Düşünce ve Kuram Dergisi

Kürdistan Sömürgedir Tezinden Demokratik Topluma

Rıdvan Kaya

 

Kangren haline gelmiş toplumsal sorunların çözümünün zor ve zaman almasının siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik vb. olarak sıralanabilecek çok boyutlu nedenleri vardır. Boyutların her biri kendi özgünlüğünden ele alındığında, incelendiğinde sorunsalın ne kadar köklü ve katmanlı olduğu fark edilecektir. Dolayısıyla ortada duran kimi güncel sorunlar önemli bir tarihsel arka plana sahiptir. Sorunlar ve sonuçlar ortaya çıkışından itibaren başlayıp birikerek günümüze ulaşır. Bundan dolayı birikmiş ve içinden çıkılamaz hale gelmiş sorunların çözümü imkansıza yakın gibi durur. Ancak imkânsız değildir. Çünkü toplumların diyalektiğinde var olan değişim ve gelişim seyri ve gerçekliği hem toplumu hem de onun bireyini en nihayetinde değişim ve dönüşüme mahkûm kılar. Çözümün de, çözümsüzlüğün de onun bu diyalektik ilişki ve çelişkisinde belirlemesi doğası gereğidir.

Toplumsal doğanın bağrında beliren böylesi tarihsel sorunların çözümünü mümkün kılabilmenin en temel yolu öncelikle doğru teşhisi koymak ve sorunun varlığını kabul etmek veya ettirmektir. Kabul çözüme fırsat tanımanın en olumlu ilk adımı sayılabilir. Bu adımla beraber kararlı, tutarlı ve samimi bir irade beyanında bulunulduğunda önemli bir eşik aşılmış demektir. Bu anlamda Abdullah Öcalan’ın 27 Şubattaki “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı sorunun kabulünü ve çözümünü mümkün tarihi ve hayati bir çağrıdır. Çağrı’nın hem halk ve hareket tarafından sahiplenilmesi hem de dünya kamuoyunda ses getirmesi, ilgi görmesi çağrının gücünden ve temsil ettiği hakikat payından ileri gelmektedir. Özellikle çağrılanların çağrıya katılması, çağrıcının davetine icabet etmesi aradaki manevi bağın, bağlılığın, kendisine duyulan güvenin, inancın ve saygının gereğidir. Sizi anladık ve uygulayacağız!” demektir. Bu da davete icabet etmenin bilinçli, gönüllü, kararlı olduğuna işarettir.

Tarih böylesi büyük çağrılara hep tanıklık etmiştir. Çünkü her inanç veya ideoloji kendi toplumsallığına katılımı çağrı üzerinden gerçekleştirir. Özgürlük Hareketinin de 50 yıllık mücadelesi özgür ve demokratik yaşama çağrı mücadelesidir. Çağrı ahlaki, politik ve ideolojiktir. Güncel olduğu kadar tarihsel, tarihsel olduğu kadar da günceldir. Ortak bir paydada buluşmayı, aynı safta yer almayı ifade eder. Bunun için güncel süreci demokratik toplumun inşası üzerinden okumak, çağrıyı bu içerikle anlamsallaştırmak en doğru olandır. “Fesih” üzerinden okumak ise bir o kadar yanlıştır. Fesih ve çağrı birbirine zıt anlamlarla yüklü kavramlardır. Fesih ne kadar dağılma ve ayrışma ise çağrı o kadar toplanma, birleşme ve bütünleşmedir. Dolayısıyla süreç tüm iktidar dışı kalmış kesimlerin, demokratik güçlerin yeniden ve daha kararlı, coşkulu ve bilinçli bir araya gelmesi, Demokratik Modernite kuramı etrafında kenetlenmesi, özgür ve eşit yaşamı inşa etme sürecidir.

Demokratik toplum inşasının güncel yansımalarına gelmeden evvel Kürt sorununa ve onun küresel-bölgesel etkisine ilişkin hafızayı tazelemek amacıyla kronolojik sayılabilecek birkaç hususu belirtmekte fayda var. Ortadoğu’nun otantik halk ve kültürlerinin, kadim coğrafyanın ve insanlığın hizmetine sunduğu katkıların pahası biçilmezdir. Kültür, sanat, edebiyat, inanç, fikir ve daha da sayılabilecek nice alanda ortaya koymuş oldukları maddi ve manevi üretim ile adeta tarihin kendisi olmuş ve geleceği aydınlatmıştır. İktidar ve sermaye güçlerinin soykırım ve imha darbelerine direnerek tarihin doğru ve haklı tarafında yer almış, deyim yerindeyse yok edilmeye karşı var olma savaşını vermekten de geri durmamıştır.

