Düşünce ve Kuram Dergisi

Özgür Kadın Komünün Öznesi ve Öncüsüdür

M. Veysi Dolaşan

“Kadın özgürlüğü, olgu tanımlamasına uygun olarak kapsam bulmak durumundadır. Genel toplumsal özgürlük ve eşitlik, kadın için direkt özgürlük ve eşitlik olmayabilir. Özgün çaba ve özgürlük esastır. Yine genel demokratikleşme hareketi kadınlar için olanaklar açabilir fakat kendiliğinden demokrasi getirmez. Kadının bizzat kendi demokratik amaç örgüt ve çabasını sergilemesi gerekir.”

Abdullah Öcalan

 

Yukarıda anlatılan sözler Abdullah Öcalan’ın kurucusu olduğu hareketin derin bir örgütsel kriz ve tasfiye süreci ile karşı karşıya bırakıldığı dönemde kaleme alındı. Ağır ve insanlık dışı bir tecridin hüküm sürdüğü, nefes bile almanın insanüstü çaba gerektirdiği bu koşullarda sadece kendi halkına ve örgütüne değil tüm insanlığa seslenen, derinleşen toplumsal sorunlara bir çözüm ve çıkış perspektifi sunan bir çağrıydı. Bu vurgu ve çarpıcılık da olmasa bile aynı öz ve perspektif, Abdullah Öcalan’ın mücadele tarihinin neredeyse tümünde bir biçimde ifadeye kavuşturulmuş ve kendi yaşam deneyimi ile tutarlılık içindeydi. Vurgu, adeta Buda’nın binlerce yıl önce söylediği bir hakikate varmaktaydı. Sırtta saplı hançer çıkarılmadan diğer her şey taliydi, kalıcı sonuçlar üretmekten uzaktı. Sırtta saplı hançer başta hiyerarşi, iktidar ve devlete uzanacak ve toplumu tanımsız ve tarifsiz hale getirecek olan, yarattığı ve ağırlaştırdığı toplumsal sorunlarla insanlığı ve giderek tüm yaşamı tehdit edecek bir zihniyetin kendini kastik katil olarak örgütlemesi, doğal olan eril cinsi, “erkeklik” olarak inşa edip ve bunu da kadını adeta hiçleştirerek, kurumlaştırarak bir kültüre dönüştürecektir.

Engels, İngiltere “İşçi Sınıfının Tarihi “isimli çalışmasında “Adını değiştir, bu hikaye seni anlatıyor” diyecektir. Kadın tarihi, düşürülmüş insanlığın tarihidir. Bu nedenle bir cins olarak sadece kadına mal edilemez. Ağırlaşan toplumsal sorunlar temel çelişkilerinden, varoluş ve ortaya çıkış anlarından başlayarak doğru tanımlanıp, çözümlendiğinde, gerekli örgüt ve kurumsallaşmayla donatıldılarında, eylemli kılınıp alternatif sistemler kurmaya başladıklarında çözülebilir. Tanımlar önemlidir, onlar başlangıç noktalarını belirler. Toplumsal tarih bu açıdan bir farklılık içerir. Geçmiş tüm çelişki, çatışma ve görünümleriyle güncelde örtük bulunurlar. Dün, dünde kalmadığı gibi bugün de aslında gibi “yeni“ değildir. Egemen ideolojiler, tarihi kendileriyle başlatıp bitirirler. Geçmiş yoktur veya adını anmayacak kadar önemsizdir. Bünyelerinde koruyup daha derinleştirdikleri sorunlar ise ya önemsiz ya doğal ve olması gereken veya zamanın, gelişmelerin akışına bırakılarak çözülecek konulardır. Onlara göre at arabanın önüne koşulmuştur. Önüne çıkanı ezmek tarihin emridir. Öte yandan din ve egemen kültürün anlatısı tanrısal hakikat ve emrine uygundur. Ayaklar ayak, baş ise baş olmalıdır. Ayakların baş olmaya çalıştıkları, heveslendikleri her an ve eylem Tanrı’ya, kutsal olana isyandır. Yönetmek ve yönetilmek doğada yok fakat toplumsal doğada vardır. En azından verili tüm egemen yapıların iddiası budur. Bu iddiayı “kanıtlayacak” yazılar, kutsal metinler, devletler, göğe ve yer altına uzanan devasa yapılar ise bunun kanıtı olarak, sayılamayacak kadar çoktur. Bu çokluğa rağmen tüm bu yapıların neden yerle yeksan olduğu, kutsal sayılan metinlerin kutsallıklarını neden yitirdikleri, dünün gerçeklerinin günün gerçekleri olmaktan neden hızla uzaklaştıkları “yeni” egemenin tüm açıklama ve hakikatine rağmen toplumları ikna etmekten neden uzak kaldıklarını açıklayamamaktadır. Değişim, değişmeyene göredir ve toplumsal hakikat egemenlikli, sömürücü her yapıya karşı bir direnç ve mücadele içerisindedir. Değişmeyen olgu bu değişimdir, fakat dönüştürücü bir değişimdir bu.

