 18. Yüzyıl Britanya’sında olgunlaşmıştı. Devrim ekonomi, politika ve diğer toplumsal yapılarda radikal değişimlere yol açarak küresel ölçekte yeni bir sosyolojiye alan açtı. Ateşin icadı ve Neolitik devrimdenden sonra Atina demokrasisi, Verimli Hilal Aydınlanması, Ortaçağ Tarım Devrimi ve şimdi de bilimsel ve kültürel devrimlerle iç içe gelişen Sanayi Devrimi yaşanıyordu.
Fransız halk devrimi aydınlanma hareketinin siyasi çıktısıdır. Goethe’ye göre 1792 yazında dünya tarihinde yeni bir çağ başlıyordu. Stendhal ise 200 yıllık dünya tarihinde adetler, düşünceler ve inançlarda böylesine keskin bir devrimin daha önce meydana gelmediğini söylüyordu. Fransız devrimi kadın, köle ve köylünün kanlı emeği üzerinden şekillenen mutlak monarşilere karşı demokratik bir halk ayaklanmasıydı. Devrim burjuvazi eliyle çarpıtılmış olsa da bıraktığı miras yeni dünyayı biçimlendirmek üzere varlığını sürdürecekti.
Devrimler yalnızca bardağı taşıran son damla olup tipik olarak öngörülemeyen, fazlasıyla bulaşıcı ve son derece güçlü tarihsel kırılmaların ateşleyicisidir. Devrimci hareketler köle-köylü direnişlerinden bu yana bir çok kez eylemleriyle adeta dünyaya yön verdiler. Fransız devrimi, devrimlerin bir üst aşamaya geçişiydi. Tarihte daha önce hiç görülmedik boyutta, hem kendi çıkarları için hem daha iyi bir dünya için savaşmak üzere ayağa kalkan baldırı çıplaklar aynı şeyi 1830, 1848, 1870, 1905, 1917, 1956, 1968 ve 1989’da yine yapacaklardı.
Kapitalizm Direniş ve Marksizm
Haraca dayanan birikim, son beş yüzyılda özel bir birikim rejimine dönüştü; buna kapitalizm diyoruz. Kapitalizm tek bir kaynaktan değil, ekonomi, siyaset, toplum ve uygarlıklardan ayrı ayrı beslendi ve aydınlanmanın önleyemediği yer yer beslediği çağın sömürge sistemi haline geldi. Aydınlanma ruhuyla yola çıkan batı modernitesi sanayi devrimiyle birlikte kapitalizmin vahşi düzenine teslim oldu.
Üretimin ve toplumsal koşulların altüst edilmesi kapitalizmi önceki dönemlerden ayırt eder. Kapitalist sistem çoklu düzenleri istikrarsızlaştırdı. Komünist Manifesto’da ifade edildiği üzere kapitalizm “katı olan her şeyin buharlaştığı” bir çağın asimetrik düzenidir.
Kapitalizm adıyla kurulan yeni küresel sömürge düzeninin rantıyla yükselen bir burjuvazi sınıfı; mülksüzleştirme, yoksullaştırılma ve ücretli emek ile dönüştürülen ve sömürülen yeni bir proletarya sınıfı doğdu. Neolitik devrimden bu yana kültürün yerini uygarlık; köyün yerini kent; klan-kabile ve aşiretlerin yerini imparatorluklar ve ulus-devletler; soyluların yerini burjuvazi; kadın, köle ve köylülerin yerini ise proletarya almıştı.
Uzun ve zor çalışma koşulları sonucunda kapitalist modernite bir dizi proletarya direnişleriyle sarsılmaya başladı. Çartistler 19. Yüzyılda Britanya’daki en büyük kitle hareketi haline geldi. Protestoların genişlediği 1848 yılı dünya tarihinin dönüm noktalarından biridir. Tüm zamanların en etkili broşürü olan Komünist Manifesto bu tarihte yazıldı. Batıdaki direnişler yayılmaya başladı.