Bu kadim ve otantik halklardan biri olan Kürtler, sözü edilen tarihsel sürecin öncülüğünü üstlenmiş ve tarihsel toplumun en direngen halklarından biri olmuştur. Ne var ki Kürtler, Asur zulmünün kalesi Ninova‘yı yıkan Med konfederasyonunun Pers hilesi ve iç ihanetle el değiştirmesinden bu yana sırtını doğrultamamış, hep geriye doğru seyreden bir akıma kapılmış, birçok halk gibi baskı ve ölüm kapanına kısılmaktan kendini kurtaramamıştır.

Uygarlığın doğuşundan itibaren savaşların ana merkezi olan bu topraklar Med yenilgisinden sonra daha büyük işgal, istila ve sömürüye maruz kalmış; Roma, Pers, Bizans, Sasani, Selçuklu, Osmanlı, Safevi imparatorluk savaşlarının arenasına dönmüştür. Dini otoritelerin ve imparatorlukların güç savaşları arasında sıkışan Kürtler, çeşitli politik manevralar, taktik ve stratejik ittifaklar, diplomatik faaliyetler, öz savunmaya dayalı çatışma ve savaşlar yoluyla önemli ve olumlu bazı sonuçlar elde etmişse de, tarihin kendileri için gelişen olumsuz seyrini tam anlamıyla değiştirememişlerdir. MS.800’lü yıllarda bu olumsuz tabloya İslami sulta da eklenince, kötü gidişatın adeta ateşi harlanmıştır. Medlerden Osmanlı-Safevilere kadar geçen yaklaşık 2400 yıllık süreç çok kanlı savaşlara ve büyük yıkımlara sahne olmuştur. Buna rağmen Kürtler kendi vatan toprakları üzerinde ayrı ve parçalı-otonom yapılarla da olsa-varlıklarını, kendi kültürlerini muhafaza etme temelinde sürdürmeyi başarmışlardır. 1639 yılında Osmanlı ve Safeviler arasında imzalanan ve bugün de geçerliliğini koruyan Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla ilk defa resmi olarak ikiye bölünmüş ve büyük darbe yemişlerdir.

1600’lerden itibaren Avrupa uygarlığının şafak sökmesi ile Doğulu uygarlıklar duraklama, gerileme ve parçalanma sürecine girmişlerdir. Kürtler bu süreçleri kendi lehlerine çevirecek kazançlı bir politika yürütmedikleri gibi, var olan statüleri de tehlikeye koyar hale geldiler. Özellikle 1800’lü yıllarla birlikte (ikinci Mahmut döneminde) Osmanlı’nın Batı karşısında kaybettiği toprak, asker ve vergi Kürdistan’daki otonom yapılara yönelerek tasfiye etmek girişimi, son 200 yıllık sorunun da esas kaynağı oluşturan nedenlerdendir. Çıkarılan fermanlarla otonom yapıların zayıflatılması ve tasfiye edilmesi Kürtler için kader tayin edici bir süreç olmuştur ve etkisi günümüze kadar sürmüştür.

 

İlk Manifesto: Kürdistan Devriminin Yolu

20. Yüzyıl ise dünya paylaşım savaşlarının yüzyılıdır. Kaybedecek olan yine Kürtlerdir ve en çok parçalanacak olan Kürdistan’dır. 1916 Sykes-Picot antlaşmasıyla başlayan parçalanma süreci 1920 Sevr antlaşması ile devam etmiş, 1923 Lozan antlaşmasıyla yürürlüğe girerek kesinleşmiştir. Kürtlerin Lozan antlaşması esnasında kurulacak olan cumhuriyetin asli unsuru ve din kardeşi olduğu dolayısıyla ayrı bir ulus veya soy olarak sayılamayacağı, etnik ve dini (Müslüman) azınlık olamayacağı ileri sürülerek inkarın yol haritası belirlenmiştir. Lozan, yüzyıllık cumhuriyetinin kurucu unsurlarını inkâr tapusu olmuştur. Ayrıca itilaf devletlerinin (özellikle İngiltere, Fransa) savaş öncesi ve sonrası yürütmüş olduğu belirleyici ve ikiyüzlü politikalar; Kürtlerin politik, diplomatik, askeri faaliyetleri ile handikapları; Mustafa Kemal’in Kürtlerle ittifakı ve sonuçları; 1921 anayasası ile retçi, inkarcı 1924 anayasası; Musul-Kerkük sorununun Cumhuriyetin kuruluşu ile bağlantısı; Misak-ı milli sınırlarından cayma; İttihat ve terakki Cemiyeti’nin kuruluş amacı ve dönüşümü; İsrail ulus-devletine giden yolun kurgulanmasının Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkisi; etnik ve dini ayrışmalar; Kürtlerin etnik ve feodal, dini ve ulusal nedenlere dayalı isyan ve itirazları vs. konumuz bağlamında ayrıca irdelenmesi gereken bazı önemli hususlardır.

