Düşünce ve Kuram Dergisi

Bütüncül Hukuk Bağlamında Kadın ve Demokratik Entegrasyon

Raziye Öztürk

 

Barış ve Demokratik Toplum Manifestosunda ve devam eden İmralı görüşmelerinde Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum inşasında özellikle bütüncül/bütünsel hukuk kavramına atıfla bir yaklaşım ve çerçeve ortaya koymaya çalışması bu kavramın ne olduğu ve Öcalan’ın neyi kastettiğine dair tartışmaları da gündeme getirmiştir.  

Şüphesiz ki bütünsel hukuk kavramına kaynaklık eden bütünsel yaklaşım izah edilmeden yapılacak değerlendirmeler eksik kalacaktır.   

 

Bütüncül Yaklaşım/Holizm

Bütüncül yaklaşım yani Holizm eski Yunancada “bütün, tüm” anlamlarına gelen “holos” sözcüğünden türetilen felsefi bir terimdir ve felsefeden psikolojiye, antropolojiden ekolojiye ve daha birçok alanda karşımıza çıkan bir kuramdır.

Holistik düşüncenin Herakleitos’tan başlayarak Platon ve devamında Aristoteles ile ön felsefi temellerinin oluşturulduğu; birçok filozof tarafından bu düşünce yaklaşımının benimsendiği belirtilmektedir.  Öcalan’ın sıkça referans verdiği Hegel’in “gerçek bütündür” belirlemesi, felsefesinin bütüncül karakterini açık bir biçimde ortaya koyarken sonraki felsefi tartışmaların da merkezinde olmuştur. Bu ifade, gerçeğin tekil olgular, soyut ilkeler ya da yalıtılmış kavramlar aracılığıyla kavranamayacağını; aksine ancak bu unsurların birbirleriyle kurdukları ilişkiler ve tarihsel gelişimleri içinde anlaşılabileceğini ileri sürer. Hegel’e göre bütün, basitçe parçaların toplamı değil, parçaların diyalektik etkileşimiyle oluşan dinamik bir süreçtir. Bu nedenle bir düşünce ya da bilinç biçimi, yalnızca kendi başına ele alındığında eksik ve tek yanlı kalır; gerçeklik ancak bu momentlerin bütüne içkin işlevleri ve karşıtlıklarıyla birlikte kavranmasıyla açığa çıkar. Bütüncül yaklaşım, burada statik bir tamamlanmışlıktan ziyade, çelişkiler aracılığıyla ilerleyen tarihsel bir oluşu ifade eder. Böylece Hegel’de hakikat, başlangıçta verilmiş bir öz değil, sürecin sonunda kendini açığa vuran ve ancak bütün içerisinde anlam kazanan bir gerçeklik olarak düşünülür.

Hegel gibi bütüncül bir yaklaşım içinde diyalektik yöntemi benimseyen ve “gerçek bütündür” belirlemesine karşı çıkmayan Marx ise ‘Hegel’in diyalektiği baş aşağı duruyordu; onu ayakları üzerine oturttum’ diyerek, gerçekliğin düşünceden türetilmiş bir bütün olarak değil, maddi yaşamın ve üretim ilişkilerinin tarihsel-diyalektik hareketi içinde kavranması gerektiğini vurgulamıştır.

Kavramsal olarak holizmin ilk sistematik adlandırması ise Güney Afrika’da devletin üst yönetim kademesinde görev yapmış Hollandalı Jan Smutus (1870–1950) tarafından “Holism and Evolution” adlı eserinde yapılmıştır. Smuts, 1926 yılında kaleme aldığı bu çalışmasında holizmi, doğada evrimsel bir süreç geçiren tüm parçaların kendi toplamından daha büyük bütünler oluşturma eğilimi olarak tanımlamıştır. Ve en nihayetinde bu yaklaşım birçok bilim dalında ve değerlendirmede ortak yaklaşım haline gelmiş, ilham alınmıştır. 

