Düşünce ve Kuram Dergisi

Çözüme Doğru Giderken Ayak Bağı: Kürdistan’da İç Parçalanma

Fehim Işık

Kürtler 21. yüzyıla girerken çok ağır bedeller karşılığında da olsa bir şeyi başardılar; meselelerini 4 devlet arasına sıkışmış olmaktan kurtarıp uluslararası alana taşımayı sağladılar. Bu ifade edilen, Şêx Mahmutların, Kamuran Bedirxanların Cemiyeti Akvam’a yazdıkları bir dilekçeden ibaret olmayı aşma anlamında bir uluslararasılaşmaya tekabül eder. Bir diğer anlatımla ‘dileyen’ değil, ‘ben de varım, beni yok sayamazsınız’ tarzında gelişen bir uluslararasılaşmanın tezahürüdür, söz konusu olan.

Bunu açarken, bu noktaya gelinceye kadar yaşananlara bakmakta yarar var. Böylece uluslararasılaşmadan kastın ne olduğu, çözüme doğru giderken nasıl anlaşılması gerektiği ve çözüm önündeki engeller de beraberinde bir olgu olarak anlaşılır olur.

  1. Yüzyılda Kürtler Kaybedenler Safında Kaldı

Kabul edelim ya da etmeleyim, birçok nedeni olmakla birlikte esasen iç parçalanmayı çözemedikleri, örgütlenmelerini sağlayamadıkları, var olan örgütlenmelerini de güçlendiremedikleri için Kürtler 20. yüzyılın kaybedeni oldular.

Osmanlı’nın enkazından yeni bir Türkiye yaratılırken kendilerine yeni devletin ortağı olacağı sözü verilen Kürtler, ilk Meclis’ten ikincisine doğru giderken adım adım oluşturulan, hatta yoktan var edilen Türk kimliğine acımasızca kurban edildiler. Bugün herkesin söz konusu Kürt ve Kürdistan olunca örnek verdiği ilk Meclis’in Kürdistan, Lazistan ve benzeri ‘ötekileri’ 1921 Anayasası ile kendini bulup geliştirecek, en azından ilerde kurulacak Cumhuriyet’in de gerçek ortağı olabilecek özelliklere sahiptiler. 21 maddesinin tekinde bile ‘Türk’ sözcüğü geçmeyen, meclisinin adını ‘Büyük Millet Meclisi’ yaparak buradaki ‘Büyük’ kavramını birden fazla milliyete tekabül edecek bir anlamda kullanan ‘genç devletin’ kurucularının ayakları yere bastıkça bu tablo değişmeye başladı.

İlk adım 29 Ekim 1923’te artık Türk tarihçilerinin de açıktan dediği gibi Mustafa Kemal’in dayatmayla ilan ettiği ‘Cumhuriyet’ ile atıldı. Osmanlı’nın izlerini toplumun tümünden silmeye dönük atılan bu adım, aynı zamanda Türkçülüğün esaslarının da topluma dayatıldığı dönemin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Yeni devletin 1924’te Lozan’da tescil edilmesi ile birlikte atılan adımlar politik bir hatta dönüştü, Turancı yanı son yıllarda Türk İslam Sentezi savunucuları tarafından gündemleştirilen ‘Neo Osmanlıcılık’a kadar ideolojik bir kılıf olarak kalmanın ötesine taşmayan Türkçülük, o dönem nevi şahsına münhasır ‘Türk Tipi İslamcılık’ ile yoğrularak topluma giydirilmeye başlandı. Bu nedenle 1921 Anayasası rafa kaldırıldı, bugün de Erdoğan’ın siyasetine temel teşkil eden ‘Tek Dil-Tek Millet-Tek Devlet-Tek Bayrak’ esası üzerinden yazılan ırkçı 1924 Anayasası kabul edildi.

Ulusa İsyanlar Yenilgiyle Sonuçlanınca Sessizlik Hakim Oldu

Diğer milletler yapılanlara başkaldırmadı, Kürtler ise güç yetiremeseler bile bu haksızlığı hiç kabullenmedi…

1924 Beytüşşebap’tan başlayıp 1925 Şêx Said ile bir adım öne geçen, adım adım Koçgiri’den 1938 Dersim’e kadar uzanan süreçte yaşanan Kürt itirazı, katliamları beraberinde getirdi.

Katledilen, sürgünlere gönderilen yüzbinlerce Kürt bu itirazın sonucudur.

Konjonktür, Mustafa Kemal’in lehine gelişti. Batı devletleri de dağılan Osmanlı’dan arta kalan coğrafyadaki yeni devleti kendi lehine gördü ve Kürtlerin katliamını görmemeyi yeğledi. Kaderiyle baş başa kalan Kürdistan’ın kuzeyi ‘Kemalizm’in olmayan vicdanına terkedildi.

1938’den sonra Kürdistan’ın kuzeyi büyük bir sessizliğe gömüldü. Bu sessizlik 1960’lara kadar sürdü. 1960’ları takiben Kuzey’deki Kürt ulusal mücadelesi iki ayrı akımın etkisinde yeniden gelişinceye kadar Türkiye Cumhuriyeti, klasik deyimle artık ‘atı alıp Üsküdar’ı geçmişti.’

Bu dönem için Kürdistan’da bir iç parçalanmadan öte ciddi bir örgütsüzlükten söz etmek daha doğru bir tanımlamadır. Elbet feodal Kürdün her bir kesiminin ayrı telden çalması ya da Sünni-Alevi ayrımının Kemalist devlet lehine işlemesi bir iç parçalanma olarak görülebilir. Ancak esasen dönemin özgünlüğünün de etkisiyle güçlü bir örgütten; dolayısıyla destekten yoksun kalan Kürtler 1938’e gelinceye kadar Kemalizme yenildiler.

Mustafa Kemal 1924’te Lozan’da, 1938’e kadar devam edecek Kürt itirazının katledilmesi sürecinin adımını atarken yaşanan bir olgu daha vardı; Kürdistan, ikisi yüzyılların devlet deneyimine sahip Safevi ve Osmanlı ardıllarının; ikisi de Emperyalizmin cetvelle çizdiği sınırlar üzerinden oluşturulan Irak ve Suriye’nin arasında 4’e parçalanmış devletsiz bir coğrafyaydı artık. Bu durum, Suriye’de daha baştan sessizlikle karşılansa, ağırlıkla kuzeydeki yenilgiden sonra Suriye Kürdistanı’na geçenlerin kurduğu örgütleri eşit yaklaşık 100 yıl boyunca aşamasa bile Türkiye’nin yanı sıra hem Irak hem de İran devletlerinde, yenilgiye rağmen sessizlikle karşılanmadı, itirazlar sürdü.