Kapitalizm derin ekonomik, politik krizler yarattı. Bu krizlerin ortasında ezilenlerin önünde muhafazakarlık ve liberalizm dışında 3. bir yol açılıyordu: Marksizm… Marksizm ile tarihin egemen gidişatına radikal bir ihtar çekildiği gibi ezilenler için yeni bir ütopya önerilmişti: Komünist Toplum. Marks ve Engels üretim süreçleri ile üretim araçları arasındaki çelişkiyi görmüş ve emek hırsızlığını teorik olarak ifşa etmişlerdi. Sistemik hırsızlığın ortadan kaldırılması; eşit, sömürüsüz ve müreffeh bir dünya için devrime ihtiyaç duyulduğunu söylediler. Proletaryayı devrimci özne ilan ederek, ömürlerini kapitalist düzeni yıkmak için proletaryayı örgütlemekle geçirdiler. Marksizm bütün eksikliklerine rağmen sadece işçi sınıfı için değil dünyadaki tüm ezilenler için bir nefes borusu oldu. Eşit, özgür ve demokratik bir dünya hayali bugün hala tüm toplumların ütopyasıdır. Bu hayal insanlık tarihinin henüz tamamlanmamış en büyük umut biçimidir.
4. Bölüm: Dehşet Yüzyılı: 20. Yüzyıl
Monarşiye karşı başlayan halk hareketleri, Marksizm’in yükselmesi ve sosyal demokrasinin örgütlenmeye başlaması ile sistem çatırdamaya başlamış ve tüm dünyayı etkilemişti. Toplumların savaş karşıtlığı, yoksulluk ve eşit bir dünya hayali grev ve protestoları tetikliyordu. 1857 Hint ayaklanması üçüncü dünyada emperyalizm karşıtı ilk isyandı. 1871 Paris Komünü proleter devrimin tarihteki ilk örneğiydi. 1905 ayaklanması Ekim Devriminin genel provası niteliğindeydi. 1900’lere gelindiğinde sermaye yapay bir istikrar yaratmıştı. Rosa Lüksemburg istikrarın uzun sürmeyeceğini ve kapitalist gelişme evresinin büyük devletlerin emperyal stratejileriyle yakından ilişkili olduğunu erkenden fark etmişti. Nitekim emperyal rekabet ve devrim korkusu Avrupa’yı savaşın eşiğine getirdi.
Avrupa’nın en büyük sosyal demokrat partisinin 1914’te Alman parlamentosuna oybirliği ile savaş kredilerini kabul etmesi, tarihin en büyük siyasi hatalarından birdir. Buharin savaşa verilen destek için “hayatımızın en büyük trajedisi” der; Troçki “Alman sosyal demokrasisinin teslim olması beni savaş ilanından daha fazla şaşırtmıştı” diye yazar; Lenin ise haberi gazetede okurken bunun düzmece bir haber olduğunu düşünür.
Ulusal kapitalist bloklar arasında cereyan eden 1. Emperyal savaşta işçi sınıfı ulus-devletlerin militanı oldu, fabrikalar kışlaya dönüştü. Tarihin devrimci öznesi yerini ulusa bıraktı. Savaştan sonra Avrupa’ya yayılan faşizm, kaynağını işçi sınıfının milileştirilmesinden ve militerleşmesinden alır. Faşizm böyle doğmuştur. Faşizmin özü ulusçuluk, milliyetçilik, fiziksel savaş, kesintisiz şiddettir. Savaşta neşeyle iç içe geçen çılgın şiddet arzusu savaş sonrası faşist ideolojiye ruh vermişti. Hemen biteceği düşünülen ve dört yıl süren 1. Emperyal savaşta 10 milyon insan yaşamını yitirdi. Savaşın dehşet saçan başka bir savaşa kapı aralaması, kapitalist modernitenin toslamasından başka bir şey değildi.
Ekim Devrimi
1. Emperyal savaştan çekilen Rusya halk protestolarıyla çalkalanıyordu. Çarlığın acımasız subayları karşısında açlıktan nefesi kokan baldırı çıplakların çığlığı büyük bir direnişe dönüştü. Kokuşmuş sistemin kolonları sallanmaya başladı. Kısa bir süre içinde geçici hükümet düştü. Lenin saklandığı yerden çıkarak Rus tarihinde yeni bir dönemin başladığını ilan ederek, tüm dünyaya “her şeyin üstesinden gelecek ve proletaryayı dünya devrimine götürecek kitle örgütünün gücüne sahibiz” dedi.