Bu yaklaşıma göre olgular tek başına değil ancak ilişkisel, tarihsel ve sistemsel bağlamları içinde, diyalektik yöntem kullanılarak kavranabilir. Öcalan’ın bütüncül yaklaşıma ilişkin yorumu ise daha çok Hegelci bir çizgide konumlanmaktadır.  Parçacı değil organizasyona dayalı holistik tanımlamaya ilişkin olarak Öcalan şu örneği vermektedir. “Dikkat edilirse Hidrojen atomunda 1 proton var, oksijen atomunda 6 proton, 6 elektron var; her ikisi de birer gazdır. Oksijen gazı bizim için yaşamsal değerde bir gazdır. Diğeri de hidrojen gazıdır. Dünyada en bol olan iki gazdırlar. Bu iki gazın bileşimi su oluyor (H2O). İkisi ayrı olduklarında gaz halindedirler, bileşik oluşturduklarında suyu oluşturuyorlar. Ve insan için su yaşamsaldır. Suyun kendisi hidrojen ve oksijenden ayrı bir maddedir. Su ne hidrojendir ne de oksijendir; yepyeni bir şeydir. Demek ki bir atomla hakikati açıklamaya çalışmak doğru bir yöntem değildir. Tek başına hidrojen zehirli bir gaz iken, oksijen de yanıcıdır. Her ikisi de insan için zararlıdır. Ama bileşik haline gelip suyu oluşturduklarında yaşamsal bir olgu haline gelir. İşte bu durum organizasyonel bir bakışla anlaşılıp izah edilebilir. Su da bir organizasyondur.

Öcalan’ın doğadaki sisteme ilişkin örneklendirmesinin ardından, bütüncül yaklaşımı bir de insan varlığı üzerinden açıklamak yerinde olacaktır. Örneğin A kişisine ait bir göz ya da bir el düşünüldüğünde, bu parçaların tek başına bir anlamı olmadığı; ancak insan bedeninin bir parçası olarak fonksiyonel değer kazandığı görülür. Benzer biçimde, insanın yalnızca biyolojik varlığı da tek başına yeterli bir anlam üretmez. Bireyin bilinci, dili, inancı, tarihi, kültürü, üyesi olduğu toplum, bu toplumla ve doğayla kurduğu ilişkiler ile içinde bulunduğu çevre gibi unsurların tümü birlikte bir bütünü oluşturur. İşte bu bütünlük, insanı anlaşılır ve anlamlı kılan temel çerçeveyi meydana getirir.

Öcalan’ın şimdiye dek tüm olgu ve sorunlara ilişkin değerlendirme ve çözüm perspektiflerinde bu yaklaşımı benimsediği açıkça görülür. Örneğin Kürt gerçekliğini anlayabilmek için onu yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil; tarihsel, sosyolojik ve kültürel boyutlarıyla bir bütün olarak ele almak gerektiğini vurgular. Bu çerçevede Kürt sorununu değerlendirerek mevcut sorunlara yerel, ulusal ve küresel düzeyde doğru bir çözüm üretmeye çalışır. Çünkü hakikat bir bütündür ve tüm boyutlarıyla ele alınmadan ne hakikate ulaşmak ne de mevcut sorunlara doğru bir çözüm üretmek mümkündür. 

Öcalan’ın bu yaklaşımı demokratik entegrasyon ve demokratik toplumun inşası bağlamında sıkça gündeme gelen “hukuk” meselesinde de kendini göstermektedir. Hukuk literatüründe doğrudan “bütüncül ya da bütünsel hukuk” kavramının kullanıldığına rastlamak pek mümkün değilken Öcalan bütünsel hukuk kavramını kullanarak hukuka dair yaklaşımını da kavramsal bir zemine oturtmuştur. 

 

Bütünsel/Bütüncül Hukuk

Yalnızca devlet idaresinin iradesi olarak normlar, kurallar ve yaptırımların toplamı olarak ifade edilebilen hukuk, bir baskı aracı olarak toplumun sorunlarına cevap olmaktan ve adaleti gerçekleştirme gayesinden bir hayli uzaktır. Hukuku statik bir düzenleme alanı olmaktan çıkararak, toplumsal dönüşümün aktif bir unsuru haline getirecek olan ise bütünsel hukuktur. Çünkü insan zihnine dayalı olan toplumda, eğilimler ve düşünceler olabilir, katı yasalar olamaz. Bu anlamıyla bütüncül yaklaşımın ve hakikatin bir gereği olarak; toplumsal ihtiyaçlara yanıt olabilecek esnek, zaman içerisinde ihtiyaca göre dönüşebilen, kapsayıcı ve toplumla birlikte tarih, sosyoloji, ekoloji, ekonomi vb. bilim alanlarıyla ilişkisellik içerisinde olması nedeniyle dinamik bir alan olarak ele alınacak hukuka bütünsel hukuk denilebilir. 