Yıkılan Mahabad’ın Kürtler Kazanımı Modern Örgütlenmeyle Tanışmasıdır

Irak’ta Şêx Mahmut Berzenci’den başlayıp Şêx Ahmed Barzani’ye ulaşan bir karşı koyuş vardı. Bu karşı koyuş Güney Kürdistan’da, Irak’ın hamisi İngiliz Emperyalizmi’ne karşı da savaşmak zorunda kaldığından etkili olamadı. Kral Faysal’ın İngilizler tarafından iktidara egemen kılınmasıyla da ağırlıkla bastırıldı.

İran’da ise Sovyet Azerbaycanı’nı gerekçe eden, ardından İngilizlerin sessizliğini de kullanarak İran’a askerleriyle giren, İran Azerbaycanı ile Doğu Kürdistan’ın bir kesimini kontrol altına aldıktan sonra ise her iki bölgede de farklı cumhuriyetler kurulmasına başlangıçta destek veren Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) etkisiyle, Kürtler açısından farklı bir seyir izlendi.

22 Ocak 1946’da Çarçıra Meydanı’nda ilan edilen ‘Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti’, Kürtlerin örgütlülüğü ve birliği açısından 20. yüzyılın başlarından itibaren başgösteren Kürdistan’ın diğer parçalarındaki dönemin Kürt hareketlenmelerinin tümünden farklıydı.

Daha cumhuriyet kurulmadan Kürtlerin kuzeyde yenilen kesimlerinin Suriye’de oluşturdukları örgütler ile Doğu Kürdistan’da 1943’te kurulan Komeleyi Jiyaneweyî Kurd – Kürt Diriliş Topluluğu, istenilen düzeyde olmasa da toplumsal taban bulabilen örgütlerdi. Doğu Kürdistan’daki Kürt Diriliş Topluluğu 11 Ağustos 1945’te Qazi Mihemed’in liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi’ne (KDP-İran) evrilmişti.

Kürtlerin modern anlamdaki ilk partisi olan KDP-İran, Kral Faysal’a yenilen Şêx Ahmed Barzani ile kardeşi Mele Mustafa Barzani’nin Mahabad’a geçişiyle birlikte askeri açıdan da, Kürt siyasal birliğini sağlama açısından da önemli bir olanak elde etmişti.

Ne yazık ki bu olanak SSCB’nin İran Azerbaycan’ın bir bölümünü kendi topraklarına katmasından sonraki satış politikası ile Mahabad Kürdistanı Cumhuriyeti’ni yaşatmaya yeterli olmadı. 11 aylık cumhuriyet 17 Aralık 1946’da yıkıldı, lideri Qazi Mihemed ise 31 Mart 1947’de cumhuriyeti ilan ettiği Çarçıra Meydanı’nda asılarak katledildi. İran’daki bu yenilgi neredeyse 1979 İran İslam Devrimi dönemine kadar devam etti. Doğu Kürdistan’da Kürtler, ancak 1979’dan sonra yeniden etkin olmaya başlayabildiler.

Irak’ta Kürtler 1961’de Arap Milliyetçiliğine Karşı Büyük Ayaklanmayı Başlattı

Güney Kürdistan’daki yenilgi durumu ise Irak’ta yaşanan 1958 Abdulkerim Kasım darbesine kadar devam etti.

Mahabad’ın yıkılışından sonra SSCB’ye sığınan ve 12 yılını burada geçiren Mele Mustafa Barzani, KDP-İran’dan bir yıl sonra 11 Ağustos 1946’da Irak KDP’yi kurmuştu. Irak KDP, 1958’e kadar pek etkili olmadı. Mele Mustafa Barzani, 1958’de Abdülkerim Kasım’ın daveti üzerine Irak’a döndü, Bağdat’ta 10 kişilik devlet konseyinde yer aldı. Kürdistan otonom olarak yönetilmeye başlandı. Kürt dili Irak’ın 2. resmi dili oldu. Bağdat Üniversitesi’nde kurucuları ve öğretmenleri arasında Dr. Abdurahman Qasımlo ile Cegerxwîn gibi Kürt şahsiyetlerinin de olduğu Kürdoloji bölümü kuruldu. Kısa sürede çok ciddi kazanımlarla Kürtlerin Irak’taki baharı etkili olmaya başladı.

Bu süreç, Abdülkerim Kasım’ın Nasır Milliyetçiliği’nin etkisine girmesiyle farklılaştı ve Güney Kürdistan’da kazanımların rejim tarafından gasp edilmesi üzerine 1961 yılının Eylül ayında silahlı mücadele yeniden başladı; Mele Mustafa Barzani 1991’e kadar devam edecek 30 yıllık silahlı savaşın ilk kurşununu sıktı.

1961 iki parçanın direkt, Suriye Kürdistanı’nın da iki parçanın etkisiyle dolaylı olarak şekillenmeye başladığı dönemin başlangıcıdır. Bu süreç anı zamanda büyümeyle birlikte karşı karşıya gelmelerin başladığı Kürdistan’daki iç parçalanmalar tarihinin de başlangıcıdır.

Örgütlenme Güçlendikçe İç Parçalanma da Arttı

Mele Mustafa Barzani önderliğindeki KDP-Irak, 1961’den sonra silahlı mücadeleyi yürütürken diğer parçaların egemenleri ile karşı karşıya gelmemeye hep özen gösterdi. Bu hareket kısa süre sonra Kuzey Kürdistan’da Türkiye KDP’nin kurulmasında etkili olsa bile Türkiye KDP de, sonradan bu yapıdan ayrışarak oluşan Türkiye’de KDP, ardıllarının 1970’lerden sonra izlediği siyaset hariç ağırlıkla KDP-Irak’a lojistik destek veren örgütler olmaktan öte bir mücadele yürütemediler.

