Kültür ve sanatın kadın ile olan tarihsel ve sosyolojik bağı, toplumların kadın algısını, güç ilişkilerini ve üretim biçimlerini yansıtan çok katmanlı bir ilişkidir. Bu bağ, hem kadının temsil edilme biçimleri hem de kadının kültür ve sanattaki özne olarak varlığı üzerinden okunur. Kültür kavramı için çok çeşitli tanım vardır. Abdullah Öcalan son manifestosunda kültür için “Genel anlamda, insanın yarattığı her şeydir denilebilir”, demektedir. Bu cümleden çok fazla anlam ve başlık çıkarılabilir ve denilebilinir ki; kültür kimliktir, kültür bir halkın ya da bir ulusun tarihten bu yana kendini var etme tarzıdır, onun dilidir, ilişkileri ve yaşam tarzıdır. Kültür, yalnızca sanat ya da gelenek değil; toplumsal yaşamın bütününü şekillendiren değerler, anlamlar ve ilişkiler bütünü olarak da ele alınabilir. Bu çerçevede kadın, kültürün taşıyıcısı, kurucusu ve dönüştürücüsü konumundadır. İlk toplumsal kültürler anasoylu, kadın merkezli yapılara dayanır. Dilin, mitolojinin, inançların ve toplumsal dayanışmanın ilk biçimleri kadın etrafında gelişmiştir. Bu nedenle kadın, kültürün biyolojik değil, toplumsal yaratıcısıdır. Kültür, her halkın ve ulusun tarihten bu yana yarattığı değerler ve bir de bu değerlerle kendisini ifade etmesidir. Kültür bir toplumun zihniyetini, düşünme kalıplarını, dilini ifadelendirirken, maddi birikimlerinin de eklenmesini ifade eder.
Kültür kavramını insan olmadan düşünemiyorsak; o zaman insanla beraber ortaya çıkan bir çok şeyle alakalı tanımlama zorunluluğu ortaya çıkıyor. İnsan olgusuyla ilişkilendirilemeyen herhangi bir tanımlama, kültürü doğru tanımlayamıyor. Bu kadar tanımlamanın geliştiriliyor olması da, kültürün kapsamlı bir gerçeklik olmasından kaynağını almaktadır. İnsanlaşma olgusunun ele alındığı süreçle başlayan, bunun içinde devam eden, insanlığın yarattığı maddi ve manevi her şey, kültür denilen olguyu ifade eder. İnsanın kültür yaratımında önemli rol oynaması da kültürel bir varlık olmamız için kendi başına yetmiyor.
Kültür yaratması için çok önemli başka bir şeye daha ihtiyaç vardır. O da toplumsallaşmadır. Toplumsallaşma ile elde edilen bilinç, insanın doğada kendi kurallarının çok önemli bir kısmını kendisinin yapmasına yol açar. Bu, doğada olmayan ya da doğal olarak bulunmayan bir durumdur. Toplumsallık geliştikçe, ortaya çıkan ihtiyaçların giderilmesi ve sorunların çözümü insan yaratıcılığının gelişmesine katkıda bulunur. Abdullah Öcalan bu toplumsallaşmayı “komünal toplum” olarak tanımlar. Neden komünal bir toplum? Çünkü kendi içinde paylaşımcı ve özgürlükçü olmasına dayandırır. İhtiyaçlar en doğal halleriyle karşılanıyor, yeni ve yaşanabilir çözümler geliştiriliyor. Ortaklaşma, sorunları çözmede çok önemli bir nokta haline geliyor. “Kültürleşme” de insanlar açısından böyle gelişiyor. Kültürleşme ya da insanın kendini var etme gerçekliğinden bahsederken, herhangi bir kültürleşme ve toplumsallaşmadan bahsedilmiyor. İnsanları var etmeye sevk eden ve bir anlamda olması gereken komünal toplumdan, onun komünal kültüründen ve kimliğinden bahsedilmiş oluyor. Kültürel varoluş ve yaşam tarzının doğanın zorluklarına rağmen, ilk dönemlerdeki gerçekleşmesi tüm kültürel tarihin temelini döşemiştir. Temel orada atılıyor, ondan sonrasında da toplumsallık, bildiğimiz tarihsel süreçler içerisinde değişim ve dönüşüm yaşayarak günümüze kadar geliyor. Tabiki kültürleşme ve toplumsallaşma meselesinin gelişim seyri çok önemli çünkü bu süreç kadın eliyle başlayan ve gelişen bir süreç. Bu süreçle beraber kadının emeğiyle, toplumsal yaşamda “insanlaşma” gelişiyor. İnsanlaşma ile ilgili de çok çeşitli tanımlamalar geliştirilebilinir ki; bu noktada toplumsal yaşamı var eden kadın eliyle bir insanlaşma hali gelişiyor. Ortak yaşamı örme, büyütme, canlılara yaşam alanı tanıma üzerinden kadın eli ile yaşam geliştiriliyor. Geliştirilen yaşamı korumak ve devamını sağlamak için de kadın, kültürel bir yaşam geliştiriyor.