Faşizm, 1920’li yılların başında İtalya’da eski bir sosyalist olan Mussolini liderliğinde yeni bir siyasi hareket olarak başlamıştı. Troçki’ye göre 1922 İtalya’sında doğan faşizm başka bir ad altında kolaylıkla 1917-1918 Rusyasında doğmuş olabilirdi. Farkı yaratan şey devrimci bir sosyalist partinin, devrimden önceki yaklaşık 15 yıl içinde Rusya’nın işçilerinin önemli bir kısmının örgütlemiş olması ve bağlılığını kazanmasıydı. Chris Harman’a kulak verelim:
Meydana gelmiş olan şey çok önemliydi. 1792-93’te Paris’in emekçi kitleleri orta sınıfın en radikal kesimini iktidara itmiş, ancak o iktidarın kendilerine karşı döndüğünü ve sonra da o iktidar sahiplerinin muhafazakarlar tarafından iş başından uzaklaştırıldığını görmüştü. 1848’de o kitlelerin çocukları Şubat ayında birkaç temsilcisini hükümete zorla sokmuş ama Haziran ayında barikatlarda öldürülmüşlerdi. 1871 yılında Paris Komünüyle biraz daha ileri gitmiş ve iki ay için iktidarı ele geçirmişlerdi. Şimdi ise işçi, köylü ve askerlerin bir konseyi, Pasifik’ten Baltık’a uzanan 160 milyonluk bir ülkede devlet iktidarını ele geçirmişti. Dünya sosyalizmi gerçekten de ufukta görünüyordu.
Büyük Bunalım
ABD 1. Emperyal savaştan sonra dünyanın en büyük ekonomisi olarak çıkmıştı. Hegemonya İngiltere’den ABD’ye geçmişti. 1927’lerin dünyasının ortak düşüncesi travmalarının sona ermiş olduğu yönündeydi. Fakat kısa bir süre sonra Caz çağının umutları Ekim 1929’da parçalandı. O gün gazeteler Wall Street’te 11 intihar olduğunu yazdı. Balon patlamıştı. Çok sayıda insan tüm birikimlerini kaybetmişti. Avrupa’daki 1. Emperyal savaşın dünya savaşı haline gelmesi, Ekim Devriminin küresel etkileri gibi ABD’de başlayan ekonomik bunalım da kısa sürede küresel bir krize dönüştü. 1930’lar, umut ve umutsuzluğun güçlerinin her şehrin sokaklarında savaştığı, devrimin ve karşı devrimin birbirlerinin boğazına sarıldığı bir on yıl olarak hatırlanır.
Vahşet: 2. Emperyal Savaş
1933’ün başında sosyal demokratların çoğu Nazilerin yönetimi ele geçirmesini bekliyordu. Sosyal Demokrat Parti önünden çekilerek Hitler’in işini kolaylaştırmıştı. Alman kapitalistleri ise faşizm ile uzlaşmıştı. İş çevreleri uzun süredir Nazileri fonluyordu. 1939’un sonuna gelindiğinde işçi sınıfı Avrupa genelinde yenilmiş ve dağılmıştı. İşçi sınıfının yenilgisi küresel ölçekte kanlı bir yıkıma yol açtı.
Batı toplumları, komünizm ile faşizm arasında sıkışıp kalmışken 2. Emperyal savaş başladı. 6 yılda 60 milyon kişi hayatını kaybetti. Yahudi halkı tarihin en büyük kırımından geçti. Milyonlarca insanın hayatı alt üst oldu. ABD’nin savaş bitmek üzereyken Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atması insanlık tarihi açısından büyük bir kırılmaydı. İnsan kaybı ve kaynak israfı akıl almayacak boyuttaydı. Bu dehşet verici can kaybı ve kaynak israfını harekete geçiren olgu, modernitenin tamamen silahlanması ve sermayeleşmesiydi. Modernitenin toslaması insanlık tarihinin en büyük trajedisiydi.
Mark Neocleous, “faşizmi 1945’te ya da o civarda sonlanmış bir tarihsel fenomen olarak görmek tehlikeli bir unutuşu cesaretlendirmekten öteye gitmez” der. Faşist şiddet hakkındaki her argüman zorunlu olarak modernitenin doğasıyla yüzleşmeyi gerektirir. Modernitenin silahlanmış faşist hali hala ayaktadır. Modernitenin güncel formları doğru temelde ele alınmadığı sürece faşizm yeni formlarla geri dönecektir.
Soğuk Savaşın Şiddeti
Savaşın sonunda Amerikan ve Sovyet yönetici sınıfları öne çıkmış ve aşırı silahlanmaya dayalı yeni bir çift kutuplu dünya ortaya çıktı. Savaştan sonra Churchill Mart 1946’da Amerikalı dinleyicilere hitap ederken “Avrupa kıtası üzerine demir bir perde indi” diyordu. Kendilerini ise “Hür Dünya” olarak ilan ediyorlardı.