KDP-Irak ilk ciddi ayrışmayı 1966’da yaşadı. Hareketin önemli isimlerinden İbrahim Ahmed, 2003’ten sonra Irak’ın ilk Kürt Cumhurbaşkanı olacak Celal Talabani ile birlikte Mele Mustafa Barzani önderliğindeki KDP-Irak’tan ayrıldılar. Bu ikili kendilerini örgütlemeye çalışırken yaşadıkları güçsüzlük ve olanaksızlıklar nedeniyle Bağdat’a sığınacak duruma bile geldiler. Bağdat bu durumu, Kürt hareketini bölmenin, bitirmenin bir unsuru olarak değerlendirdi.

Mele Mustafa Barzani bir yandan Kuzey Kürdistan’daki siyasetin kendisini zorda bırakacak bir yaklaşım geliştirmesinin önünü alırken -ki hala bile ‘gizemini’ koruyan ‘İki Sait’ meselesi bu siyasetin bir parçasıdır- diğer yandan da Irak egemenliğine karşı savaşını sürdürdü ve 11 Mart 1970’te Saddam’ı masaya oturtarak Otonomi Anlaşması’nı imzalamaya mecbur bıraktı.

Saddam’ı masaya mecbur bırakan Güney Kürdistan Kürt hareketi, elbet silahlı olarak etkili ve güçlü bir örgüt olmanın yansımalarıyla Irak’ı zorladı. Ancak bu arada bölge dengelerine de oynadı. Örneğin Türkiye’yi karşısına almadı, İran’dan gelen destekleri reddetmedi, ABD’nin bölge siyasetinin sunduğu avantajları da kullandı. Nihayetinde bu otonomi antlaşmasının imzalanmasını sağlayan olanaklar, Irak ve İran devletlerinin ABD’nin girişimiyle 1975’te Fao Adaları üzerine uzlaşması sonrasında imzalanan Şat-ul Arap Anlaşması ile ortadan kalktı. KDP-Irak, İran devletinin desteğini yitirdi. ABD, Irak saldırısını görmezden geldi. Türkiye, yanı başında bir otonom Kürt yönetiminin bitişini alkışladı. Bu gelişme, 1975’te KDP-Irak’ın silahlı mücadeleye son vererek dağlardan çekilmesi kararını almasını beraberinde getirdi.

KDP’nin Sonlandırdığı Silahlı Mücadeleyi Bu Kez YNK Başmattı

O güne kadar KDP-Irak’a muhalif olmakla birlikte kendilerine zemin bulamayan Celal Talabani, Noşirvan Mustafa ve Ali Askeri liderliğindeki 3 ayrı sol örgüt bir araya gelerek Kürdistan Yurtseverler Birliği – YNK’yi kurdu. 1975’te KDP-Irak’ın silahlı mücadeleden çekildiği dönemde kurulan YNK’nin ilk kararı silahlı mücadeleyi yeniden başlatmak oldu. Bu gelişmeler yaşanırken KDP-Irak önderliği, bir diğer deyimle Baba Barzani başta olmak üzere oğlulları İdris ve Mesud Barzani ABD’ye geçmiş, KDP-Irak’ın yönetimi Sami Abdurrahman liderliğindeki Qıyade-i Muaqqat’a (Geçici Komite) devredilmişti.

YNK’nin silahlı mücadele kararıyla taban yitimi yaşamaya başlayan Qıyade-i Muaqqat, 1976’da yeniden silahlı mücadele kararı aldı. Bu karar, ‘birakûjî’ olarak adlandırılan Kürtler arası kapsamlı silahlı çatışma tarihinin de başlangıcıdır.Kürtlerin yiğitliğinin kazanıma dönüşmememesinin bir nedeni de budur ki, bu durumun yansımaları hala bile Güney Kürdistan’da kendini göstermektedir.

İç Çatışma Ali Askeri İle Birlikte 700 Peşmergenin Yaşamına Mal Oldu

Güney Kürdistan’da Soranca konuşan bölgenin neredeyse tümünün egemenliği YNK’nin denetimindeydi. YNK, bu egemenliğini pekiştirmek, 1975 yenilgisiyle zayıflayan Irak KDP’nin etkisini ortadan kaldırmak amacıyla bu partinin güçlü olduğu ve ağırlıkla Kurmanci konuşan Behdinan bölgesine geçmek istiyordu. YNK’nin bu macerası, 700’e yakın peşmergenin ve aralarında Ali Asker’in de bulunduğu üç önemli komutanın ölümü ya da idam edilmesi ile sonuçlandı.

Kuzey Kürdistan üzerinden Güney Kürdistan’da Qıyade-i Muaqqat’ın denetimindeki Behdinan bölgesine geçmek isteyen YNK peşmergeleri, Hakkari yakınlarında Sami Abdurrahman komutasındaki KDP-Irak peşmergelerinin pususuna düştü. Türk devletinin ‘tırnaklarını birbirine sürterek’ seyrettiği bu çatışma sonrasında yaklaşık 700 YNK’li peşmerge yaşamını yitirdi. YNK önderlerinden Ali Asker ve iki arkadaşı ise KDP-Irak’a esir düştü. Ali Asker ve arkadaşları, araya giren tüm Kürt şahsiyetleri ile örgütlerinin çabalarına rağmen KDP-Irak tarafından bir müddet sonra göstermelik bir mahkeme ile idam edildiler.

İran Provokasyonu İle Yaşanan İç Çatışma Doğu Kürdistan’a da Sekte Vurdu

ABD’ye geçen Mele Mustafa Barzani 1 Mart 1979 tarihinde tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

KDP-Irak’ın başına Mele Mustafa Barzani’nin ölümünden sonra büyük oğlu İdris Barzani getirildi. 1987 yılında İdris Barzani’nin de bir hastalık neticesinde yaşamını yitirmesiyle, hala KDP’nin genel başkanı olan Mesud Barzani partinin liderliğini devraldı.

Ancak Kürt hareketi Güney Kürdistan’da giderek güç kaybediyordu. 1980 yılında başlayan İran-Irak savaşı nedeniyle, bölge tam bir cehenneme dönmüştü. Peşmergelerin önemli bir bölümü İran’a sığınmışlardı; yani cephe gerisindeydiler; Avrupa’ya, mücadelesizliğe doğru büyük bir kaçış başlamıştı. Düze inen peşmerge, bir daha mücadeleye çekilemiyordu. İran’da evini barkını kuran, evlenen bir çok Kürt peşmergesi, hâlâ bile ailesiyle birlikte orada yaşamayı sürdürüyor. Dağlarda daha çok küçük gruplar halinde gezinen ve çok nadir partizan eylemlerine yönelen peşmerge birlikleri kalmıştı. Kürtler arasındaki ayrılık da, bir türlü ortadan kaldırılamıyordu. Barzanilerin yönetimi yeniden almasıyla KDP-Irak’tan ayrılan Sami Abdurahman Kürdistan Demokratik Halk Partisi – Parti Gel’i kurmuş, KDP-Irak ile YNK başta olmak üzere birçok parti ve örgüt düşmanla olduğu kadar birbiriyle de çatışır duruma gelmişti.