Kürt sorunu özelinde bakıldığında; yüzyılı aşkın süredir bu sorun bir güvenlik sorunuymuş gibi değerlendirilmiş ve “çözülmeye” çalışılmıştır. Tek ve gerçekliği bulunmayan bu tespitin varlığın inkârı ve imhasına dayalı çözümü ise savaşın derinleştirilmesinden başka bir sonuç yaratmamıştır. Meselenin ardındaki gerçekliğin görülmeyerek farklı yol ve yöntemlere girişilmesi birçok krizi de beraberinde getirmiştir. Hukuk ve adalet krizi bunların başını çekerken ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel her alanda tüm toplumu etkileyen krizlere sebebiyet vermiştir. 

PKK’nin feshi kararı ve silahların yakılması, Türkiye sınırları dışına çıkılarak Türkiye’ye karşı silah kullanılmayacağının açıklanması, demokratik stratejiye bağlılık kararlılığının vurgulanması tarihi önemde adımlar olmuştur. Ancak devletin atması gereken adımları atması suretiyle hukuk alanı başta olmak üzere siyaset, ekoloji, ekonomi vb. tüm alanlarda yeni bir tarihsel sürecin başlatılması ve demokratik değişim ve dönüşüm sürecinin karşılıklı olarak geliştirilmesi mevcut krizlerden çıkışın yolu olacaktır.  

Meselenin tarihsel, kültürel, siyasal ve toplumsal boyutları görülmeden; sorunun kendisini üreten koşullar ortadan kaldırılmadan ve bütünlüklü bir biçimde hukuk yoluyla garanti altına alınmadan kalıcı bir çözümün getirilmesinin mümkün olmadığı çok defa deneyimlenmiş durumdadır. Bu minvalde, çok katmanlı ve yüzyılı aşkın bir süredir var olan tarihsel bir meselenin çözümünde dar ve geçici hukuki reformlarla sınırlı kalınmaması; demokratik siyaset, toplumsal katılım, kültürel haklar ve yerel örgütlenme biçimlerini kapsayan kadın özgürlüğü temelinde bütünlüklü bir hukuk perspektifine dayandırılması gerektiği açıktır. İşte bu noktada demokratik toplumu inşa süreci tüm taraflara tarihi bir fırsat sunmaktadır. 

Osmanlı sisteminde Kürtlerin, devletin hukuk düzeni ile birlikte işleyen hem yerel hem geleneksel düzeyde varlığını koruyan hukuk pratikleri mevcuttur. Ulusal Kurtuluş sürecinde de Kürt ve Kürdistan’a dair kavramların resmi belgelerde yer alması, ikinci Amasya protokolünde “Kürtlerin ırki ve içtimai haklarının tanınacağının” müştereken imza altına alınması, Misak-ı Millinin, Türklerin ve Kürtlerin oturdukları arazileri ihtiva eden ortak vatan olarak tanımlanması, 1921 anayasası, hatta Kürt Reformu çerçevesinde bazı düzenlemelerin kabul edilmesi söz konusu olmuştur. Ancak Kürtler 1925’ten itibaren komplo, darbe ve asimilasyon yöntemleriyle kimlikleri yok sayılıp tarihten silinmek istenmiştir. Bu da Kürtlerin hukuk kapsamı dışına itilmesi ve kendilerine özgü bir hukukunun olmaması sonucunu doğurmuştur. Yüzyıldır cumhuriyet, Kürt korkusuyla hep olağanüstü yönetim usulleriyle yönetilmiş, evrensel hukuktan, demokrasiden, özgürlüklerden alabildiğine uzaklaşılmıştır. “Hukuk”, “anayasa”, “yasa” kavramlarının içeriğinden boşaltılarak tersi yönde (hukuk-kırım) kullanılmıştır.