1806’da Babanzadelerle başlayan isyan ve itiraz süreci 1940’lara kadar devam etmiştir. Mirlerin önderliğinde gelişen isyanlar süreci şeyhlerin önderliğinde sürdürülmüş ancak her iki önderlikli girişimler, özellikle İngiltere ve diğer sömürgeci devletlerin de dahili ile bölge devletlerince kanlı bir şekilde bastırılmıştır. 15 Şubat 1925 komplosuyla başlayıp 1940’lara kadar süren tedip, tenkil, tehcir politikası tarihin çok acıya tanıklık edebileceği soykırımlara yol açmıştır. Yaşatılanlar Kürdün sosyolojisinde ve psikolojisinde çok derin tahribatlar yaratmıştır. Duygu ve düşünce dünyası adeta çoraklaştırılmıştır. Öyle ki yaşanan İkinci Dünya Savaşı’nda Kürtlük adına deyim yerindeyse yaprak bile kımıldamamıştır. Bu dönemlerde kurulan Mahabad Cumhuriyeti ise kendinden öncekilerle benzer bir son yaşamıştır.

İkinci Dünya Savaşından 1970‘lere kadarki aralıkta gerçekleşen kimi girişimler eski geleneğin çok cılız birer yansımasıydı. Aslında yansıma bile denilemezdi. Girişimlerin yaprağı kımıldatır bir rüzgârı yoktu. Gerçekleri dile getirebilecek gücü ve birikimi de. Kürdistan düşüncesi ve hayali halen de üzeri betonla örtülmüş bir meftundu, derinlere gömülmüştü. Yetmişli yıllara varlığı bile tartışılmayan bir gerçeklikle gelmişti. Bu yıllar aynı zamanda küresel hareketlenmenin de yıllarıdır. Finansal kapitalizmin zirveyi gördüğü dönemdir. Ancak esas itibari ile 1968 gençlik kuşağının damgasını taşır. Marx ve Engelsin teorik altyapısını, inşa ve kavramlaştırmasını oluşturduğu “Bilimsel Sosyalizm” 1917 Ekim devrimi ve onun önderi Lenin tarafından ete kemiğe bürünerek reel sosyalizme evrilmiş ve dünya sol-sosyalist akımlara ilham kaynağı olmuştur. 1968 devrimci gençlik hareketleri büyük bir çıkış yapmıştır. Dünya geneline yayılan bu devrimci dinamik öfke ve çıkış kapitalist modernitenin bizzat kendisine olduğu gibi geldiği aşama itibari ile reel sosyalizme de anlamlı bir eleştiri ve tepkidir.

Aydın gençlik hareketinin Dünya genelindeki yankısı Türkiye’ye de sıçramış, büyük ve ölümsüz önderler Mahir, Deniz ve İbrahimlerin öncülüğünde yeni bir dönemin mihenk taşları döşenmiştir. Halkların kardeşliği ve bağımsız ilke ideali, Kürt ve Kürdistan mücadelesi açısından da yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Bu dönemde belirginleşmeye başlayan özgürlük hareketi ideolojik ve pratik dönem olarak da ifade edebileceğimiz oluşum ve gruplaşma aşamasını tamamlayarak, Haki Karer’in anısına bağlılığın gereği Partileşerek adını tarihe yazdırmıştır. Yaprağı kımıldatan bu ilk rüzgâr sonraki yılların fırtınasına dönüşecektir. Hem de günümüze kadar şiddetini artırır şekilde…

Temel bir “Wilson ilkesi” olan daha sonra Lenin tarafından da benimsenen ve pekiştirilen “her ulusun kendi kaderini tayin hakkı” bir asrın temel bağımsızlık formatına dönüşmüş ve bu ilkeden esinli birçok devrimsel çıkış ve mücadele yaşanmıştır. 20. Yüzyılda Latin Amerika, Asya ve Afrika’daki ulusal Kurtuluş hareketleri bu ideolojik kaynaktan beslenerek, kurtuluş mücadelesi vermiş ve başarılı olmuşlardır. Çin, Küba, Vietnam ve Güney Afrika devrimleri bu başarının en gözde devrimlerinden sayılır. Söz konusu bağımsızlık mücadelesinin ulusal ruh ve bilinci Kürdistan’da 20. Yüzyılın son çeyreğinde “Kürdistan Sömürgedir” teziyle ancak hayat bulmuş ve Kürdistan bağımsızlık mücadelesi açısından yeni bir evre başlamıştır.