Bu dönemin ardından Güney ile Doğu Kürdistan hareketlerinin de karşı karşıya geldiği dönemler oldu. En büyük çatışmalar ise 1983’te yaşandı. Bu tarihten sonra da iç çatışmalar devam etti.

1 Mart 1979’da ABD’de yaşamını yitiren Mele Mustafa Barzani’nin mezarı Doğu Kürdistan’a getirilerek Şino’da toprağa verilmişti. 1979 devriminden sonra İran Devlet Konseyi’nde yer alan Dr. Abdurahman Kasımlo liderliğindeki KDP-İran ile devlet arasında sorunların doruğa çıktığı, rejim ile Kürtlerin karşı karşıya geldiği, İran Kürtlerinin dağa çekildiği 1983 yılında, Mele Mustafa Barzani’nin mezarı bir gece açılarak naaşı dışarı çıkarıldı ve mezarın hemen yakınına konuldu. İdris Barzani liderliğindeki KDP-Irak, bu durumdan KDP-İran’ın sorumlu olduğunu açıklamakta gecikmedi. KDP-İran ne kadar yaşananın provokasyon olduğunu ve kendileriyle ilgisinin olmadığını açıklasa da, KDP-Irak bu durumu savaş gerekçesi sayarak KDP-İran üslerine saldırdı ve her iki örgüt arasında çokça peşmergenin yaşamına mal olan çatışmalar yaşandı.

İç Çatışmaların Kaybedeni Hep Kürtler Oldu

Naaşın mezar dışına bırakılmasının İran istihbaratının bir oyunu olduğu açık olmasına rağmen, devlet ile karşı karşıya gelen ve dağlara çekilen Doğu Kürdistanlı Kürt örgütlerinin etkisizleştirilmesi için gerçekleştirilen senaryo yaşama geçmişti. Bu, aynı zamanda KDP-Irak’ın İran’la, KDP-İran’ın ise Irak’la ilişkilerini artıran bir tabloyu beraberinde getirmişti.

Bir parçada partiler arasında yaşanan iç rekabet kadar sömürgecilerle yakınlaşma da, ne yazık ki Kürtler arasında çatışmaları artıran etkenler oldu hep.

Söz konusu dönemde Kürt örgütlerinin kendi aralarındaki çatışmaları yaygındır. Birçok örgüt birbiriyle çatışır durumdadır. Güney Kürdistan’da birbiriyle çatışan güçlerin başında KDP-Irak ile YNK, Doğu Kürdistan’da ise Maoist Komele ile KDP-İran vardır.

Öncesinde de Kuzey Kürdistan’da birçok örgüt arasında irili ufaklı çatışma yaşanmıştı. Silahlı olarak en etkili olan çatışma Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları (KUK) ile PKK arasında ağırlıkla Mardin’in ilçelerinde yaşanan çatışmalardır. 1 yılı aşkın bir süre devam eden ve 12 Eylül faşist darbesiyle birlikte sonlanan bu çatışmada 200’e yakın genç Kürt devrimcisinin yaşamını yitirdiği tahmin edilmektedir. Ancak Güney ve Doğu Kürdistan’da iç çatışmalar daha yaygındır. Sayısını hala bile tam olarak bilmediğimiz, ancak 5 ile 7 bin arası olduğu tahmin edilen sayıda peşmerge 1988 yılına kadar aralıklı olarak süren Kürtler arası iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir. 1990 sonrasında yaşanan iç çatışmalarda ise yaşamını yitiren gerilla ve peşmerge sayısının 5 binin üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

Güney Kürdistan’daki dağınıklığı ortadan kaldıran en önemli etken 1988 yılında kurulan ‘Berey Kürdistan (Kürdistan Cephesi) oldu. Halepçe Katliamı’ndan sonra kurulan Cephe, daha öncekilerden farklı olarak irili ufaklı tüm Güney Kürdistanlı Kürt örgütlerini kapsıyordu. Az sayıda silahlı peşmergeleri olmakla birlikte ağırlıkla siyasal mücadele yöntemlerini benimseyen Cephe’nin, dolayısıyla Cephe içindeki etkin iki Kürt örgütünün önüne, 1991 yılında tarihi bir fırsat çıktı ve Körfez Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Kürdistan parçalarından biri bir kez daha bir parlamento ile tanıştı.

Güney-Kuzey Etkileşimi 1960’lardan Sonra Hep Oldu

Kuzey Kürdistan’da Kürt siyasetinin 1938 yenilgi sonrası uzun bir suskunluk dönemi başlar. Tekrar hareketlenmesi 1960’lı yıllara tekabul eder.

Güney Kürdistan’daki mücadelenin Mele Mustafa Barzani önderliğinde silahlı olarak başlaması, aynı döneme denk gelir. Aradaki farklardan biri 1960’ların başında Kürt siyasetinin Kuzey Kürdistan’da silahı tercih etmemesi ya da bu mecali kendinde bulamaması; diğeri ise Türkiye’nin batı illerine okumaya geçen gençlerin dünya gençliğinin devrimci hareketlerinden, Türk sol siyasetinden etkilenip yüzünü sola çevirmesi, ulusal meseleye soldan bakmasıdır.

Bu etkiler nedeniyle Kuzey’de Kürtlerin bir kısmı Türkiye KDP’de, bir kısmı ise Türkiye İşçi Partisi’nde (TİP) örgütlendi.

Tüm Türkiye Kürtlerini etkilemese de nispi bir etki yarattığını söyleyebileceğimiz Türkiye KDP’nin Güney Kürdistan eksenli lokalist yapısı, 1970’lerin ortasından itibaren sosyalist düşüncelerle tanışan kadrolarının dönüşümüne kadar devam etti, denebilir.