İşte bu tarihi hatadan dönülmesini sağlayacak, temel sacayaklarını demokratik siyaset ve hukukun oluşturduğu barış ve demokratik toplumu inşa süreci tarihi fırsat niteliğindedir. Bu inşa süreci ile de facto tanınan Kürt varlığının, hukuken tanınması başta olmak üzere halkların kültürel, dilsel, inançsal, ekonomik, sosyal, ekolojik ve güvenlik haklarının hukuki güvence altına alınması ve nihai olarak Kürt özgürleşmesinin sağlanması amaçlanmaktadır. Daha kısa bir biçimde ifade edersek; yüzyıldır hukuk dışına itilen Kürdün hem birey hem de halk olarak tüm boyutlarıyla ve demokratik siyasal kanallar aracılığıyla hukuk kapısından içeri alınması gayesidir.

Bu sürecin en önemli hedeflerinden bir diğeri ise Demokratik toplum ile ulus-devletin demokratik cumhuriyet çatısı altında bütünleşmesidir. 

 

Demokratik Entegrasyon

Bütünleşmeden yani entegrasyondan kastedilen farklı toplumsal, siyasal, kültürel bileşenlerin ortak bir sistem ya da yapı içinde bir araya gelmesi, karşılıklı bir bütün oluşturması ve bu çokluğun karşılıklı birbirini kabul/tanıma sürecidir. Merkezi ya da güçlü olana uyum sağlama değil; farklılıkların kendi varlıklarıyla ve kendi dışındaki farklılıkların/çoğulluğun kabulüyle birlikte kolektif bütünleşmenin inşasıdır. Bu inşa, çatışma ve ayrışma yerine kolektif eşit birliği ifade eder.

Öcalan’ın demokratik entegrasyon anlayışı da bu temelde ele alınmalıdır. Bu anlayış, demokratik ulus paradigması bağlamında Türkiye ve Ortadoğu halklarının, demokratik cumhuriyet çatısı altında ulus-devletle demokratik siyaset kanalıyla eşit ve özgür birlikteliğine yönelik bir perspektifi yansıtmaktadır. 

Demokratik entegrasyon, yalnızca Kürtlerin demokratik cumhuriyet ile eşit ve demokratik entegrasyonu anlamına gelmez. Aynı zamanda Türklerin ve diğer halklarla inançların da demokratik siyaset ve demokratik toplum yoluyla demokratik cumhuriyete entegre edilmesi anlamına gelmektedir. Çünkü demokratik devletle entegrasyona ve demokrasiye ihtiyacı olan yalnızca Kürtler değildir; Türklük ideolojisinin ağırlığı altında özgürleşemeyen ve özgür olmayan Türkler ve diğer halklar da buna ihtiyaç duymaktadır. Entegrasyon çözümü aynı zamanda Kürdistan’ın bağlı olduğu diğer ulus-devletlerle olan ilişkilerine de uyarlandığında Ortadoğu’da var olan sorunlar açısından ciddi bir çözüm potansiyeli açığa çıkacaktır.  Dünya çapında enternasyonal bir bütünleşmenin etkisi ise yadsınamaz derecede büyük olacaktır. 

 

Demokratik Entegrasyon Hukuku

Şüphesiz ki bu bütünleşme yani demokratik entegrasyon da hukuk gerektirmektedir. Çünkü ulus-devletlerle ortak bir siyasi çatı altında uzlaşarak yaşamın esas alınması durumunda hukuk ihtiyaç durumundadır. Ancak bu hukuktan ulus-devletin tekçi pozitivist ve dar normatif anlayışı yansıtan hukukun anlaşılmaması gerektiğinin altını çizmek gerekiyor.

Bütünleşmenin zeminini yaratacak ve sürdürülmesine imkan sağlayacak tarihsel, kültürel, ekonomik etkileşimleri gözeten, toplum merkezli, evrensel ve yerelin optimal dengede buluştuğu, çoğulcu, katılımcı ve bütüncül bir demokratik hukuk yaratımı geniş anlamda demokratik entegrasyon hukukunu ifade eder. Farklı din, mezhep, etnisite, inanç ve kültürlerin uzlaşı temelinde özgür, eşit, bireysel ve kolektif bütünlüğünün demokratik anayasa, yasa, tüzük ve yönetmelikleriyle form yani statü kazanmış hali ise dar anlamda entegrasyon hukuku anlamına gelir diyebiliriz. Bu hukuk, halkın kendi kültür ve kimliğini yapılandırmasına imkân verip, bunun güvencesini sağlayacak bütünlüklü, birbirini tamamlayan yasal ve anayasal temelde düzenlemelerle var olan sorunları kalıcı çözüme kavuşturma olanağını yaratacaktır. Öyle ki ulus-devletin tek tipleştirme eğiliminin hukuk ve demokrasi ile sınırlandırılması ve hukukun bireysel insan hakları, kültürel haklar, sosyal haklar temelinde öz savunma görevi görmesi toplumun güvencesi olacaktır.  