Dönüştürücü değişim, toplumun özgür varoluşa yönelik arayış ve mücadelesinden doğar. Toplumsal formlar buna bir örnektir. Farklı olanla çatışma ve etkileşim değişimi tetiklediği gibi dönüşüme de yol açmaktadır. Şayet böyle olmasaydı toplum, tarihinin herhangi bir evresinde ya tümüyle yok olur veya aldığı bir yenilgiyle karşının uzantısına, uydusuna dönüşür veya başlangıçta neyse öyle kalırdı. Oysa tarihin gösterdiği, güncelin ise bunu teyit ettiği gibi ne tamamıyla uydulaşma, teslimiyet ne de benzetme söz konusudur. Her toplumsal inşa antitezini bağrında taşıyarak, çatışarak kendini yenileyip veya farklı baskı-tahakküm aracıyla ya da sömürüden pay verip genişlettiği, karşıtlarının zihniyet dünyasına nüfus ettiği oranda ömrünü uzatıp kısaltmıştır. Fakat bu süreç boyunca etkileşim bir süreklilik arz etmiştir. Etkileşimi toplumsal formların üst tabakalarında görmek daha kolaydır. Birer komünler birim olarak nitelenebilecek kabile ve aşiret gibi toplumsal formların üst tabakaları başlangıçta antagonist çelişki ve çatışma içinde bulundukları devlet ve sınıflaşma ile bu çatışma ve etkileşim süreci içinde benzeşmeye başlarlar. Toplumlarına yabancılaşma, aile ve hanedan ideolojisinin giderek benimsenmesi ile sonuçlanır. Abdullah Öcalan, “Ailecilik ve hanedanlık ideolojisi egemen sistemin temelidir. Bu yönüyle iktidar ve devletin prototipleridir” demektedir. Egemen üst tabakadaki bu değişim bir dönüşüm, fakat benzeşen özüne ve başlangıçtaki doğasına yabancılaşan bir dönüşüm. Esas değişim ve dönüşümü bizzat toplumsal birimin kendisinde gözlemleriz. Bu birim toplumsal değerleri geliştiremiyorsa, bunu onları koruyarak, değişen koşullara uyarlayarak ve bu koşulların sınırlarının çeperinde kendini yeni anlam ve kurumsallıklara kavuşturarak yapar. Egemenleşip, devletleşen sınıf ve yapılara karşı önce dini, dinin devlet ve sömürgecilerce kullanılmasına karşı mezhepleşme, onun yetmediği yerdeyse tarikata yönelmesi, değişim süreçlerinin dönüşümlerine işaret eder. Çatışma, etkileşim, uzlaşı, mücadele bu sürecin süreklilik arz eden yöndür.

 

Hakikate Varmanın Yolu: Tarihsel Sosyoloji

Bütün bu olgular iktidar ve devlete yönelmedikleri oranda demokratik, dolayısıyla toplumsal alana uygun; iktidar veya devlete dönüştükleri veya uzantıları oldukları oranda da demokratik muhtevalarından uzaklaşırlar. Toplumsal dinamikler bu noktada bir arayışa, muhalefete, anlam inşası ve yeni kurumsallaşmalara yönelirler. Fakat her seferinde daha da zayıflayarak. Şu hususta gözden kaçmamalıdır: Toplum özü itibari ile komünal bir yapıdır. Nihayet olarak bunu olumlayan, pekiştiren sonuç ve girişimleri onaylar, katılır. Farklı gelişim ve dinamikler demokratik davranış ve özneleri de tayin eder. Örneğin; demokrasi Batı’da bireye dayandırılırken, Doğu’da topluma dayanır. İlkinde, toplum aleyhine yalnızlaştırılarak güçlendirilen birey, yatay birçok sivil toplum örgütleri ile bu yalnızlığı aşmaya; iktidar, devlet ve kapitalist sistemin baskı ve kuşatmasına karşı konulur. İkincisinde ise kabilelerden aşiretlere farklı dinlerden mezheplere uzanan bir yelpazede aynı baskı ve kuşatmaya karşı direnmeye çalışır. Bu durum bize tarihin en eski ve en temel toplumsal çelişki ve çatışmasının kaynağını da, coğrafyasını da gösterir. Bu coğrafya Zagroslar’dan Toroslar‘a uzanan ve giderek tüm Mezopotamya‘yı içine alan halktır. İyi ve kötüsüyle, doğru ve yanlışıyla tüm ilklerin anavatanı bu coğrafyadır.