Kürt Hareket Kuzey’de Ağırlıkla Sol Üzerinden Şekillendi

TİP ise başlangıçta, bir kısım Kürt aydınının yanı sıra daha çok Türk aydın ve emekçilerinin örgütlendiği, sol kimlikli bir yapı olarak ortaya çıktı. Hem TİP’in sol kimliği, hem de 1961 Anayasası’nın yarattığı nispi demokratik ortam, üzerindeki ölü toprağını atmak isteyen Kürtleri de bu yapılanmaya itti. Hiç kuşkusuz, 1965 seçimlerindeki “nispi temsil sistemi”yle yüzde 3 oy alarak parlamentoya 15 milletvekili gönderen ve parlamentodaki direnişçi yanıyla geniş bir toplum kesimini etkileyen TİP, diğer kesimlerin olduğu gibi Cumhuriyet uygulamalarına tepkili olan Kürtlerin de ilgisini çekti.

Doğu Mitingleri süreci, Kürtlerin TİP ile kitlesel tanışması, daha sonra TİP’in kapatılmasına neden olan kongre kararları, ayrı olarak değerlendirilmesi gereken konular. Ancak özetle şunu söyleyebiliriz ki, Kuzey Kürdistan’da Kürtleri sosyalizmle kitlesel bir biçimde tanıştıran, TİP ile birlikte başlayan örgütlenme olmuştur.

Kuzey Kürtleri 1970’lerin Ortalarında Bağımsız Örgütlenmelere Yöneldi

TİP içindeki tartışmalar beraberinde ayrışmaları getirince, Kürtler de, bağımsız örgütlenmelerini gerçekleştirmek için adım attılar. 12 Mart 1971 askeri darbesi, özellikle 1974 genel affı sonrasına rastlayan bu gelişmeler, Kürt halkının sosyalistlerin önderliğinde kendi örgütlerini kurmasını ve kendi bağımsız kimlikleriyle ete-kemiğe kavuşmasını sağladı.

Elbet, Kürtlerin yalnızca TİP’ten kopuşla birlikte sosyalist örgütlenmelerini gerçekleştirdiğini ileri sürmek doğru değil. Ancak TİP’in legal konumu, farklı yapılanmalar içinde yer alsalar bile Türk ve Kürt emekçilerinin, sol ve sosyalist düşünceyi benimseyen aydınlarının önemli bir kesimini TİP’e yöneltmişti.

Sosyalist kimliklerindeki ortaklığa rağmen dünyayı ve sosyalizmi farklı yorumlama, sol kesimdeki farklı anlayışlar Kürt hareketini de etkiledi. 1974 sonrasında büyük çoğunluğu sosyalist kimlikli birden çok bağımsız Kürt siyasi yapılanması kuruldu. Önemli bir bölümü, hatta neredeyse tümü illegal mücadeleyi benimseyen bu yapılanmalar, legal zemindeki mücadele araçlarını geliştirmekten de geri durmadılar. Kürtçe ve Türkçe yayınlanan Kürt kimlikli birçok dergi ve gazetenin yanı sıra, onlarca demokratik kitle örgütü kuruldu. Sendikalarda, emek örgütlerinde Kürtler kendi kimlikleriyle ulusal özgürlük mücadelesinin yanı sıra sosyalizmin savunusunu yürüttüler. Türk sol hareketinin önemli bir kesiminin Kürt kimliği savunusunu yadsıyan, Kürt halkını bir ulus olarak görmekten uzak düşüncelerine rağmen, Kürtlerin ulusal uyanışı ile sosyalizmin savunuculuğu atbaşı gitti. 1978’li yıllara gelindiğinde Kürt hareketi kitleselleşmiş, Kürt kimlikli gazete ve dergilerin toplam tirajları 100-150 bini bulmuş, 1 Mayıs mitinglerine, Newrozlara çoğunluğu genç ve emekçi on binlerce Kürt katılmaya başlamıştı.

Tüm bunlardan da anlaşılacağı gibi, Kürtlerin 1938 yıllarında bastırılan ve neredeyse yitmeyle karşı karşıya olan ulusal duygularının yeniden uyanmasını sağlayan en önemli etken, Kürt aydın, emekçi ve gençlerinin sosyalizmle tanışmasıdır. 1960’lı yıllarda ‘Kürdistan’ yerine ‘Doğu-Şark’ diyen, ‘Kürt Sorunu’ yerine ‘Doğu Sorunu’ demeyi uygun bulan, neredeyse ‘Kürt’ kelimesini ağzına bile almayan/almaktan çekinen Kürtler, 1978’li yıllara gelindiğinde “Kahrolsun Sömürgecilik”, “Yaşasın Sosyalizm”, “Kürtlere Özgürlük”, “Bijî Kurdistana Yekgırti Azad û Serbixwe-Yaşasın Birleşik Özgür Bağımsız Kürdistan” sloganlarını onbinlerle birlikte haykırmaya başlamıştı.

PKK’nin Kuruluşu

Kuzey Kürdistan 1978’e gelindiğinde bir gelişme ile daha karşılaştı. Başlangıçta bir grup olarak ortaya çıkan, ardından kendilerini Kürdistan Devrimcileri olarak tanıtan Abdullah Öcalan önderliğindeki gençler, 27 Kasım 1978’te Lice’nin Fis Ovası’nda gerçekleştirdikleri kongre ile Kürdistan İşçi Partisi – PKK’nin kuruluşunu ilan etti.

PKK, kendi öncellerinden farklı olarak TİP veya KDP-Irak eksenli değil, Türk sosyalistlerinin etkin olduğunu Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) kökenli bir yapılanmaydı.

PKK’den önce kurulan Özgürlük Yolu (TKSP), Rızgari, KİP-DDKD gibi yapılar silahlı mücadeleyi siyasetin bir yöntemi olarak savunmakla birlikte fiili olarak yaşama geçirme konusunda hiçbir adım atmamışlardı.

PKK ise önder kadrolarından Haki Karer’in katledilmesi üzerine meşru savunma temelinde silahlı mücadeleye başvurdu ve bu giderek sistematik düzeye ulaştı.

12 Eylül Kuzey Kürdistan’daki ulusal mücadeleyi sekteye uğratan önemli nirengi noktalarından biridir. Türk devleti, bu darbe sonrasında Kürdistan’ı bir kez daha hayalileştirip ‘metfun’laştırmak, yani toprağa gömmek niyetinde olduğunu gizlemedi.