Denilebilir ki, dönem bir nevi Kürtler açısından geç kalınmış bir “Kürdistan’ın kaderi tayin hakkı”nın en örgütlü ve ulusal içerikli talebi ve mücadelesi dönemidir. Abdullah Öcalan, Kürdistan’ın ve dünya devrimlerinin objektif ve subjektif koşullarını araştırarak Kürdistan Devriminin Yolu’nu tamamlayarak bağımsızlık yolunda mücadeleye yelken açmıştır. Özellikle Vietnam ve Güney Afrika Devrimlerinin mücadele ve örgütlenme modelleri esas alınarak ülke şartlarına uyarlanmıştır. Marksist-Leninist dikey ideoloji ve örgütlenme modeline dayanan bu dönem, uzunca bir süre temel mücadele karakterini belirlemiştir. Çok çetin koşullara rağmen 1990’larda amaca ulaşma noktasında büyük bir kitleselleşme süreci yaşanır. “Diriliş tamamlandı sıra Kurtuluş’ta” sloganı gelinen aşamanın fotoğrafını çeker niteliktedir. Zaferin hiç olmadığı kadar ufukta göründüğü yıllardır. Ne var ki hem içte yaşanan yoğun “iktidar ve otorite yozlaşması”, hem Gladio ve istihbarat bağlantılı tasfiyecilik, çetecilik hem de dıştan yaşanan sistemsel çözülüş ve çöküş (Reel sosyalizm) kurtuluş aşamasına geçişte büyük bir engel ve tıkanıklığa neden oluyordu. Reel sosyalizmin katı bir ulus-devlet paradigmasına mahkûm olmuş olması, sınıfsal olarak dayandığı proletarya iktidarlığının hakikat rejimi anlamında dönemin ruhunun gerisinde kalması, bırakalım toplumsal sorunlara cevap olmayı  tersine var olan sorunları daha da derinleştirmesi tıkanıklığın nedenini açıklıyordu. Kapitalist modernitenin bir mezhebine dönüşen proletarya diktatörlüğü, demokratik sosyalizmi inşa etmemiş ve kapitalizmin sol-sosyalist versiyonu olarak tarihsel diyalektiği sınıf çatışması temelinde ele alarak, birinin diğerini mutlak yok ettiği düz ilerlemeci ve çizgisel tarih anlayışını taklit etmiş ve komünist son aşama ile bir nevi tarihi zaferini ilana hazırlayarak pozitivizme teslim olmuştur.

Abdullah Öcalan’ın, “Bilimsel sosyalizm reel sosyalizm olmuştu. Reel sosyalizm olarak gerçekleşen bürokratik kapitalizm (kolektif kapitalizm) de olmuştu. Bu sosyalizmin iç nedenlerle çürüye çürüye 90’ların başında gümbürtü ile çöktüğünü bizzat yaşadık. Sosyalizmin böylesi Çözülüşüne inanmıyorduk. Ama çöküş gerçekleşti. Aslında çözülen sosyalizm değil bürokratik kapitalizm olduğu açıktır. O da bizzat ulus-devletin kendisi kapitalist özne olarak örgütlenmesiydi. Yani proletarya sınıfsız toplum yaratayım derken, kendisi en vahşi kapitalist sınıfa dönüşmüştü. Diyalektiğin bir cilvesi de böyle gerçekleşmişti. Özgürlük hareketi de çok kalın bir taslağını sunduğumuz reel sosyalizmin bu ulus-devlet anlayışından etkilenmişti. Hem de çok kaba ve sığ bir biçimde etkilenme söz konusuydu. Daha doğrusu reel sosyalizmin devletinin tam da ne olduğu bilmiyorduk,” değerlendirmesi yaşanılan sürecin özeti şeklindedir.