Aynı toplumsal zemin ve coğrafya ilk toplumsal sorun ve çelişkinin de ana yurdudur. Abdullah Öcalan; “İlk toplumsal sorun ve çelişki kastik katilin kadını köleleştirmesi ile başlar” demektedir. Kastik katil, toplumsal yarılmanın bir ürünü olan ve giderek erkek egemen zihniyetin inşasıyla varlığını meşrulaştırmaya çalışan bir toplumsal yabancılaşmanın kendini kurumsallaştırmasıdır. Doğal, anacıl otoriteye karşı zor ve şiddeti de kullanarak erkek iktidarının inşa edilmesidir. Kastik katil olarak tanımlanacak erkek egemen kültür ve kurumsallaşması kentten sınıfa, iktidardan devlete uzanan bir hat üzerinde gelişim gösterir. Tarihin temel çelişkisi bu noktada belirgin bir hal alır. Bu çelişki kastik katilin anacıl toplumu parçalayarak devletleşmesi ve bu devlet ile toplum arasındaki çelişkidir. Sıklıkla içine düşürülen bir hataya da yeri gelmişken dikkat çekmek gerekecektir. Bu hata, anacıl toplumu bir iktidar erki olarak tanımlanmasından doğmaktadır. Sanki bir iktidar varmış ve bu iktidar kadın merkezliymiş gibi düşünülmektedir. Kadın etrafında oluşan ve onun yaratımlarıyla şekillenen bir değerler dizisi ve doğal otorite vardır. Fakat yöneten ve yönetilenin olmadığı; ayrışma ve yabancılaşmanın yaşanmadığı bu temel birimde bir iktidar da yoktur. Kadın ve erkekte doğal olarak paylaşılan iş bölümleri bir yabancılaşma ve iktidar yaratacak nitelikte değildir.

Eksik ve hatalı bir yaklaşımda tarihi “sınıf savaşımları” olarak değerlendiren ve temel toplumsal çelişkiyi sınıflar arası çelişkiye dayandıran yaklaşımdan gelmektedir. Sınıfsallaşma temel bir toplumsal sorun olmakla birlikte toplumsal tarihi, temel çelişkiyi ve doğal olarak bu çelişkinin çözümünde temel dinamik ve özneleri belirlemekten uzaktır. Kölelikten serfliğe, oradan proleterliğe uzanan sınıfsal görünüm ve gerçeklik toplumsal gerçeklikte bir düşüşe karşılık gelmektedir. Ezilen sınıflar, özne olma niteliğine sahip olamadıkları gibi varlıkları karşıtlarının varlığına gereksinim duymaktadır. Temel toplumsal çelişkinin çözümünde oynayacakları rol olsa olsa temel tali bir rol olacaktır. Bunu da ancak hakim paradigmaların etkisinden kurtulabildikleri oranda gerçekleştirebileceklerdir. Ütopik sosyalistlerden Marks’a uzanan sınıf mücadelesi teorisyenleri kadını ilk sömürülen, ezilen sınıf olarak yer yer tanımlamış olmalarına rağmen bu duruma derinlikli eğilme, çözümleme ve toplumsal kurtuluşta temel alma yaklaşımından uzak durmuşlardır. Bu durum yaşam, örgüt ve “başarıya ulaştıkları sistem” de dahil, erkek ve egemen kalmalarını engelleyememiştir. Sorun niyet ve inançlarında değildir. Toplumsal özgürlük ve eşitliğe yürekten inandıklarına, bunu istediklerine ve hayatlarını buna adadıklarına dair kuşku yoktur. Temel sorun bilme, anlama, tanımlama ve buna göre oluşmak ile ilgilidir. İnsan eliyle insan tarafından inşa edilmiş bir gerçeklik olan toplumsallık hakim zihniyetin, paradigmanın görme ve tanımlama sınırlarını da önemli oranda etkiler ve sınırlar. İnsan bir noktadan sonra sadece inandıklarını görür ve bunları gerçek olarak tanımlar. Beş bin yıl önce insanlar, doğada baktıkları her yerde tanrıları, yarı tanrıları veya başka doğaüstü canlı varlıklarını görürdü. Bunlar onun tartışılmaz gerçeklikleriydi. İnsanın metafiziksiz var olamayacağı gerçeği, sadece yaşamı anlamlandırma ve bilme ile sınırlı değildir. Aklın eremeyeceği, erse bile inanmayı sürdüreceği ön kabuller, aynı zamanda yaşamın kendisini düzenlemeyi veya nasıl düzenlenmesi gerektiğini de içerirler. Hakim değer, düşünüş ve inanış gerçeklikleri olurlar. Politika ve ahlak birer metafizik olgu olarak bundan doğrudan etkilenir. Toplumda iyi, doğru ve güzel inkar edilmese bile; sömürü, istismar ve baskıya dayalı, reel olanın egemenin ahlakı olarak yaşama ve geniş alanlara yayılma olanağı mümkün hale gelir. Hiç kuşkusu Sanayi Devrimi’nin yol açtığı toplumsal sorunlar derin bir alt üst oluşa karşılık düşmekteydi. Topraksızlaştırılan, binlerce yıllık yurtlarından sökülüp atılan halklar derin bir yoksulluk  ve sefalet içinde, en gayri insani ve ağır çalışma koşullarında emeklerini ve hayatlarını satmak için kentlere ve fabrikalara akın akın kendilerini attılar/atıldılar. Arkalarında sadece yurtlarını değil, kılanlarını, kabilelerini, iyice zayıflamış din ve mezheplerini, binlerce yılın birikimi olan geleneklerini bırakıp geldiler. Fabrika (iş bulabilirlerse tabi) ülkenin dört bir yanından akan, karın tokluğuna ve ölümüne çalıştırılan bu insanların yurdu oldu. Kentlerin varoşlarındaki derme Çatma kulübeler ise yuvaları oldu. Marks’ın deyimiyle gelenekten, dinden, kan bağı ve topraktan-yurttan koparılan bu insanlar tarihin kendilerine vurdugu zincirlerinden arındılar. Artık “özgürlerdi!“ bu özgürlük emeklerini satıp, satmama konusundaki iradelerinden gelmekteydi. Fabrikalar modern üretim araçları, ilişkileri dolayısıyla sosyo-ekonomik alt ve üstyapı yeni bir toplumsal devrimin doğum haneleri olacaktı. Tarihin zincirlerinden kurtulmuş, kalan son halkayı koparmak için objektif koşullara kavuşmuş toplum, kan emici asalak sınıfı alt ederek yeni eşit, özgür bir toplumsallık yaratacaktı. Kadının durumu elbette daha da içler acısıydı ama zaten ayak sesleri duyulan ve Avrupa semalarında dolaşan hayalet kadını da özgürlüğüne kavuşturacaktı. Temel çelişki emek ve sermaye arasındaki çelişki. Bu çelişki çözüldüğünde diğer tüm bağımlı çelişkiler varlık koşullarını yitirdiklerinden ya yok olacak ya da zamanla ortadan kalkacaklardı.