Kadın Eliyle Yaratılan Kültürel Yaşam
Abdullah Öcalan komünal kültürde kadının yeri konusunda şöyle bir tanımlama geliştiriyor: “Toplumsal yaşamın ilk süreçlerinde kadın emeği ve bunun kültürleşmesi belirleyicidir. Kültürü tarihten bugüne taşıdığımızda kadının rolü bellidir. Özellikle Kürt toplumunda bu daha da belirleyicidir. İnsan bunu bir çok özellikte görebiliyor; kadının rengi, duruşu, toprağa bağlılığı, emeği ve daha birçok şeyi var. Örneğin bu halk oyunlarına da yansımış. Bir halk oyunu vardı: İki erkek kavga ediyor, sonra kadın araya girip kefiyesini yere atıp barışı sağlıyordu.” Kadının kefiyi yere atmasıyla barış sağlanıyorsa veya barış ihtimali gelişiyorsa, kadının kurduğu komünal yaşamda ne kadar söz sahibi olduğunun da göstergesi oluyor. Ortak yaşamı kuran kadın, komünal kültürün de yaratımında başat rol oynuyor. Yaşamı kolaylaştıracak kültürel öğeler yaratıp, bunun erkekler tarafından içselleştirilmesine de katkı sağlıyor. Komünal toplumda yararlı ve iyi olanın kıymetini kültürel yaratımlarla bir nevi koruma altına alıyor. Kültürel yaratımlar bazen doğrudan bir yaşam biçimi haline gelirken, özellikle hikaye anlatıcılığı üzerinden(çîrokbêjî), bazen de sanat üzerinden geliştirilmiştir. Dolayısıyla kadınların hikâye anlatıcılığı, komünal toplumların kültürel yaşamında merkezi ve dönüştürücü bir role sahip olmuştur. Komünal toplumda yazılı kültür sınırlı ya da hiç yokken, hikâyeler toplumsal hafızanın taşıyıcısı olmuştur. Kürt kadınlarI yani çîrokbêjler; mitleri, efsaneleri,ortak yaşam hikâyeleri, doğum–ölüm ritüellerini ve tarihsel deneyimleri kuşaktan kuşağa aktararak kültürel sürekliliği sağlamışlardır. Bu anlatılar, toplumun kimliğini canlı tutmuştur. Çîrokbêjler, hikâyeler aracılığıyla; ortak yaşam, dayanışma, paylaşım, doğayla uyum, karşılıklı sorumluluk gibi komünal yaşamın temel değerlerini yeniden üretmişlerdir. Anlatılan öyküler, bireysel başarıdan çok topluluk yararını öne çıkararak toplumsal normları güçlendirmiştir. Hikâyeler, çocuklar ve gençler için bir öğrenme aracı olmuştur. Kadınların anlattığı masallar ve anlatılar, ahlaki değerleri öğretip, toplumsal rollerin sınırlarını açıklamıştır. Doğa bilgisi, şifacılık, tarım ve yaşam pratiklerini aktarır. Bu yönüyle hikâye anlatıcılığı, etkili bir yol gösterme sistemidir. Çîrokbêjler, yas, göç, kıtlık gibi kolektif deneyimleri hikâyeleştirerek toplumun bu deneyimlerle baş etmesini sağlar. Hikâye anlatımı duygusal paylaşımı artırır, bireysel acıları kolektif bir anlam çerçevesine yerleştirir, toplumsal iyileşmeyi destekler. Kadınlar, hikâye anlatıcılığı sayesinde komünal toplumlarda kadın bilgisinin ve deneyiminin nesilden nesile aktarılmasını sağlar. Doğum, hasat, ölüm ve mevsim döngüleri gibi ritüellerde kadınların anlattığı hikâyeler, müzik, dans ve sözlü anlatıyla birleşerek kültürel yaşamı zenginleştirmiştir. Bu anlatılar, ritüellerin anlam derinliğini artırır. Kadınların hikâye anlatıcılığı, komünal toplumlarda yalnızca bir anlatı pratiği değil; kolektif kültürel belleğin korunması, kimliğin inşası, toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi ve kuşaklar arası bağın sürdürülmesi açısından yaşamsal bir işleve sahiptir.