Soğuk savaş tüm dünyaya damgasını vurdu. Ortadoğu soğuk savaşın merkezlerinden biri oldu. Petrol rezervlerinin %70 inin burada olması en büyük gerekçeydi. Batı Yahudi sorununu büyük ameliyatla çözerken Ortadoğu’nun kucağına bölgesel bir sorun bıraktı: İsrail-Filistin sorunu. Holocaust Siyonizme etik bir ivme kazandırdı. Siyonist talepleri desteklemek dünya toplumu açısından ahlaki bir yükümlülük halini almıştı. Siyonist Yahudiler bu meşruiyeti arkasına alarak 1948’de Filistin topraklarında kuruluşunu ilan etti. Arap-Yahudi 1948’den beri savaşı hiç durmadı. İsrail’in yerleşimci politikaları ile derinleşen İsrail-Filistin gerilimi bugün hala bölgesel ve küresel ölçekte siyaseti etkilemeye devam etmektedir.
1956 yılı temel kırılmaların yaşandığı bir yıldı. Sömürgeciliğe karşı dünyanın her yerinde halk hareketleri başlıyordu. Mısır’da şiddetlenen kitlesel protestoların etkisiyle 1952’de albay Cemal Abdulnasır önderliğindeki Hür Subaylar askeri darbesiyle kral Faruk düşürüldü. İktidarı ele geçirdikten üç yıl sonra Süveyş kanalını millileştiren Nasır Arap-Yahudi savaşının kahramanı; Nasırizm ise Arap modernitesinin ideolojisi oldu.
1949’da Çin’de dört yıllık savaşın sonunda Mao, sosyalist bir devrim yaptıklarını ilan etmişti. Dünyanın dört bir yanında bir çok kişi Mao’nun devrimci çizgisini benimsedi ve Maoculuk 1960’lı ve 1970’li yılların eylemciler kuşağına ideolojik esin kaynağı oldu.
Batıda Stalin 1953’te ölürken Polonya baharı başlıyordu. 1956 olayları, totaliter Stalinist yapıda bir takım çatlaklar yarattı. Stalinizm dağılırken yeni sol adım adım şekilleniyordu. Çok uzaklarda Karayip Adası’nın dağlık bölgelerinde yeni bir sol rüzgarı yükseliyordu. Sömürünün, eşitsizliğin ve adaletsizliğin yara izlerini taşıyan bir coğrafyada, devrimci idealizmin yeni simgesi doğuyordu.
Che
1956’de 82 devrimci, ABD kuklası Batista diktatörlüğünü devirmek niyetiyle Küba sahiline çıktı. 1959’da savaşı kazanıp Havana’ya girdiler. Sadece 800 gerilla ile çarpıcı bir zafer elde ettiler. Che isteseydi Küba’da halkın sevdiği bir politikacı olarak konforlu bir hayat sürdürebilirdi. Ama o bunu yapmadı. Bolivya’nın en zor dağlık bölgesinde yerel halkın kayıtsızlığı ve korkusunun ortasında, 1967 Ekim ayının başlarında 50 kişilik gerilla kuvveti kuşatıldı. Che Bolivya askerleri tarafından sağ yakalanıp orada kurşuna dizildi.
Bazı özneler tarih yaparken (Spartaküs, Ebu Müslim, T. Münzer, Roza Lüksemburg, Che, Deniz, Mazlum Doğan) bazıları tarih yazarken (Bloch- Benjamin-Gramsci) katledildiler. Stratejik ve taktiksel hatalara rağmen, Che acılarla yoğrulmuş dünyada devrimci direnişin simgesi haline geldi. Che’nin yolunu büyütmek, Che’nin umut ettiği şekilde dünyayı değiştirmek, onun hatalarından dersler çıkararak dünyayı güzelleştirmek tüm devrimciler için kesintisiz bir görevidir.
68 Hareketi ve Vietnam Savaşı
68 hareketi yeni dünya düzensizliğine neşter atan bir protesto hareketi olarak ortaya çıktı. Dünyanın birçok yerinde yaratıcı işçilerin ve öğrencilerin merkezinde olduğu gösteriler, grevler ve işgaller yaşandı. O günleri yaşayanlar 1848 ya da 1917 gibi gibi bir devrim yılı olduğunu düşünüyordu.
Bu dönemde yaşanan Vietnam savaşı ezilen halklar için büyük bir umut oldu. ABD tonlarca patlayıcı kullanmasına rağmen Vietnamlılar inanılmaz direndiler. ABD emperyalizminin artan şiddeti, ateşe benzin dökmek gibi bir şeydi. Günün sonunda Vietnam ulusal direniş hareketinin lideri Ho Chi Minh Vietnam’ın bağımsızlığını ilan etti.