Marks, Engels ile birlikte çok geniş bir alanda birçok toplumsal konuya değindi. Eşi benzeri az olan bir çaba ve emek sarf etti. Bir Aydın, bir Önder ve büyük bir devrimciydi. Sık sık yaptığı düzeltmeler onun bir dogmatik aydın olmadığının somut kanıtlarındandı. O, gördüklerini, anladıklarını, bildiklerini ve ulaştığı çözüm yollarını günün temel toplumsal sorunlarına çözüm perspektifi olarak sundu. Bu yönlü mücadeleye atıldı.“Marksist” olmadığını söyleyecek kadar da hakikate yürekten bağlıydı. “Bir düşünce onu geliştirilebilecek olanak ve yetenekten yoksun olan kimselerin eline geçtiğinde özünü kaybetmekle kalmaz, sığlaşır, dogmalarla zincirlere vurulur ve sonuçta marjinalliğe mahkum edilir.” Abdullah Öcalan’ın da belirttiği gibi Marks, o günün verileri ile ancak bu kadarını geliştirebilirdi.

Marks’ın sınıf ve toplumsal devrim tahlili iç içe geçerek toplumsal sorunu daha da ağırlaştıran üç önemli gelişmeye yol açtı. Bunlar iktidar, devlet ve sınıf demokrasisiydi. İktidarı ve devleti ele geçirilen proletarya egemen ve sömürücü sınıfların toplum içerisindeki maddi ve ideolojik dayanaklarını yok edene, sosyalist bir toplum inşa edip komünist bir topluma doğru gidene kadar bu araçlardan yararlanacak, ideal toplum oluştuğunda ise ilgili araçlar kendiliğinden sürümlenecekti. İlk ikisi zorunlu ve nispeten kısa süreli kötülüklerdi. Üçüncüsü ise yöneten ve yönetilene ihtiyaç bırakmayan gerçek demokrasiye giden yolu döşeyen okuldu. Marks, Paris Komünü’nde farklı etkenlerin aldığı rolden etkilenmişti. Paris Komünü öncelikle proleterya tarafından değil, toplumun tüm kesimlerinin katıldığı bir devrimci deneyimdi. Öznesi proletarya değildi ama içinde vardı, devletleşmeye yönelmedi ve doğrudan demokrasi ile kuşatma altında bile toplumsal ve aciliyet arz eden sorunları çözmeye yönelmekteydi. İradeyi, gücü tekeline alarak dayatan bir iktidara da dönüşmemişti. İçinde erkekler kadar Parisli kadınlar da vardı ve bu sürecin diğer bileşenleri kadar öznesiydiler. Son olarak bir orduları yoktu ama kuşatılıp demokrasileri, komünleri tehdit edildiğinde tüm Paris halkı, tarihin bu en soylu direnişine ölümleri pahasına katılmışlardı. 0n yedi bin kişinin hayatını kaybettiği, kentleri 71 gün demokratik-komünal bir biçimde yönettiklerini tarih kayıt düştü. 1848 Devrimleri, Avrupa’daki köylü ayaklanmaları ve özel kentlerin direnişleriyle demokratik gelenekleri de sınıf merkezine alan ve tarihsel materyalizmi uç noktalara taşınan yaklaşımlar nedeniyle temel çelişki ve devrimci özne dinamikleri doğru belirlemeye engel olduğu söylenebilir.