 

Komplo Yeni Bir Dönemin Önünü Açtı

1990‘ların başında çöken reel sosyalizm kendisi ile birlikte ciddi bir sorgulamayı da getirir. Neredeyse 150 yıllık bir külliyatın böyle heba edilmesi, sonuçlandırılması, şüphesiz ki, azımsanamaz bir realitedir. Ancak yaşanan darlık, tıkanıklık, tekrar ve taklit radikal bir şekilde aşılmalıydı. Aşamayanları, eski tarzda ısrar edenleri bekleyen son, hazin bir çöküş hikayesi olacaktı. Dolayısıyla sosyalist mücadele açısından köklü bir yeniliğe ihtiyaç vardı. Yüzeysel, spontane çözüm ve öneriler sürece cevap mahiyetinde olamazdı.

Tam da bu yıllarda Abdullah Öcalan’ın derin bir iç yoğunlaşma sonucunda gündemine almak istediği “Demokratik Siyaset Felsefesi” köklü bir çözüm modeli olabilirdi. Ancak hem Parti içindeki yoğun Real sosyalist etkilenme hem de sorunu çözecek ve yeni paradigmaya cevap verecek muhatapların olmayışı ve bir şekilde tasfiye edilmesi (Turgut Özal örneğinde olduğu gibi) buna fırsat tanımadı. Zaman zaman bazı girişimler gelişse de niyetin ötesine geçemedi. Böylelikle mücadelenin, değişim ve dönüşüm çabalarının, çözüm arayışlarının iç içe geliştiği bu dönem herhangi bir olumlu sonuca evrilmemiş, temaslar pratikleşmemiştir.

1998 yılına gelindiğinde ise devletler arası komplonun startı verilir. Büyük komplonun bölgesel (BOP) ve küresel (yeni Dünya düzeni) hesapları ayrıca üzerinde durmayı gerektirir bir konudur. 15 Şubat ‘ta komplo gerçekleşmişti. Komplonun gerçekleşmesi halk, hareket, demokratik güçler ve dostlar açısından yeni bir mücadele dönemini ifade ediyordu. Artık her şey komplo öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılmıştı. Komplo sonrası için yeni bir başlangıç ve büyük bir değişim-dönüşüm hareketi gerekliydi.

Büyük dönüşüm hareketinin meşalesi demokratik siyaset felsefesi temelinde İmralı Adası’nda yakılmıştı. Komplodan bu yana geçen 27 yıllık direniş ve hakikat süreci demokratik-ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmanın somutlaşması sürecidir. Demokratik modernite ve demokratik ulus kuramının yaşamsallaştırılmasıdır. Büyük bedeller, çetin mücadeleler ve köklü yeniliklerle geçen 52yıllık birikim ve tecrübe şimdi demokratik toplum sosyalizmi ile bir üst safhaya geçmiştir. Yılların ahlaki, politik ve entelektüel birikimi yeni final sayfasını karşılayacak ve inşa edebilecek kapasitededir. Teorik ve pratik donanım ile de bu ispat edilmiştir.

“Dile getirmeye korktuğunuz gerçekler bir gün aydınlıkta filizlenecek, karanlık zindanlarda öğrendiğiniz hakikatler, birgün çatılardan haykırılacak” dediği rivayet edilir Hazreti İsa’nın. Yaklaşık olarak 2000 yıl önce,  ‘tarihin sıfır’ noktasında Hristiyanlık henüz gün yüzüne çıkmamışken söylemişti bu sözleri. Hakikatler gizli mekanlarda, karanlık zindanlarda öğreniliyor, küçük yarıklardan dışarı sızarak insanlığı aydınlatıyordu. İnsanlığın aydınlık geleceğini savunan her hakikat temsili önder gibi Hz. İsa’da insanlığa musallat olmuş karanlığı yenmenin peşindeydi. Çarmıha gerilmişti ama temsil ettiği hakikat çarmıha gerilemeyecek kadar büyük ve güçlüydü. Hem hangi akıl hakikati çarmıha gerebilirdi! Yıllar geçiyor, dile getirilmeye korkulan gerçekler daha yüksek sesle haykırılıyordu. Her tarafta Nasıralının (Hz.İsa) hakikatleri konuşuluyordu. Çarmıh dile gelmişti adeta. Bedeni örmüş fikirleri dirilmişti. Sadece tarafları değil, en azılı düşmanları da onun gerçeklerini haykırır olmuştu. Aradan geçen yıllar, yüzyıllar nihayet İsa’nın zaferini müjdelemişti. Tam 300 yıl sonra onu çarmıha geren Roma bile kendi çıkarları için de olsa gerçeği kabullenmişti. Tarihin buna benzer onlarca ibret verici, ders çıkarıcı örneği vardır.