Soğuk savaşın kıskacında sosyal demokrasi ve refah devleti uygulamalarıyla ortaya çıkan sahte istikrar, 1970’lere, neoliberal kuşatmaların ve şiddetin yükselmesine kadar sürdü. 9 Kasım 1989 akşamı Berlin halkı dünyanın gidişatını değiştirdi. Savaş kışkırtıcısı elitlerin duvarlarla böldükleri bir şehir, sıradan insanların ayaklanmasıyla tekrar birleşti. Demir perde ile soğuk savaşın en büyük simgesi olan Berlin duvarı, iki tarafta toplanan yüzbinlerce insanın eliyle yıkıldı. Yeniden yapılanma süreçlerine rağmen reel sosyalizm çöküyordu. Bir dönem doğruları ve hatalarıyla, umudu ve karamsarlığıyla bitiyor, yeni bir dünya düzeni doğuyordu.
İki kutuplu dünyadan sonra liberaller tarihin sonunu ilan ettiler. Sözüm ona dünya artık iyileşecekti. Ancak hemen akabinde Medeniyetler Çatışması teziyle kültürel, dinsel, mezhepsel savaşlar başladı. Doksanlardan bu yana özellikle Ortadoğu eksinli hegemonik savaş ve şiddet stratejileri farklı biçimlerde devam etti. Bunun yanında dünyanın her yerinde protestolar ve direnişler de durmadı. Filistinlilerin, Kürtlerin, kadınların, ekoloji ve barış hareketlerinin direnişi devam ediyor. Arap Baharı, Kürt Baharı, Jin Jiyan Azadi ile küreselleşen Kadın Baharı, işçi ve emekçilerin grevleri, otoriter rejimlere karşı halkların boykot ve protestoları ezilenlerin yeni umudu olmaya devam ediyor.
5. Bölüm: Yeni Bir Tarih
Hakikat arayışçılığı kendini bilme eylemiyle başlar. Collingwood tarihin kendini bilmek için yapıldığını söyler. Kendini bilme ilkesiyle başlayan bir tarih, şimdiki zamanın krizlerinin, sevinç ve hüzünlerinin genetik kodlarını bize sunabilir. O zaman tarihçi Bloch’un deyimiyle tarih henüz olması gereken yerde değil. Tarihin nehirlerinde hakikat arayışı sürmektedir.
Braudel’a göre şimdiki zaman, ebedi trajedilerle ağırlaşan her yüzyılın engel olarak gördüğü şu duraklama hattı olamaz; şimdiki zaman insan var olduğundan beri kesintiye uğramayan şu “aşma umudu” olmalıdır der. Uygarlığın toplumcu, direnişçi, demokratik damarına ruh veren aşma umudu insan bilincinin ve duygularının tarihsel koalisyonudur. Trajediler, krizler, kıtlıklar ve salgınlarla baş etme rolü aşma umuduna verilmiştir. Muhtemelen toplumlar sorunları aşmayı umut etmeseydi, defalarca ayaklanmaz, örgütlemez, inşa etmezdi. Aşma umudu dünyayı ve kendini anlama, değiştirme, dönüştürme, özgürleştirme kapasitemizin yakıtıdır. Bu umut biçimi 21. Yüzyılda demokratik toplum formunda yeniden çiçeklenmektedir.
Kaynakça
-
Halkların Dünya Tarihi- Chris Harman
-
Dünya Sistemi 500 Yıllık mı, 5000 Yıllık mı?- Andre Gunder Frank- Barry K.Gills
-
Tarihin Adları- Jacques Rancierre
-
Uygarlık Yargılanıyor- Arnold Toynbee
-
Tarih Üzerine- Eric J. Hobsbawm
-
Jean Paul Sartre-Tarihin Sorumluluğunu Anlamak
-
Marksist Dünya Tarihi- Neil Faulkner
-
Tarihte Neler Oldu- Gordon Childe
-
Irk Tarih ve Kültür- C. Levi- Strauss
-
Tarih Tasarımı- R.G Collingwood
-
Tarih Savunusu veya Tarihçilik Mesleği-Marc Bloch
-
Fransız Tarih Devrimi: Annales Ekolü-Peter Burke
-
Tarih Üzerine Yazılar-Fernand Braudel
-
Bellek ve Akdeniz-Fernand Braudel
-
Faşizm-Mark Neocleous
-
Tarihsel Sosyoloji-Elisabeth Özdalga
Yoruma kapalı.