Daha önce de ifade edildiği üzere bu durum toplumsal devrimin öznesi olan kadını ve mücadelesini hakkıyla tanımlayıp teslim etmekten alıkoymuştu.Mackinnon gibi feministler bu konuda Marks’ı ve Marksistleri cinsiyet ilişkilerini önemsememe, dikkate almama, olağan kabul edip onları marjinalleştirtirmekle eleştireceklerdi. Öyle ki Mackinnon, “Marks kadını doğa ile özdeşleştirdiği, doğayı da veri olarak kabul ettiği; Engels ise kadın ve aileyi bir saydığı ve kadının bu kurum içindeki işini ve cinsel rolünü eleştirmeye yanaşmadığı için kadınlar daha başta Marksist sorunların dışında tutulmuşlardır” diyecektir (Feminizm: Ataerkil İktidarın Eleştirisi, Derleyen: Serpil Çakır)

Aslında Engels, “Erkek burjuvazidir, karısı ise proletaryayı temsil eder” derken, Marks ise “Kadının özgürlük düzeyi toplumun özgürlük düzeyini yansıtır” diye vurguda bulunacaktır. Her iki söylemin de çözüm olarak varacağı önerme; sınıfsal baskı ve tahkimin ortadan kalkması olacaktır. Kendileriyle kurdukları sistemle tutarlı fakat tarihsel ve toplumsal gerçekliğe parçalı bir bakış açısının doğal sonucudur bu.

Öyleyse başa dönmek ve temel çelişkiyi tarihsel ve toplumsal temelleri üzerinden yeniden tanımlamak ve buradan adım adım ilerleyerek toplumu öz örgütlülüğe, demokrasiye ve özgürlüğüne yaklaştıracak bir bakış ve yollar bulmak gerekecektir. Abdullah Öcalan, tarihsel sosyolojinin toplumsal hakikate varmanın en doğru yolu olduğunu belirtir. Tarihsel sosyoloji toplumu tarihte ve güncel bir bütün olarak ele almayı, kırılma ve sapmaların kökenine inmeyi, değişenin hangi değişmeyen özden kaynaklandığını, bilimin önemini ve değerini yadsımaksızın fakat onu olduğu gibi de toplumsal yaşama yansıtmayacağını, bilimsel açıklamaları felsefi yoruma tabi tutulması gerektiğini, olguyu tüm olasılıkları içerisinde neden-sonuç bağlamında değerlendirme, çelişki ve çatışmaların çoklu karakterde oluşunu, çelişkilerin çözümünde bilimsellik kadar topluma dair olguların da gözetilmesi, çözümünü ise her türlü tahakkümün reddini içeren ve toplumsal ihtiyaçların örgütlenerek kendilerini yaşam ve ifadeye kavuşturmayı içerir. (Demokratik, Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma- Zeki Bayhan)

 

Devlet, Tutsak ve Köle Edendir

Bu açıdan bakıldığında ilk toplumsal sorunun kadının köleleştirilmesi ile başladığı görülecektir. Kadının tahakküm altına alınması, yarattığı değerlerin gaspı, organik bir bütünü oluşturan toplumun parçalanmasına da yol açmıştır. Diğer tüm sömürü, egemenlik ve tahakküm ilişkilerinin buradan neşet ettiği de açıktır. Bin yıllar içerisinde üretim araçlarından tüketim ilişkilerine, çeşitli ad ve formlarla oluşan toplumsal inşa ve yapılara kadar neredeyse her şey değişmiştir. Değişmeyen tek şey ise kadının toplumsal konumu, durumu, açık veya örtülü köleliği, esareti olmuştur. Bu öylesine derin bir esarettir ki sonradan oluşturulan tüm sömürü ve tahakküm ilişkilerinin kaynağı ve rol modeli, kadının bu statüsü olacaktır. Halklar “karılaştırıldıkları” oranda egemenlik altına alınacak, sömürge ve istismara açık hale geleceklerdir. Toplumsal yarılmanın sonuçları özgürlüksüzlük olarak yaşanacaktır. Yarısı felçli bir hastanın kendisinin sağlıklı hissetmesi ne kadar olanaklı ise, yarısı derin bir köleliğe mahkum edilmiş toplumun, eşitlik ve özgürlüğü de o kadar mümkündür.

Sorunun derine işlemesi, toplumun kadın etrafında oluşması ile yakından ilgilidir. Erilin kendini egemen olarak inşası, eril ve dişil olanın çatışması ile başlayıp bitmez. Bu sürekliliğe ulaştıkça toplumsal düşüş derinleşir. Özgür olan, özgürlüğü vaaz eder, onu kendinde bulduğu oranda ardına, çevresine verir. Abdullah Öcalan; “Kültür, insan türünde ortaya çıkan bir bilinçtir. Bu, önce kadında başlar” der. Doğuran, besleyen, büyüten, eken-biçen, toplayan, çaba veren kadındır. Kadın, doğurup büyüttüğünde, besleyip donattığına kendin bildiklerini verecektir. Eğitimin, terbiyenin ilk kalıcı okulu ev değil, annedir. Dilden toplumsal ahlaka ve görgüye uzanan her durakta anne-kadın vardır. Toplumsal cinsiyetçilik, erkek egemenlikli zihniyet, toplumun aşırı zayıflatılmasına rağmen varlığını sürdürmüşse bu, toplumsal inşanın bir sonucu, “karılaştırılan” toplumun “aile”de, kadın üzerinde kurduğu iktidara fit edilmesi ile de yakından bir bağ içindedir.