Bu perspektifin tek seferde hayata geçirilemeyeceği açık olmakla birlikte bütünlük bozulmadan aşama aşama ilerlemesi halinde de bunun makul bir süre içerisinde gerçekleşmesi gerekliliği kaçınılmazdır. Demokratik entegrasyona geçiş hukukunun yaratımı da sürecin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.  Bunun somut adımı olarak; fesih olan ve silahları bırakan örgüt mensuplarının siyasi ve toplumsal yaşama entegrasyonunu, cezaevlerinde ve ülke dışında sürgünde yaşamak zorunda bırakılanların dönüşünü kolaylaştıracak özel yasa düzenlemesine ihtiyaç olduğu açıktır. Bunun devamında antidemokratik uygulamalara son verilmesi, buna zemin sunan yasaların kaldırılması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini sağlayacak düzenlemelerin hayata geçirilmesi, sivil toplum sınırlarını da aşan daha geniş demokratik toplum yasası ile demokratik toplum kurumsallaşmalarının güvenceye alınmasının gündeme gelmesi gereklilik durumundadır. Bu kapsamda tüm bu somut adımları garanti altına alacak; kadın özgürlüğü, çocuk hakları, ekolojik yaşam ve eşit haklar gibi temeller üzerinden uzlaşıya dayalı bir toplumsal sözleşmenin hayata geçirilmesi ise kalıcı çözümü getirecek en belirleyici adım olacaktır. 

 

Demokratik Entegrasyonda Kadın Öncülüğü ve Hukuku

Erkek avcı kulübü içerisinde örgütlenip güçlenen kastik katil, doğal ve eşitlikçi anacıl toplum düzenini parçalayarak hiyerarşi, iktidar ve tahakküm ilişkilerinin yaratıldığı sistemi inşa etmiştir.  Kastik katilin ortaya çıkışıyla toplumsal yaşamda ciddi bir yarılma meydana gelmiş ve kadın köleleştirilerek toplumdan uzaklaştırılmıştır. Kastik katilin devam formu olarak devletleşme ile beraber de evlilik, boşanma vb. benzeri kölelik/mülkleştirme ilişkilerini belirleyen durumlar dışında, kadın adeta hukukun dışına itilmiştir. 

Sümer tabletleri ve sonrasında Hammurabi ile başlayıp, Atina ve Roma döneminde resmiyet kazanan ve günümüze kadar değişip dönüşerek gelen hukukta değişmeyen tek şey ataerkil ideolojiyi yansıtması olmuştur. Bu süreç içerisinde gelişen devrimsel çıkışların hiç birisinde de ataerkil sistemi temelinden sarsacak ya da dönüştürecek bir gelişme maalesef ki yaşanmamıştır. Şüphesiz bunda ataerkil sistemin bir bütün olarak, kadının sadece emeği ile değil tüm beden ve ruhuyla yaşadığı ağır sömürgeciliğin kapsamlı çözümlemelere tabi tutulmaması temel etken olmuştur. Fransız Devrimi’yle birlikte başlayan hukuki eşitlik talebi ile kadın, hukuk kapısından içeri alınmışsa da burjuva hukukun biçimsel eşitlik ölçüleri aşılamamıştır. Bunun devamında mücadelesi yürütülen siyasi, ekonomik ve sosyal hak talepleri de aynı kaderi yaşamıştır.  

İlk toplumsal yarılmanın anacıl toplumun temsilcisi olan kadın üzerinden gerçekleştiği,  toplumun en derin çelişkileri ve tahakküm ilişkilerinin kadın üzerinde yoğunlaştığı gerçekliğinin tespiti; toplumsal sorunların çözümünün ancak kadın özgürlüğü temelinde gerçekleşebileceğini ortaya koymaktadır. Bu anlamıyla kadın özgürlüğünü temel mesele olarak ele alıp tüm boyutlarıyla değerlendirerek yaşamın bir bütün halinde çözümlemesini yapan ve çözüm yolu konusunda perspektif sunan Jineoloji çalışmaları, umut olmaktadır.