Toplumsal Kültürü Koruyan, Değerleri Yaratan Kürt Kadını
Komünal kültür ve sanat bağlamında Kürt kadının rolüne verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri de Yarsani inancında kadın ve komünal yaşamın inşasıdır ki, haklarında çok fazla bilgi olmasa da belli araştırmalar da Yarsanilik (Ehl-i Hak), kökleri Kürdistan ve İran coğrafyasına uzanan, sözlü geleneği güçlü, cemaat temelli bir inanç sistemi olduğu vurgulamaktadır. Bu inançta yaşam, bireysel kurtuluştan ziyade komünal ahlak, kolektif sorumluluk ve manevi eşitlik üzerine kuruludur. Yarsani toplumunun bu komünal yapısının inşasında ise kadın, çoğu zaman görünmez kılınsa da, merkezi ve kurucu bir role sahiptir. Yarsani inancında varlık döngüsü (donadon) ve ruhun sürekliliği, cinsiyet temelli hiyerarşilerin önüne geçen bir anlayış sunar. Ruh, kadın ya da erkek bedende tezahür edebilir; dolayısıyla bir cins diğerinden üstün değildir. Toplumunda komünal yaşam; paylaşım, dayanışma ve kolektif emek üzerinden şekillenir. Kadın, bu yaşamın gündelik pratiklerini örgütleyen başat roldedir. Cemaat içi dayanışmanın sürekliliği büyük ölçüde kadın emeğiyle mümkün olur. Bu bağlamda kadın, yalnızca “ev içi” bir figür değil; komünal alanın sürekliliğini sağlayan bir kurucudur. Kadının bilgisi, yazılı metinlerden ziyade sözlü aktarım yoluyla kuşaktan kuşağa taşınır. Mitler, deyişler, ahlaki öğretiler ve toplumsal normlar çoğu zaman kadınlar aracılığıyla içselleştirilir. Yarsani komünal yapısında kadın kültürel hafıza taşıyıcısıdır. Kadınların şiirler yazıp, telli enstrümanlarla cemaat toplantılarında şiirlerini söylemeleri de cemaat içinde önemli bir yer edinmektedir. Kadının emeği, bilgisi ve ahlaki rehberliği olmadan Yarsani topluluğunun sürekliliği mümkün değildir. Bu nedenle Yarsani kadınını yalnızca “yaşatan” değil, toplumsal kültürü koruyan, değerleri korumada bu eksenden eserler üreten ve topluma yayan ama aynı zamanda da inşa eden olarak da düşünmek gerekir.
Dengbêji kültüründe kadının yerini tarihsel ve sosyolojik olarak komünal toplumla ilişkilendirmek de mümkündür. Komünal toplum, sözlü aktarımın belirleyici olduğu toplumlar olduğu için Kürt toplumunda dengbêjlik tam da bu işlevi görür. Dengbêjler tarihi, toplumsal hafızayı,acıyı, direnişi, aşkı, ahlaki ve toplumsal normları kolektif biçimde aktarır. Dengbêjide de kadın, komünal toplumda yalnızca biyolojik değil, kültürel taşıyıcı bir özne olarak öne çıkar. Dengbêjîde tarihsel olarak birçok dengbêj anlatısında kadın; ağıt yakan, destan aktaran, toplumsal acıları dile getiren,hafızayı koruyan bir yerdedir. Özellikle stran, kilam ve ağıt geleneği, kadınların kamusal sesinin bir biçimi olmuştur. Bu durum, anasoylu izler taşıyan komünal toplumla ilişkilendirilebilir. Çünkü Kadın, yaşamın sürekliliğini temsil eder. Kürt kadını, komünal hafızanın direnişini dengbêji yoluyla korumuştur. Kadın dengbêjler genellikle savaşın yıkıcılığını, göçü, kayıpları, bastırılmış duyguları dile getirmişlerdir. Bu da onları resmî tarih anlatısının karşısında, komünal hafızanın savunucusu yapar. Bu açıdan bakıldığında; kadınlarda dengbêjlik, komünal toplumun bastırılmış sesinin bugüne taşınmasıdır. Bugün kadın dengbêjlerin varlığı komünal toplum değerlerinin hâlâ yaşadığını gösterir. Kürtler de komünal yaşamı devam ettiren bir halk oldukları için günümüzde hala dengbêjî geleneğinin önemi yadsınamaz bir yerdedir.