Şüphesiz verilecek her örneğin kıymeti harbiyesi yüksektir. Ancak konuyu dağıtmadan güncel bir örnekten devam etmek daha yararlı olacaktır. Konu bağlamındaki en güncel örnek içinde bulunduğumuz ve bizzat şahitlik ettiğimiz süreçtir. İster bireysel, ister tüzel devlet aklı olsun 22 Ekim’de meclis kürsüsünde bir çağrı yapıldı. Çağrının amacı ve içeriği önemliydi; ancak her şeyden daha önemlisi çağrının tekabül ettiği tarihsel gerçeklikti. Yıllarca varlığı bile kabul edilmeyen, “marjinal bir vahşi” olarak her türlü kötülüğe maruz bırakılan bir halkın en çok inkâr edildiği o soğuk ve resmi mekânda (mecliste) “kardeş” olarak hatırlanması, dahası haykırılması, 27 yıl boyunca tecrit edilmiş Abdullah Öcalan’ın muhatap olarak kabul edilmek zorunda kalınması, tarihe not düşülmesi gereken bir başka tarihi gelişmedir.

Diyalektiğin cilvesi olsa gerek. Hakikat yine öteki yüzünü görünür kıldı. Abdullah Öcalan’ın dediği gibi “tarih konuştu, hem de zıtların ağzından”. Böylesi bir huyu var hakikatin; inkâra gelemez. Baskılanmış, karanlıkta bırakılmış hakikat tıpkı kayada filizlenen tohum gibi mutlaka bir yarıktan gün yüzüne çıkar. Özgürleşeceği, sabırla, metanetle dile geleceği günü bekler. Nasıl dile geldiği önemlidir ama en önemlisi dile gelmesidir. Öyle de oldu ve dile geldiği hakikat. Devletin “iç cephe” motifli, elimiz havada kalmasın, elimizi tutun çağrısı üstü ölü toprağıyla örtülmeye çalışılmış hakikatin bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmasıdır. Bu aynı zamanda en az 200 yıllık inkâr ve imha politikasının da iflasıdır. “Çarmıhını sırtında taşımış” bir halkın var olma mücadelesinin geldiği aşamadır. Çağrının yanına yöresine sıkıştırılan kimi eski ağızlı söylemler, ideolojik tatminlerle donatılan kimi argümanlar ortaya çıkan gerçeği gölgede bırakamamaktadır. Çünkü hakikat yalın ve gölgesizdir.

Abdullah Öcalan’a hitaben yapılan çağrıya kendisinin yanıtı yalın, keskin ve kararlı olmuştur: “Eğer koşullar oluşursa şiddet ve çatışma ortamını siyasi ve hukuki zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim”. Birkaç metre karelik karanlık bir hücreden dışarıya aktarılan bu tek cümlelik manifesto herkesin kaybettiği yeni bir umut olmuştu. Abdullah Öcalan tarihin kararlılığını, politik tutumunu ve çözüm gücünü deklare etmiş, sonrasında ise kendisine yapılan çağrının devlet aklı ile buluşması gerektiğini ifade etmiş, böyle olması durumunda sorunun çözülebileceğini işaret etmiştir. Bu vaziyet ve koşullar içerisinde tarihi 27 Şubat çağrısı yapılmış ve herkesi “Barış ve Demokratik Toplum” inşasına katılmak üzere sorumluluk almaya, demokratik siyasete aktif ve işler kılmaya çağırmıştır. Devlet yapılan çağrıya söylem itibari ile olumlu yaklaşmış, geç de olsa kendi cephelerinde yürütülen sürecin bir “Devlet Politikası” olduğu ifade edilmiştir. İlk başlarda sürecin kıyısında gezinen iktidar çağrıyla beraber daha fazla sahip çıkar, sorumluluk alır hale gelmiştir. Ancak şimdiye kadar sürecin temel dinamiklerini belirleyecek, güçlendirecek, toplumun en acil beklentilerine, taleplerine cevap verecek, iç cepheyi tahkim bağlarında “kardeşlik hukukunu” görünür, demokratik siyaseti işler kılacak pratik bir adım atılmış değil. Söylemde muğlak eylemde durgun, oyalayıcı bir hal mevcuttur. “Barışın şartı olmaz” mottosunu sadece karşı tarafın yerine getirmesi gereken bir gereklilik olarak ele alıp yol yürüyemez. Gereklilikler muhataplarca yerine getirilmezse negatif barış süreci pozitif barış sürecine evrilemez. Çok uzak olmayan bir zaman diliminde devlet aklının tam olarak ne yapmak istediğini, nerede durduğunu göreceğiz: tarihi fırsat daha öncekiler gibi heba mı edilecek yoksa zamanın ruhuna uygun mu davranılacak? Diğer tarafta yani Kürt halkı ve özgürlük hareketi cephesinde ise çağrı yerine getirilmesi gereken tarihi bir fırsat olarak sahiplenilmiştir. Halkın 8 Mart Dünya emekçi kadınlar Günü’nde ve 21 Mart Newroz’undaki irade beyanı ile özgürlük hareketinin “uyacağız ve gerekeni yapacağız” açıklamasından sonraki 5-7 Mayıs 12. Kongre kararları bunun en somut göstergesidir. Yapılan tarihi açıklamalarda ve meydanlarda Abdullah Öcalan’ın sürecin muhatabı ve baş müzakerecisi olduğunun vurgulanması ayrıca altı çizilmesi gereken bir husustur.