5 Nolu Zindanı, Kürdistan’ı gömmenin labaratuarıydı. Ancak bir yandan zindandaki direniş, diğer yandan PKK’nin 1984’in 15 Ağustos’unda Eruh ve Şemdinli baskınları ile devlete karşı topyekün silahlı mücadeleyi yeniden başlatması gidişatı tersine çevirmeye başladı.

1930’larda ‘Metfun’laştırılarak Ağrı Dağı’na tabutu bırakılan Kürdistan, özellikle 1990’lardan sonra giderek 12 Eylül öncesindeki onbinleri milyonlara evriltti.

Kürdistan böylece bir kez daha Kuzey’de büyük bir mücadelenin, devasa bir direnişin merkezi oldu.

1990’lardan Sonra Çözümde ‘Duygular’ Değil Realite Öne Çıkmaya Başladı

1990’lara gelindiğinde yaşanan gelişmeler Kürdistan’ın iki parçasını, Kuzey ile Güney Kürdistan’ı içiçeleştirmişi, 2011 Suriye İç Savaşı’nın ardından ise Kuzey, Güney ve Batı Kürdistan parçalarında mücadele daha fazla birbirine bağlandı, bütünleşir ama aynı zamanda çatışır özellikler göstermeye başladı. Bu durum, bir yandan daha girişte söz ettiğimiz meseleyi ‘uluslararasılaştırma’ sürecinin de başlangıcı olurken, ‘çözüm merkezlerini’ çeşitlendirdi, diğer yandan ağır iç parçalanmalar da beraberinde yaşandı.

1990’lardan sonra özellikle Kuzey Kürdistan açısından yaşanan bir realite de Halkın Emek Partisi’nin (HEP) kuruluşuyla birlikte Kürt siyasetinin açık alana yansımasının da etkin bir biçimde başlamasıdır. PKK 1984’te başladığı silahlı mücadelenin etkisiyle Kuzey Kürdistan’da geniş kitlelere ulaşma olanağı bulurken, artık diğer Kürt örgütleri de sahada görülmeye başlamıştı. Diğer bir deyimle Kuzey Kürdistan’da legal ve illegal alan atbaşı gidiyordu. Legal partilerin yanı sıra dergiler, gazeteler, demokratik kitle örgütleri, radyolar, televizyonlar oluşuyordu.

Çözümün ciddi anlamda tartışılmaya başlanması 1990’ların ilk yarısına denk gelir. Realitenin Kürt siyasetinin belirleyenlerinden olması ile kastettiğimiz de budur. Çözümün tartışılması, Kürtler arası yakınlaşmayı zorunlu kılarken söylemlerin de çözüm için uygun olan tonlarda dillendirilmeye başlaması, bu dönemde tartışılır.

Ancak bu dönemin bir başka özelliği daha vardır.

Kuzey Siyaseti Ana Eksenleri Üzerinden Belirginleşiyor

Kürtlerin tarihsel ayrılıkları ve her bir yapının farklı parçalarda kendine yakın gruplarla ortak hareket etmesi çizgileri de netleştirir. En dar anlamıyla PKK, YNK ve KDP-Irak çizgileri her üç parçada da ağır bir rekabet halindedir. Ağır rekabet, Doğu Kürdistan’da da yaşanmaktadır. KDP-İran ve Komele bölünmüştür. Peşmerge, Doğu Kürdistan’da eskisi gibi güçlü değildir. Güney Kürdistan hükümetini kuran iki parti KDP ve YNK, hem Doğu Kürdistanlı partilere, hem de Kuzey’de PKK’ye dönük ciddi baskılar kurmaktadır. Güney Kürdistanlı hükümet güçlerinin İran ve Türkiye devletleri ile ilişkisi, realitenin bir sonucu olarak parçacılığın ön plana çıkması Kürtleri zorlamaya başlamıştır.

Çizgilerin belirgin olmasını beraberinde getiren bu durum, hem ideolojik, hem de siyasal anlamda reel değişimin yaşandığı bir dönemde çatışmaları artırdığı gibi, sömürgecilerin burnunu daha fazla Kürt siyasetinin içine sokmasını da beraberinde getirdi.

1992’de PKK ile KDP’nin ağır çatışmalar yaşamaya başlamasının bir nedeni, sömürgecilerin burnunu daha fazla Kürt siyasetinin içine sokabilmesidir. Türk devleti KDP-Irak üzerinden istediğini elde etmiş ve onunla PKK karşıtı bir işbirliği geliştirebilmiştir. Hakeza 1994’te KDP-Irak ile YNK’nin çatışmasının da bir nedeni budur. İran, nihayetinde provokasyonlarının sonucunu almış ve Güney Kürdistan’ın iki büyük gücünü çatıştırmıştır.

Açık demek gerekirse KDP-Irak ile YNK’nin 1994’teki çatışması, grupsal çıkar esaslıdır. Birbirlerine tarihsel anlamda kinli olan iki partinin kadroları, zorunluluk nedeniyle ‘fifti-fifti’ hükümete razı oldular ancak hiçbiri kendi hakimiyet alanından vazgeçmedi. Bu alanların korunması için de özgücü ortak bir biçimde büyütmek yerine, sömürgecilere bel bağladılar. Bu, hem ticari ve askeri anlamda sömürgecilere bağımlılığı beraberinde getirdi, hem de partilerdeki kadroların bir kısmının zaman içinde İran ve Türk devletinin istihbarat elemanına dönüşmesini sağladı. Bölge devletlerinin kendi paramiliter örgütlerinin uzantılarını Güney Kürdistan’da oluşturabilmesinin bir nedeni de budur.

PKK Paradigması Çözüm Odaklı Süreçte Değişimi de Yaşandı

Bu dönemin çatışmaları ağır kayıpların da nedenidir. Örneğin PKK, Kuzey Kürdistan’da çözümü sağlamak için ciddi bir paradigmasal değişiklik yaşamaktadır. 1990’ların ortalarından itibaren büyük bir güce dönüşen PKK, ‘Kuruluş Manifestosu’nu değiştirmiştir. ‘Bağımsız, Birleşik, Sosyalist Kürdistan’ şiarı yerini ‘Özerk Kürdistan Demokratik Türkiye’ şiarına bırakmaya başlamıştır. Devlet ile görüşme arayışları da yoğunlaşmıştır. 1993’te ölen Türk Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın YNK lideri Celal Talabani üzerinden ilettiği talepler PKK Lideri Abdullah Öcalan tarafından kabul edilerek tek taraflı ateşkese dönüştü. Bu girişim, Kuzey Kürtlerinin yakınlaşmasını da beraberinde getirdi. PKK Lideri, PSK lideri Kemal Burkay’dan Hevgirtin lideri Hemreş Reşo’ya kadar bir çok Kürt siyasetçi ile ikili protokoller imzaladı. Kürdistani Cephe’nin kuruluşu için görüşmeler başladı.