Jineoloji ile bilimsel düşüncenin, bilgi üretiminin ve toplumsal bilimlerin kadın ekseninde yeniden inşası hedeflenmektedir. Ancak yeniden inşa süreci gerçekleştirilirken bilgi yalnızca belirli bir disiplinin sınırları içinde değil; aksine tarih, sosyoloji, antropoloji, felsefe, ekonomi, ekoloji ve siyaset gibi alanları birbirinden koparmadan, aralarındaki etkileşimleri merkeze alarak üretilmekte ve anlamlandırılmaktadır.

Jineoloji, kadını yalnızca biyolojik bir varlık ya da hukuki bir kategori olarak ele almaz. Kadını tarihsel süreç içerisindeki deneyimi, toplumsal konumu, kültürel üretimi, emek süreçleri, doğayla kurduğu ilişki ve iktidar yapılarıyla olan etkileşimi içerisinde bir bütün olarak değerlendirmektedir. Bu da kadının özgürlüğünün tek bir alana indirgenerek çözümsüzlük üretmesini engellemektedir.

Bu kapsamda yukarıda detaylı izahını yaptığımız demokratik entegrasyon ve bütünsel hukuk çerçevesindeki hukuk yaratımının, kadın öncülüğü ve özgürlüğü temelinde, jineoloji perspektifinde inşa edilmesi temel kriterlerinden biri olmaktadır. Burada kadının öncülüğü ikincil ya da tamamlayıcı bir rol olarak değil, toplumsal dönüşümün kurucu öznesi olarak ele alınmalıdır. Nitekim tersinden de bakıldığında kadın öncülüğünün ve özgür iradesinin olmadığı bir toplumda hukukun demokratikleşmesinden ve kalıcı barışın tesisinden söz etmek de mümkün olamayacaktır.

Hakikatin bütünlüklü bir biçimde kavranması gerektiği yaklaşımından hareketle, hukuk da ancak toplumsal gerçekliğin tüm boyutlarını kapsadığı ölçüde adalet üretme kapasitesine sahip olabilir. Bu bağlamda kadın özgürlüğü, demokratik toplumun inşasında yalnızca bir hak alanı değil; hukukun ahlaki, tarihsel ve toplumsal zeminini belirleyen temel ölçütlerden biri olarak ortaya çıkar. 

Kadının toplumsal yaşamın inşasında, hukuk yaratım sürecinin öznesi olarak yer alması; kendi deneyim ve perspektiflerini, etik ve estetik değerlerini hukuka yansıması bir ihtiyaçtır. Bu yaratım sayesinde kadın, hem öz savunma işlevi gören hukuki güvenceleri tesis edecek hem de zihniyet değişiminin topluma nüfuz etmesini sağlayarak temel dönüşümün merkezinde konumlanacaktır. Kadının yaşamla kurduğu ilişkinin çok boyutluluğu dikkate alındığında; yalnızca aile, ceza ya da medeni hukuk başlıklarıyla sınırlandırılan, pozitif hukuk normlarıyla sınırlı hukuk anlayışı, bütüncül kadın hukuku yaklaşımını yansıtmayacaktır. Aksine yaratılacak toplumsal sözleşmenin eşit ve özgür yurttaşları olarak;  siyasal katılım, ekonomik özgürlük, kültürel kimlik, ekolojik yaşam ve öz savunma gibi alanların tümünün özgürlükçü ve demokratik temelde kadın hukuku ekseninde yaratımı gerekmektedir. Bununla birlikte bu alanların bir bütün olarak yasal, anayasal düzenlemelerle güvence altına alınması bütüncül kadın hukuku anlayışını yansıtacaktır.

Kadın özgürleştiği ölçüde bütüncül hukukta yansımasını bulabilecek, toplum bütünleşebilecek ve kalıcı barış sağlanabilecektir. 

Bu yönüyle demokratik entegrasyon süreci açısından bakıldığında da kadının oynadığı rol stratejik bir nitelik taşır. Entegrasyon, çatışmasız birlikteliği esas alan ve kültürel çoğulculuk içinde zihniyet birliğine dayalı siyasal birliğin inşasını ifade eder. Bu birliğin inşası aynı zamanda her halkın, inancın, kimliğin kendini demokratik, ekolojist, kadın özgürlükçü perspektifle örgütlemesi ve demokratikleşen devletin ve kurumların tümüyle eşitler arası bütünleşmesidir. Bu haliyle komünal yaklaşımın temel öznesi ve kurucusu olan kadının öncülüğü olmaksızın entegrasyon sürecinin başarıya ulaşması mümkün olamayacaktır.