 

Çözüm: Ortak Vatan ve Eşit Yurttaşlık

Tarihsel yaşanmışlıklar ve güncel gelişmeler sadece Kürt-Türk değil bölgesel ilişkileri de yeniden düzenlemeyi zorunlu ve kaçınılmaz kılmaktadır. Bu “zorunluluk” hali belki de çözümü en fazla katkı sağlayacak, devleti cayma niyetinden alıkoyacak husustur. Mecburiyet çözüm dışında başka bir seçenek bırakmamaktadır. Varsa bir başka seçenek o da herkesin kaybettiği seçenektir. Abdullah Öcalan bu anlamda ortaya koymuş olduğu ortak vatan ve eşit yurttaşlık perspektifi, herkesin kazandığı çözüm seçeneğinin temel başarısı için en hayati perspektiftir. Süratle kavranması ve benimsenmesi gereklidir. Her dönemin kendine özgü kimi kodları, okuma biçimleri dili ve ruhu vardır. Yaşam da bunlar üzerinden tariflenir ve şekillenir. Ancak yaşam; özgür, dinamik, canlı, değişken oluşu ile kavramlarla tanımlanamayacak, kalıplara sığdırılmayacak kadar akışkandır. Yeni dönemin ruhu da dili de ortaklaşmayı dayatmaktadır. Ancak koşulların dayattığı mecburi ortaklaşmayı gönüllü, ahlaki ve politik bir birlikteliğe çevirmek en tarihi sorumluluktur. Bunun için tabuları yıkmak elzemdir. Eskide ısrar hatadır. Dolayısıyla eskinin çözüm getirmeyen reel sosyalist jargonlu kavram ve kuramlarını yine bir baskı aracı olan ulus-devleti toplum sosyolojisine dayatmak doğru değildir. Yaşamın doğal akışına aykırıdır. Toplum duasını baskılamak, ipotek altına almak yaşamın anlamını hiçleştirmektir. Onun için süreci de inşayı da en başta demokratik siyaset yoluyla baskı ve sindirme araçlarını minimalize etme süreci olarak okumak lazım. Bu önemli oranda gerçekleştiği birlikteliğin gönüllü ve politik niteliği de artacaktır. Tıpkı birleşik kaplar gibi. Birimlere uygulanan baskı tamamen ortadan kaldırılınca tüm birimlerdeki su seviyesi nasıl eşit seviyeye geliyorsa devlet baskısı da ortadan kalktıkça toplumun tüm farklı birimleri daha eşit ve özgür bu duruma gelecektir.