Devletçi-Kapitalist Toplumun Yarattığı kültürel kopuş
Toplumlar açısından hem coğrafyanın, hem de toplumsal şekillenişin yarattığı gelişmeler, ilk toplumsal yapı olan doğal komünal yaşama karşı oluşturulan devletçi yapılanma ve daha sonrasında oluşan kapitalist modernite ve özelde kastik katilin hedefinde, kadınların kültürel yaşamda inşa ettikleri kazanımları ve ortak yaşam deneyiminin getirilerini yok etme amacı vardır.
Toplumsallık kendi içinde değişik biçimler ya da formlar alarak gelişmiştir. Devletler, etnik yapıların ortaya çıkardıkları kültürel zenginliği daha da zenginleştirmektense, toplumları egemenlikleri altında tutmak için kullanmışlardır. Devlet mekanizmasında merkezî otoriteye bağlılık esas kılınmıştır. Toplumun kendi kendini yönetme kapasitesi zayıflatılmıştır. Hiyerarşi ve itaat yaşamda büyük bir korku oluşturmuştur. İnsanlar eşit ve özgür bireyler olarak değil, emir-itaat ilişkisi içinde konumlandırılmıştır. Devletçi zihniyet, tekçiliği öne çıkarıp farklı kimlikleri, dilleri ve kültürleri bastırmışlardır. Ahlaki-politik toplum yerine, bürokrasi ve zor aygıtlarına dayalı bir düzen geliştirilmiştir. Ulus-devletçi kapitalizm ise, modern uygarlığın temel örgütlenme biçimidir ve ciddi toplumsal sorunların kaynağıdır. Kadın özgürlüğünü bastırıp kastik yapıyı güçlendirmiştir. Doğayı sömürüp ,ekolojik yıkımı kaçınılmaz kılmıştır. Kapitalist sistemin ulus-devlet yapısı farklı kimlikleri yok sayıp kendi ulusu dışındaki ulusları baskılayıp yok etmiştir.
Kapitalist devletçi kültür, yalnızca zorla değil, kültür, eğitim, medya ve bilim yoluyla egemenlik kurar, toplumu kendi değerlerine yabancılaştırır. Kadın özgürlüğünü bastırır. Bu nedenle kapitalizm; sadece emeği değil zihniyeti, ahlakı ve toplumsal hafızayı da sömürür. Kültürel yaşamı vareden kadını toplumun öznesi olmaktan çıkarıp erkeğe, aileye ve devlete bağlı bir nesneye dönüştürmüştür. Kadının üretici, örgütleyici ve bilgelik taşıyan rolünü, katliamlarla yok ederek, silmeye çalışmıştır. Bunun yerine kastik erkekliğin inşa edildiği yeni kültürel yaşamda, erkeğe ithaf edilen itaat, namus ve ait olma(erkeğe) kavramları yerleştirilmiştir. Kapitalizm bu durumu daha da derinleştirip kadını zorla metalaştırmıştır. Kapitalist devletçi kültür, kadını köleleştirerek komünü dağıtmış; komünü dağıtarak toplumu ahlaki ve politik özünden koparmıştır. Kadın, komünün taşıyıcısı olmaktan çıkarılarak, kadın kültürünün etik, ekolojik ve toplumsal hafızası yok sayılmıştır.