Bu sürecin kolay gerçekleşmediğini, toplumun hem kendi içinde hem de devletle girdiği mücadelede bunun izlerini takip etmek mümkündür. “Doğal”dır, “ öyle olması gerekir”, “tanrının emri”, “kutsal kitapların gerektirdiği tarzlardandır” denilmesi bu gerçekliği örtbas etmeye yetmemiştir. “İyiyim” demekle iyi olunsaydı toplumun, dünyanın hali başka olurdu. Babil’in yaratılış destanı olan Enuma Eliş’ten bu yana kadın, İnanna, çalınan “ME”lerini, yani yaratımlarını istemektedir. Bu suç o kadar büyüktür ki araya binlerce yıl girmesine rağmen hırsız (kastik katil) erkek egemen zihniyetin tüm tezahürleri büyük bir korku içerisindedir. Korkunun izlerini erkek imzası-mührü taşıyan tüm metinlerde görmekteyiz. En barışçıl olan -üstelik semavi bile değil- Budizm bile kadından fersah fersah korkar. Buda’nın “Kadınları kabul etmekle dinimizin saflığını kaybettik” dediği söylenir. Tevrat ise kadın köleliğini toplumun en küçük birimi olan eve, evliliğe hapseder. Hz. İsa ve Hristiyanlık zor bela Maria Magdelena’yı tolere edebilirken, papalık olarak kurumsallaşan Hristiyanlık, Mecdelli Meryem’i (Maria Magdelena’yı) fahişe ilan edecektir. Hz Muhammed İslamiyet ile erkek egemen zihniyetin tüm gericiliği ile kök saldığı kentli Arap gelenekçiliğine karşı direnişini uzun süre koruyamayacaktır. Hz. Hatice ve Hz. Ayşe’den geriye yenilgi ve sessizlik kalırken Hz. Zeynep’e son bir direniş ve Kerbela ağıdı kalacaktır. DAİŞ ve türevlerinde dile gelen 21. Yüzyılda kadınları, çocukları, haraç mezat pazarlarda satan Selefilik bu gelenekten doğacaktır. Dolayısıyla tıpkı devlet ve iktidar gibi bütün dinler de erkek karakterlidir, erkek egemen zihniyetin mührünü taşırlar.

Abdullah Öcalan’ın da belirttiği gibi toplumsal sorunsallık burada başlar. Marks’ın iddia ettiği gibi sorunsallık sınıfla başlamış olsaydı, bu sorunun çözümü nispeten daha kolay olabilirdi. Ezilen sınıfların nadiren de olsa egemen sınıfları yenilgiye uğrattıkları olmuştur. Bu durumda toplumsal çelişkinin çözülmüş, toplumsal özgürlüğün sağlanmış olması gerekirdi. Hatta bu iddiayla iktidarı ele geçirip devleti amaçları için kullanan, dünyanın neredeyse yarısına hakim olan Reel Sosyalist sistem en ileri özgürlük, eşitlik ve demokrasiyi yaratması gerekirdi. Sorunsallığın kökleri daha derindeydi ve bu çözüme kavuşturmadıkça hangi amaç ve niyetlere sahip olunursa olunsun benzer ve derin sonuç yaratmak zor olur. Toplumsal sorunsallık, kadının tahakküm altına alınması ile başladı ve bu kentin doğuşundan devlete, sınıf sınıftan diğer tahakküm ilişki ve durumlarını uzanan bir seyir ve hat izledi.

Son değerlendirmelerinde Abdullah Öcalan’ın bu tarihsel seyri şu çarpıcı sözlerle bir kez daha ifade eder: “Toplumu ayakta tutma kültürü kadın etrafında gelişen bir sosyolojiye dayanır. Savaşı esas alan, ganimeti esas alan toplum erkek ağırlıklıdır. Onun işi gücü artık değerdir (…) Kutsal evlilik yok. Eve kapatılma, köleleştirme var. Eve kapatılma tehlikeli bir ideoloji, büyük bir sorun, toplumda sorunlar böyle başlar. Bu sınıfı doğurur, devleti doğurur ki erkek bunların hepsini yapar. Erkek aristokratik devrim yapar, burjuva devrimi yapar ama hepsi kadın köleliği etrafındadır. Ve devlet olur. Devlet haline geldikten sonra erkeği dizginleyecek başka bir güç yoktur. Sınırsız gücü temsil eder devlet. Erkek damgalıdır.”