Bilindiği üzere Ortadoğu çok zengin ve farklı kültürlerin iç içe geçtiği yapısallıklar ve anlamsallıklar coğrafyasıdır. Buradaki her farklılık bütüncül ve kapsayıcı bir ihtivaya sahiptir. Aynı zamanda her maddi ve manevi farklılık zamanla ortak bir paydada buluşarak bölgesel ve evrensel bir nitelik kazanır. Yerel ile evrenselin buluşması toplumsal gelişmeye ve birlikteliğe güç bir harç olur. Ancak 5000 yıllık uygarlık savaşlarından bu yana coğrafya neredeyse hem evrensel hem de yerel niteliğini kaybeder duruma gelmiştir, büyük tahribatlara uğramıştır. Farklılıkların zenginliği yerine farklılıkların düşmanlığı ikame edilmiş, baskı ve sömürü hiç eksilmemiştir. Dolayısıyla yoğun baskı ve sömürüye maruz kalmış kimlik ve inançların sorunlarına daha duyarlı politik ve kapsayıcı çözümler geliştirmek olmazsa olmazdır. Düşmanlaştırılmış kimlik ve inançların kucaklaşmayı yani toplumsal barış ancak bu duyarlılık bilinci üzerinden inşa edilebilir, toplumsal hakikate böyle varılabilir. Hakikat pozitif barış ve özgürlük olarak yerel ile evrenselin bütünleştiği, bütün farklı etnik, dini ve mezhebi, politik ve ahlaki kimliklerin birlikteliğidir. Ahlaki-politik kimliklerin pozitif barışı ve özgürlüğü öncelikle toplumsal barış ve özgürlükten geçer. Toplumsal, pozitif büyük barış ve özgürlük olarak nitelendirdiğimiz hakikat politik, ahlaki ve sosyal kimlik mücadelesinin en temel vazgeçilmez amaçsallığıdır. Bu amaçsallık politik kimlik mücadelesi üzerinden inşa edilirken politik kimlik sosyalitenin bilince çıkartılmasıyla inşa edilir. Toplumsal varlığın bilincine varma politik kimliği politik kimlik de özgür yaşamı inşa eder. Bu da güncel ifadesini demokratik toplum ve demokratik siyasetle bulan ahlaki ve politik toplum unsurlarının benimsenmesi ile mümkün olabilir. Bunlar pratikleştirilip benimsendikçe yerel ve evrensel dengesini yitirmiş Ortadoğu coğrafyası yeniden özüne dönmüş olacaktır. Öze dönüş toplumsal hakikatle yeniden bütünleşme ve kaynağına dönmekle olabilir. Özgürce yaşam ancak öz kimlikle buluşularak gerçekleşebilir. Dolayısıyla “Demokratik Toplum ve Barış” çağrısı aynı zamanda öze dönüşün güncel mücadele araçlarını da belirleyen bir çağrıdır.

Sonuç olarak, demokratik toplum sosyalizmine giden yolda ortaya çıkan riskleri iyi analiz etmek, fırsatları doğru değerlendirmek gerekir. Başta Kürtler olmak üzere tüm özgürlük, eşitlik ve adil yaşam yanlısı olan demokratik güçler tehlikeleri bertaraf etmek, yaşanabilir bir gelecek inşa etmek için demokratik devrimlerini gerçekleştirmek durumundadırlar. Demokratik, çoklu, yerel, dini, etnik ve mezhebi kimliklerin de katılımıyla konjektürel durumu pozitif barış ve demokratik inşanın fırsatı olarak görüp, halkların birlikteliği lehine çevirmedir. Küresel hegemonyanın araçsalcı politik ilişki ve yaklaşımını özgür ve eşit toplum amacı yolunda çoklu meşru mücadele araçlarıyla başarıya ulaştırmalılar. Kürtlerin ve demokratik güçlerin demokratik zaferini ilan etmesi, esnek zekâ ve özgürlük bilinciyle gündemi belirleyen tüm özgürlükçü güçlerle birlikte özne ve aktör olmasına bağlıdır. Yeter ki demokratik özne direngenliği, kararlılığı, yaratıcılığı, inancı ve mücadelesi “toplumsal aşk ve akıl” ile bütünleşsin. Kurulacak olan düzenin biçim ve içerik olarak nasıl olması gerektiğini belirleyecek olan karşıt ideolojik güçler (demokratik güçler ile uygarlık güçleri) arasındaki bu yaratıcı mücadele azmi ve toplumsal rıza olacaktır. Hiç kuşkusuz bu da zorlu olacaktır. Milliyetçi, muhafazakâr ve liberal ideolojik kodlarla tanımlanmış ve donanmış ulus-devletçi paradigmayı minimalize edecek olan demokratik, özgürlükçü quante yerelliği esas alınacağı demokratik ulus paradigmasını inşa etmek zaman alacaktır. Zıtların ilişkide ve çelişkide olacağı, birinin diğerini aşındırarak aşmaya çalışacağı ve dönüştüreceği yeni bir mücadele sahası öngörmek mümkündür. Sistem içinde sisteme karşı mücadelenin daha da yoğunlaşacağı bir dönemdir. Bir nevi demokratik modernite ile kapitalist modernitenin ilişki ve çatışmasında belirleyici olacak olan ahlak, sanat, esnek zekâ, yaratıcı bilinç, sosyal, bilimsel, politik akıl ve bütüncül paradigmanın optimal dengesidir.

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.