Ancak ‘Osmanlı’da oyun bitmez’ misali, egemenler, özellikle de Türk devleti sonucu lehine değiştirmek için yeniden savaş konseptini egemen kıldı. Özal’ın 17 Mayıs 1993’te kamuoyunca yaygınca kabul gören zehirlenerek öldürülmesiyle birlikte iktidarı devralan Tansu Çiller, bugün bile AKP-MHP iktidarına sunduğu ‘illegal’ destekle etkili olan Mehmet Ağar’ın İçişleri Bakanlığı’nda dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’i de yanına alarak Kürtlere karşı acımasız bir saldırıya yönelindi. PKK Lideri Abdullah Öcalan savaş kararına karşı direnme kararı aldı ancak paradigmasını yenilemeyi de, çözüm arayışlarını artırmayı da sürdürdü.

PKK’ye Ve Liderine Dönük Koplolarla ‘Uluslararasılaşmanın’ Etkisidir

Güney Kürdistan açısından 1991 sonrasında başlayan yazının başında sözünü ettiğimiz ‘uluslararasılaşma’ Kuzey Kürdistan açısından bu yıllara denk gelir. Nihayetinde PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın ABD ve İsrail’in öncülüğünü yaptığı uluslararası bir komplo ile 1999’un 15 Şubat’ında Türk devletine teslim edilmesi de bu ‘uluslararasılaşma’nın sonucudur.

Bölgeyi kendi çıkarlarına uygun olarak yeniden dizayn etmeye 1991 Körfez Savaşı ile başlayan, 2001’de ikiz kulelere yönelik El Kaide saldırısını bir milada dönüştürüp yönünü Ortadoğu’ya veren ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon, hiç kuşku yok bir yandan da ‘ehil’ arayışındaydı. Yani kendine en uygun partnerlerle hareket etmeyi esas alıyordu. Abdullah Öcalan liderliğindeki PKK, bu yönüyle ‘ehiller’ arasında değildi. Uluslararası Komplo, bir anlamda PKK’yi kendi çizgilerine getirme, ehlileştirme sürecidir de.

Ne Öcalan, ne de PKK’nin yönetimi buna fırsat vermedi. Tüm saldırılara rağmen karşı hamlelerle hem çözümün adresini gösterdi, hem de ‘Kürtsüz oyun kuramazsın’ mesajını güçlü bir biçimde verdi.

Çözümün yolu açıktı; diyalog ve müzakere ile sorunları savaşmadan gidermek…

Adresi ise Kuzey’de PKK’ydi: Savaşanlar arasındaki savaş, ancak onlar tarafından sonlandırılabilir.

Öcalan esir alındıktan sonra da girişimlerini sürdürdü. 1999’da gerillanın geri çekilmesi kararına PKK yönetimi koşulsuz şartsız uydu. 2008’in sonlarına doğru Oslo’da başlayan görüşmelerde PKK ile devlet yönetimi ilk kez masada yüz yüze görüştü. Bu süreç 2011’de bir komplo ile bozuldu.

Türkiye Kürt Düşmanlığı Nedeniyle Suriye’yi Karıştırmaktan Çekinmedi

2013’te başlayan yeni sürece ve sonrasında yaşananların çözüm ve iç çatışmalar ile ilgisine değinmeden önce, 2011’den sonra Kürtler açısından alabildiğine belirleyici olan, meseleyi hem uluslararası alanda, hem bölgesel siyasette daha yakıcı bir biçimde gündeme getiren Suriye krizine ve Rojava’daki gelişmelere değinmek gerekir.

2011’de başlayan iç isyan sonrası Suriye’deki gelişmeleri kendi lehine çevirmek için girişimlerde bulunan Türk devleti Esad yönetiminin toparlanamayacağını, kısa sürede gidici olduğunu hesapladı, ardından Esad yönetimini düşman ilan etti.

Irak’ta 1. ve 2. Körfez Savaşlarından dili yanan, bu nedenle Irak’ın değişim ve dönüşüm sürecinde istediği gibi etki kuramayan, daha çok ABD’nin belirlediği sınırlar içinde hareket etmek zorunda kalan Türkiye, ‘değişime gebe’ Suriye’nin en etkin aktörü olma yolunda çok hızlı bir yönelime girdi.

Belli ki bu konuda Türkiye’yi tetikleyen en önemli mesele Kürt meselesiydi. Yönetimi değişecek bir Suriye’de gelmesi muhtemel yeni yönetimi Kürt karşıtlığı temelinde daha işin başındayken garantiye almak isteyen Türkiye, önce Dışişleri Bakanlığı, akabinde MİT’inden ordusuna tüm birimleri aracılığıyla Müslüman Kardeşler’den Suriye Ulusal Konseyi’ne, Özgür Suriye Ordusu’ndan DAİŞ ve El Nusra’ya kadar tüm yapılanmalara el attı. Suriye muhalefetini örgütlemeye, silahlandırmaya, özcesi Kürtlerin etkili olmaması için Suriye’de Kürtler dışında Esad rejimine muhalif olanların tamamına alabildiğine etkili bir destek sunmaya başladı.

Rojava’da Mücadele PKK Liderinin Çizgisi Doğrultusunda Gelişti

Suriye’de tarihsel olarak bir Kürt siyasası vardır. Entelektüel birikimi yüksek Suriye Kürt siyasal kadroları, buna rağmen şekillenmelerini öncelikle Güney eksenli olarak KDP-Irak ve YNK üzerinden, 1990’lardan sonra ise PKK üzerinden yapmayı sürdürdüler.

2011 krizinin ardından Suriye Kürt muhalefetinin şekillenmesi de bu eksenler üzerinden oldu.

Suriye Kürtlerinin en etkin partilerinden Demokratik Birlik Partisi (PYD), Abdullah Öcalan çizgisini savunduğunu ve onun felsefesi üzerinden siyaset üretiminde bulunduğunu her fırsatta açık bir biçimde dile getiriyor. Öyle ki Kuzey ve Doğu Suriye’de çözüm anahtarının İmralı’da bulunduğunu söylüyor.