Kadını “Kom”un eşit, özgür ve demokratik toplumun kök hücresi ve birleştirici gücü olarak nitelersek, devleti de kadını dolayısıyla toplumu tutsaklaştırıp sömüren, temel değerlerinden uzaklaştıran; böylece her türlü istismara açık hale getirip tehdit eder hale getiren “erkeklik”  olarak niteleyebiliriz. Burada sözü edilen cinsiyet anlamında “kadın“ veya “erkek” değil, inşa edilmiş toplumsal gerçeklik ve zihniyet olarak erkeklik ve kadınlıktır. Öyleyse toplumsal sorunsallık, kadının köleleşmesi ile başlarken, toplumsal özgürlük de bu olguyu yaratan zihniyet ve kurumsallıkların aşılmasıyla mümkün hale gelecektir.

Toplumsal sorunu azmanlaşmış erkeklik olarak kurumsallaşmış devletten ayrı ve azade düşünmek olanaksızdır. Çünkü “erkeklik” olarak devlet, her türlü toplumsal sorunun dondurularak sürdürülmesinin dayanağıdır. Devlet olmadan hiçbir sömürü, tahakküm ve baskı ilişkisi ilanihaye süremez. O, değişen ve dönemlere göre kendini sürekli var kılan yegane yapıdır. Yine ortaya çıkışından bu yana beş bin yıldır süreklilik arz eden tek oluşumdur. İktidarlar onunla, tanrı krallıklar, yarı tanrı krallıklar, imparatorluklar, hanedanlar ve teokratik görünümlü irili ufaklı yüzlercesi kurulup yıkılmıştır. Fakat kurumsallaşan iktidar olarak varlığını yine de sürdürmüştür. Akadça kökenli “devele” kelimesinden türediği söylenir. Akadça’da “devele”, deve kervanlarını, deve sürülerini yürütmek, yönetmek anlamındadır. Mülkiyetin yönetimi de denilebilir. Fakat mülkün konusu kadından başlayarak toplumsal artı üreten her şey ve herkestir. Yöneten erkektir ve bu yönetim şekli akla, hayale gelmeyecek kadar zenginlikler diğer bir isimle toplumdan zor, gasp veya çeşitli hilelerle gasp edilmiş artı değere karşılık düşmektedir. Sıkı örgütlendirilmiş “erkeklik” ve zor olarak devlet, aynı zamanda servetin ve servet sahibinin de koruyucusudur. Bu kavramın topluma karşı olduğunu belirtmek gerekir.

Toplum, tarih boyunca daima bu karşılığın farkında olmuştur. Öyle ki dağların ulaşılmaz kuytuluklarına, zirvelerine, çöllerin derinliklerine, ormanlara sığınmak, savunma tedbirlerini coğrafyanın sunduğu avantajlarla pekiştirmek, toplumun neredeyse binlerce yıldır değişmez bir tutumu olarak gelmiştir. Kentler ve ovalar zihnen ve fiziken köleleştirilmiş ordularla tahkim edilmiş, şiddet tekelini elinde bulunduran devlete terk edilmiştir. Komünal varlığı korumak, özgür olarak var olabilmek için her türlü zorluğa katlanmak göze alınmıştır. Devlet, tutsak ve köle edendir. Toplumun kendini koruma refleksi bugün bile anlam ve nedenini çoğu zaman bilmeksizin kendini sürekli tehdit altında hisseden, komünal değerleri dinsel-mezhepsel inançlara içerterek koruyan etik, dini ve toplumsal yapılar biçare kalarak sığınmak zorunda kaldıkları kentlerin uzak, dağlık-tepecik kesimlerini mesken tutarlar. Bedeviler, Berberiler hâlâ çöllere yakınken; Kürtler, Aleviler, Ezdiler, Dürziler, türkmenler Ortadoğu coğrafyasındaki Hristiyan gruplar, Ermeniler, Süryaniler, Nasturiler vd. dağ ve tepelerde mesken kurarlar. Bütün ideolojik ve zihniyet çalışmasına rağmen (okuldan camiye, ordudan her türlü yazılımsal ve görsel medyanın ideolojik manipülasyonu) devlet kapısına düşürülür, sığınılmaz. Örneğin mahkemeye, karakola, hapishaneye düşürülür ve bunlar devletin toplum nezdinde en çok görülen ve karşılaşılan birimleridir. Toplumun bilinçaltı ve hafızası şu olguyu çok iyi idrak etmiş ve korumuştur: düşülen yer, çaresizlikle mecbur edilen yerdir. Mahkemenin adalet sağladığını kanıtlayan tek bir olgu yoktur. Mahkeme başta olmak üzere devlet kurumları insanın süründüğü, süründürüldüğü yerdir. Devlet, toplumsal dokuyu ve toplumun komünal niteliğini parçaladığı ölçüde bir “umar-çare kapısı” olabilir. En azından bu çarenin umulabileceği adres olur. Fakat bu kesinlikle bir bilinç çalışması ve bilinç çarpıtmasıdır. Mahkemelerin giriş kısımlarına kocaman yazılarla “adalet mülkün temelidir” diye yazmak toplumla nedenli alay edildiğini, oynandığının ilginç bir örneğidir. Kastedilen mülk, devlettir. Toplumdan çalmadan, ona günün 24 saati ideolojik, psikolojik ve yeri geldikçe katliamlara varan fiziksel şiddet uygulamadan bir tek devlet ayakta kalamaz. Temelinde insanlık tarihinin en büyük suçları olan devlet, nasıl olur da adalet sağlayabilir! Göstermelik yargılamalar, cezalandırma, ibreti alemlik tasarruflar adalet algısını yaratıp canlı tutmanın tiyatro gösterilerinden fazlası değildir.