Kadın Özgürlüğü, Yeniden Kültürel İnşa
Kültürel inşa, elbette kadının özgürleşmesiyle bağlantılıdır ve yalnızca kurumların ya da ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesiyle değil, toplumun anlam dünyasının dönüşümüyle mümkündür. Bu dönüşümün merkezinde ise kadın yer alır. Tarih boyunca kültür, kastik katil olarak adlandırmaya başladığımız erkek egemen iktidar biçimlerinin etkisiyle şekillenmiş; dil, gelenek, ahlak ve toplumsal roller bu iktidar ilişkilerini yeniden üretmiştir. Bu nedenle gerçek bir yeniden inşa, mevcut kültürün küçük onarımlarla sürdürülmesi değil, köklü bir zihniyet devrimi gerektirir. Abdullah Öcalan devrimci kültür ve ahlak değerlendirmelerinde bu durumu “Herkese zihniyet ve vicdan devrimi lazım” sözü ile özetlemiştir.
‘Kadın eliyle yeniden kültürel inşa’ kadının yalnızca kültürün taşıyıcısı değil, aynı zamanda kurucu haline gelmesini ifade eder. Kadın, aile içindeki görünmez emeğin ya da geleneğin pasif aktarıcısı olmaktan çıkarak, kültürel değerleri sorgulayan, dönüştüren ve yeniden üreten bir konuma yerleştirilmelidir. Bu bağlamda kadın bilgisi, sezgisi, yaşam deneyimi ve hafızası hiyerarşik olmayan, daha yatay ve paylaşımcı bir toplumsal kültürün kaynağıdır.
Yeniden inşa süreci, önce dilde başlar. Kadını ikincilleştiren kavramların, deyimlerin ve anlatıların çözülmesi; yerine eşitlikçi ve çoğulcu bir dilin kurulması gerekir. Ahlaki ve politik toplum anlayışı geliştirirken, kültür bu noktada yalnızca geçmişten devralınan bir miras değil, bilinçli olarak yeniden kurulan canlı bir süreç haline gelmelidir.
Kadın eliyle kültürel inşa, aynı zamanda hafızayla da ilişkilidir. Tarih yazımının büyük ölçüde erkek merkezli olduğunu, kadınların deneyimlerinin ise ya silindiği ya da önemsizleştirildiği bilinen bir gerçeklik. Bu nedenle yeniden inşa, bastırılmış kadın tarihinin görünür kılınmasını; mitlerin, masalların, günlük yaşam pratiklerinin yeniden okunmasını içerir. Kültür, böylece tek bir iktidar anlatısına değil, çoklu deneyimlere dayanan bir anlam alanına dönüşebilir.
Kadın eliyle yeniden kültürel inşa, reformdan çok bir yeniden kuruluş olarak ele alınmalıdır. Amaç, kadını mevcut düzenin içine eklemek değil; kültürün temelini oluşturan değerleri, ilişkileri ve anlamları kadın özgürlüğü ekseninde yeniden düşünmektir. Bu çerçevede kadın, yalnızca özgürleşen bir birey değil, toplumsal dönüşümün belirleyicisidir.
Kadın eksenli kültürel devrim, yalnızca kadınların toplumsal hayata daha fazla katılmasıyla sınırlı bir değişim değildir. Bu devrim, uygarlık tarihinin en köklü zihniyet dönüşümünü ifade eder. Özgür bir toplum inşası ancak kadının özgürleşmesiyle mümkündür. Kültürel devrim, öncelikle erkek egemen zihniyetin sorgulanması ve aşılmasıyla başlar. Bu devrim için gerekli olan ilk unsur, zihinsel dönüşümdür. İkinci önemli unsur, örgütlü toplumsal yapıdır. Abdullah Öcalan’a göre kadın özgürlüğü bireysel kazanımlarla kalıcı hale gelemez; bunun yerine kadınların kolektif biçimde örgütlenmesi gerekir. Bu örgütlülük yalnızca siyasal değil, aynı zamanda kültürel, eğitsel ve toplumsal alanları da kapsamalıdır. Kadınların kendi karar mekanizmalarını oluşturması, kültürel devrimin sürekliliğini sağlar. Üçüncü olarak, ahlaki ve politik toplum anlayışı öne çıkar.
Son olarak, erkekliğin dönüşümü bu devrimin ayrılmaz bir parçasıdır. Abdullah Öcalan’a göre kadın özgürlüğü yalnızca kadınların mücadelesiyle değil, erkeklerin de egemenlikçi kimliklerini sorgulamasıyla mümkün olabilir. Erkekliğin, iktidar ve tahakkümle özdeşleşmiş yapısı çözülmeden, gerçek bir kültürel devrim tamamlanmış sayılmaz.
Yoruma kapalı.