Kadının özgürlükçü perspektifte örgütlemede öncü rolünü oynayabilmesi kadının komünal değerlerini, toplumdaki dinamizin ana kaynağı olduğunu açığa çıkarmasını gerektirmektedir. Çünkü tüm alanlara nüfuz eden ve hala hakimiyetini sürdüren ataerkil ideoloji kadında kendisine karşı ciddi bir yabancılaşma yaratmıştır. Kadın kendi varlığına, emeğine, bilgi ve deneyimlerine yabancılaşmıştır. Kadının kendisine biçilen toplumsal cinsiyet rollerinden sıyrılması ve “xwebûn” olmayı başarması bu sürecin en önemli başarılarından biri olacaktır. Kendi olabilen kadının, öncüsü ve aktörü olduğu hukuk yaratımı ise şüphesiz ki toplum için doğa için en iyiyi, en doğruyu ve en güzeli açığa çıkaracaktır

Kadının kendini yeniden yapılandırarak hukuk yaratımı sürecinde yer almasının en yakın ve somut örneği olarak Rojava modeli yanı başımızda durmaktadır. 

Bilindiği üzere Rojava Devrimi hem kadınların öncülük ettiği toplumsal bir devrim hem de kadınların fiziksel, düşünsel, ruhsal, sanatsal, yaşamsal gücünü açığa çıkaran bir kadın devrimi olmuştur. Küçük bir coğrafyada hem bu mücadeleye hem de inşaya öncülük ederek büyük bir dalga yaratmış ve küresel düzeyde etkilere yol açmıştır. Şüphesiz ki bu etkileme gücü demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmasından ve bu paradigmayı pratikte uygulama kapasitesinden gelmiştir. Dünya halklarına ve kadınlarına yeni bir umut olarak toplumsal ve sistemsel sorunların çözümüne somut rol modeli olmuştur.  

Diğer tüm iktidar sistemleri ve devlet oluşumlarında olduğu gibi Suriye Devleti de ahlâkı sürekli aşındırarak, yerine topluma üstten tek taraflı hukuk iradelerini (egemenlerin ahlaki biçimini) dayatmıştır. Bunun altındaki temel neden ise özyönetimi ve politikayı tahrip ederek o toplumu, sürekli ve yapısal olarak iktidar yönetimine ve sömürüye açık hale getirmeyi zorunlu görmeleri yatmaktadır. Bunun bilinciyle Rojava’da üstten tek taraflı hukuki dayatmalar yerine ahlaki özgürlük değerlerinin yükseltilmesi öne çıkarılmıştır. Rojava Devrimi’nin dayandığı paradigmada hukukun devleti, ahlakın ise toplumu güçlendirdiği belirlemesi esas alınmıştır. Bu esaslar çerçevesinde demokratik ulus modeline dayanan, ahlaki ve özgürlük değerlerini ön plana çıkaran bir demokratik hukuk sistemi kurulmuştur. Bu sistemde öncelikle hukuksal ve yargısal sistem belirlenmiştir. Toplumsal ilişkilerin sadece hukuki yasalar üzerinden çözülemeyeceğinden hareketle toplumsal konsensüse dayalı çözümleri geliştirebilecek komiteler oluşturulmuştur. Kadın ve erkeklerden oluşan her türlü toplumsal sorunu gündemine alan toplumsal barış komiteleri (Lîjne Sulhê) ile sadece kadınların sorunlarıyla ilgilenen kadın evleri (Mala Jin) komiteleri toplumsal sorunların yüzde 80’ini konsensüsle çözmektedirler.  Bu sistemin ilerleyişinde kadın özgürlükçü perspektifte eğitim almış, belli bir tedrisattan geçerek zihniyet dönüşümünü gerçekleştirmiş kadın ve erkekler yer almaktadır. Toplumsal değişim ve dönüşümü esas alan eğitim anlayışı ise “tamamlanma” fikrine dayanmaktan ziyade, sürekliliği olan, güncellenebilen ve kapsayıcı bir yaklaşımla sürdürülmektedir. Kadının öncü ve sürdürücüsü olduğu bu sistemde sadece toplumsal konsensüsle, sorunların çözülme yüzdesinin 80 olması, oluşturulan sistemin başarısını ortaya koymaktadır. Görülmektedir ki kadın bir yandan varlık mücadelesi verirken bir yandan da kendini inşa etmiş, toplumsal dönüşmenin merkezinde yer alarak zihniyet dönüşümünün çok hızlı bir biçimde gerçekleşmesini sağlamıştır.