Toplum bu gerçekliği toplumsal hafızasına kaydederek, tarih boyunca devletten uzak kalmaya devamlı özen göstermiştir. Aynı şekilde kapitalist modernitenin ulus-devletine kadar devlette toplumu -talan ve köle devşirme seferleri dışında- kendinden uzak tutmaya özen göstermiştir. İnsan doğası ilginçtir. Bildiklerinden değil, bilmediklerinden korkar. Bir sırt perdesi ardına gizlenmiş, kanının bile mavi olduğunu iddia eden “soylularca“ tepesine taht kurulmuş, yeri gelmiş tanrısal olduğunu iddia etmiş bir yapı haliyle korkutucu olacaktır. Ne de olsa bildiğine karşı mücadele etmek ve korunmak her zaman daha fazla mümkündür. Gizlilik, aslında bir açıdan da zayıflığın açığa çıkmaması için bir perdedir. Dinler ve devletin diğer ideolojik aygıtları olmaksızın ve yine şiddetle tahakküm edilmeksizin zorbalığa itaati oluşturmak imkansızdır.

Kürtçede “Jin” sadece kadın demek değil, doğrudan hayata da vurgu yapar. “Jin Jiyan  azadi” bir slogandan daha fazlasıdır. Fazlasını içermesi, dayandığı hayat gerçekliği ile ilgilidir

Öyleyse toplumsal özgürlüğün, eşitliğin, demokrasinin kaynağı bizzat toplumsal yaşam ve bu yaşam ancak ve ancak kadınla, onun toplumsal hayatın başlangıcından beri yaratıp temsil ettiği değerlere işlerlik kazandırmakla mümkündür diyebiliriz. Komünün devletle çelişkisi özgür toplumunun iktidarlaşan, kadını ve tüm toplumu köleleştiren erkeklikle çelişkisidir. Özgür kadın, temsil ettiği değerlerle, komünün öznesi ve öncüsüdür. Burada sözü edilen kadın eşit özgür toplum demektir. Özgür kadın ne adına olursa olsun ruhuna, zihniyetine, bedenine vurulmuş, erkek damgalı tüm zincirleri kırarak, teşhir ederek ve toplumu kendi etrafında örgütleyerek gerçek anlamda özgürlüğü, demokrasiyi sağlayabilir. Toplumun ne devlete ne de onun toplum içine de sızmış iktidarlara ihtiyacı vardır. Bedenlerin değil zihniyetlerin karşı karşıya olduğu, hatırda tutulmalıdır. Kadın mücadelesi ve bilincinin gelişmesinde çok önemli katkıları da bulunmasına rağmen ne feminizmin “kadıncılığı” ne liberalizmin “kadının pazara, kamusal alana çıkması” hatta bedeninin daim metalaştırılmasını bir özgürlük gibi yansıtmayı ne de işçilerin iktidarı el ele geçirdiğinde gerçek sorunlarından kurtulacağını iddia eden ezilen sınıf ideolojilerinin sorunları tek yanlı ele alan yaklaşımları çözümler üretilmiştir.

Komün toplumsal sorunların tümünün kadının köleleştirilmesinden doğduğu bilincini esas alırken; kadının komünü bizzat örgütleyerek, eylemli kılarak ve içinde kendini bularak toplumun eşitliğini ve özgürlüğünü adım adım inşa edeceği başka bir dünyanın sadece mümkün olduğunu iddia etmeyip, geleceğe de bırakmayarak, onu güncel gerçeklik içerisinde yaşar ve görünür kılacaktır. İktidar üretmeyen, iktidar aramayan, toplumsal yarılma ve yabancılaşmayı ortadan kaldıran demokrasi ancak komünal olabilir ve bu komünalite de kendini kadın öncülüğünde var edebilir. 

Son olarak; “Kadının, özgür ve eşit demokratik olmadan ne demokratik konfederal alternatif bir sistem olabilir ne de çoklu demokratik toplum eşit, özgür ve demokratik bir toplumsal düzey kazanabilir. Kadının özgür, eşit ve demokratik konumu hem sisteme alternatif bir nitelik kazandırmaktadır hem de çoklu demokratik toplumu devlet dışı toplum düzeyine yükseltmektedir.” (Abdullah Öcalan, Bir Halkı Savunmak)

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.