Rojava örneğinde de görüldüğü üzere, varlığın ve üç kuşak temel hakların sadece anayasa ve yasalarda yer alması kalıcı bir güvence sağlamayacaktır. Bunun sağlanması, bilinçli özgür yurttaşların, demokratik toplumda var olan haklarına sahip çıkması ve her koşulda savunarak daha da geliştirmesini gerektirmektedir. Kadın temelli sosyalizmin inşasının hedeflendiği bu yolda demokrasiye ve özgürlüklerine sahip çıkmayan toplumlar, ne kadar ileri anayasa ve yasaları olsa da eğer haklarına sahip çıkma bilincine ermemişse, bunları kaybetme riskine de zemin sunacaktır. Zemini sağlamlaştırmanın en öncelikli yolu yoğun bir biçimde özgürlükçü ve demokratik hukuk bilincinin, özgür yurttaşlığın gereklerini, kişiliğini, ahlakının yaygınlaştırılmasının sağlanmasıdır. Öyle ki özgür yurttaşlar olarak hukuku araçsallaştırmak ve tahrif etmek isteyecekler karşısında en önemli güç haline gelecek, hakkını koruyarak müsaade etmeyecektir. Hukukun işlevli kılınmasını sağlayacak garantör konumunda bulunacaktır. 

Demokratik toplumda barışı sürdürülebilir ve kalıcı kılmanın ve zemini sağlamlaştırmanın en önemli yöntemi ise komünleri inşa etmektir. Bu komünlerde kadın özgürlüğü, demokrasi, farklılıkların eşitliği, yurtseverlik, adalet, ahlak, kültürel toplumun güçlendirilmesi temelindeki ilkelerle örgütlülüğün inşa edilmesi hayati konumdadır. Toplumsal taleplerin örgütlü bir biçimde dile getirilmesi, korunması ve çözüme ulaşması ile demokratik entegrasyonun sağlanması geniş ve konularına bağlı olarak çok sayıda komün ihtiyacını açığa çıkarmaktadır.

Bu anlamıyla siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel tüm alanların kendilerine özgü yerel ve bölgesel örgütlenmeleri yaratmaları esastır. Özellikle Kadın komünün yaratımı en öncelikli olmak durumundadır. Kadın komünü en önemli öz savunma mekanizması olacaktır. 

 

Sonuç Olarak; 

Hukuki ve siyasi yolların tümüyle kapatıldığı bir süreç içerisinden geliyoruz. 27 Şubat 2025 tarihinde başlatılan Barış ve Demokratik toplum süreci ile bu yollara giden kapının aralandığı bir döneme girdiğimizi ifade edebiliriz. Abdullah Öcalan’ın da ifade ettiği gibi; sadece resmi modernitenin değil tüm dönemlerin hiyerarşik ve devletçi uygarlık sisteminin tüm toplumsal dokularına nüfuz edip zihnen ve bedenen tutsak aldığı, en derin köleliğe mahkûm ettiği bir kadın gerçekliği var. Bu gerçeklik karşısında kadının özgürlüğü ve eşitliği zihniyet alanında geliştirilecek çok kapsamlı teorik ve ideolojik çalışmalarla, programatik ve örgütsel faaliyetlerle, en önemlisi de güçlü eylemlerle mümkün olabilecektir. İşte bu süreç, söz konusu yaratım açısından özellikle kadınlar başta olmak üzere tüm halklara tarihi bir fırsat sunmaktadır. Bu tarihi fırsata giden kapının ardına kadar açılmasında ve kalıcı barışı inşa etmede sorumluluğumuz ise öncülük düzeyinde yer alarak en güzeli yaratmak olacaktır. 

 

* Söz konusu makale, Abdullah Öcalan’ın duruşmalardaki ifadelerinden görüşmelerine ve tüm kitaplarına kadar ulaşılabilen tüm kaynaklardan yararlanılarak yazılmıştır.

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.