İrili ufaklı birçok partinin olduğu Suriye Kürdistanı’nda, KDP-Irak’a yakın Suriye Kürt Demokrat Partisi (S-KDP) ile YNK’ye yakın Hemidê Hacı Derwêş liderliğindeki Suriye Kürtleri İlerici Demokrat Partisi’ni (PPDKS) saymak mümkündür. Diğer partiler bu güçler, esasen de PKK ve KDP-Irak eksenli yapılanmalarla ilişki içindedir.

PYD, daha çok kendisine yakın Arap muhalifleri ve bir kısım Kürt entelektüeli ile birlikte Demokratik Suriye Muhalefetini örgütlerken, daha sonra irili ufaklı partilerin de bir kısmını yanına alarak Suriye Demokratik Meclisi’ni oluşturdu. Başlangıçta oluşan Halk Savunma Birlikleri – YPG ile Kadın Savunma Birlikleri – YPJ’nin de katılmasıyla, Kobanê direnişinden sonra Kuzey ve Doğu Suriye Özerk yönetiminin askeri gücü Suriye Demokratik Güçleri – QSD oluştu.

PYD dışındaki Kürt partilerinin öncülük ettiği diğer yapılanmalar ve bir kısım ‘örgütsüz’ birey ise Suriye Kürt Ulusal Meclisi-ENKS’yi oluşturdu. Başlangıçta ENKS içinde yer alan PPDKS, daha sonra PYD ile yakınlaşmaya ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ile birlikte çalışmaya başladı.

DAİŞ karşıtı uluslararası koalisyonla büyük bir mücadele veren QSD, Suriye’de Kürtlerin ve Arapların yaşadığı coğrafyanın 3’te birine yakınını özgürleştirdi. ENKS ise Türk Dışişleri Bakanlığı ile istihbarat örgütünün koridorlarında dolaşma dışında bir etkinlik yürütmedi. Tüm hamlelerini de PYD ve QSD karşıtlığı üzerinden yürüttü.

Rojava’daki Mücadele Üç Parçanın Kaderini Birbirine Bağladı

Suriye’de yaşananlar 2013’te başlayan Kuzey Kürdistan’daki çözüm sürecinin de belirleyeni oldu. Türk devleti, Kürt hareketini kendi emelleri için bir manivela olarak kullanmaya çabaladı. Öcalan’ın, kırmızı çizgi ilan ettiği Rojava’ya dönük siyasetini çözüm sürecine kurban etmeyeceğini açıkça ifade edip ardından 1990’larda HEP ile başlayan açık alan siyaseti Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile 2015 seçimlerinde gücünü dosta düşmana gösterince, AKP lideri Erdoğan MHP’yi de yanına alarak açık düşmanlığa yöneldi. Çözüm süreci bitti, yeniden 1993’te yaşanan savaşa benzer, hatta daha ağır bir savaş başladı.

Uluslararasılaşma, yani bölge devletlerinin ağırlıkla da İran ve Türkiye’nin Kürt karşıtlığı temelinde yürüttükleri siyasetin yanı sıra ABD ve Batılı devletlerin bölgedeki çıkar temelli siyasetlerine Rusya’nın da dahil olması, bir diğer anlatımla çözüm merkezlerinin çoğalması; 1990’larda başlayan Kuzey ve Güney içiçeleşmesine, 2011’den sonra başlayan Suriye krizi ile birlikte Batı Kürdistan’ın, yani Rojava’nın, bugünkü resmi adıyla Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin de eklemlenmesini beraberinde getirdi. En klasik anlatımla, üç parçanın kaderi birbirine bağlandı.

1991’de başlayan dizayn projesi, son dönemde ABD’nin İran’a dönük politikaları ile birlikte ele alındığında, görünen o ki Doğu Kürdistan’ı da bu içiçeleşmeye doğru itecektir; beklenmesi gereken noktalardan biri budur.

Kürtler Güçlendikçe Saldırılar Ve İç Çatışmalar Artmaya Başladı

İşin özeti şudur: 20. yüzyılın başındaki örgütsüzlük Kürtleri coğrafyalarında katliamlarla yüzyüze bırakırken 21. yüzyılın başında sorunlarını uluslararasılaştıran Kürtleri, bu kez örgütsüzlüklükleri değil güçlü örgütlülüklere sahip olmaları katliamlarla yüzyüze bırakıyor.

Elbet ikisi birbirinin zıddı bir duruma işaret etmiyor. Sömürgeci egemenler bir dizayn projesinin olduğunu görüyorlar. Ortadoğu’dan çıkarı olan devletler dizaynı kendi emellerine uygun yapmaya çabalarken bölge devletlerini de kaybetmek istemiyorlar. Kürtler de ise esas ‘sorun’ güçtür.

1984’te az sayıda gerilla ile Eruh ve Şemdinli baskınlarını gerçekleştiren PKK, ‘Bir grup çapulcu’ olarak görülüyordu. Bugün PKK, Kürdistan’ın 4 parçasında etkin olan, onbinlerce silahlı gerillası, milisi ve taraftarı ile savaşan, en önemlisi de direniş felsefesi ile DAİŞ gibi barbar çetelerin bitmesine öncülük eden bir harekettir. Bu yönüyle bölge devletlerinin de, uluslararası güçlerin de istediği çizgiye çekemedikleri bir yapılanma olduğunu, daha ötesi 1999’da liderinin Türk devletine teslim edilmesiyle başlatılan ‘ehlileştirme’ sürecine teslim olmadığını açıkça göstermiştir. Özellikle Öcalan, çözümdeki gücüyle Kuzey Kürdistan’ın yanı sıra Kuzey ve Doğu Suriye’nin, hatta Suriye’nin tamamının çözüm gücü olduğunu tartışmasız bir noktaya taşımıştır.

Güney Kürdistan’daki siyasal güçler, çokça çalkantılı dönemler geçirdiler. Esasen her biri ayrı ayrı Batı’nın dizayn politikasına uyabilecek durumda olan bu güçlerin belirleyeni ise ne yazık ki ağırlıkla bölge devletleri oldu. Hal böyle olunca, hem kendi aralarında hem de diğer parçalardaki güçlerle özellikle PKK ile çatışmaları da zaman zaman askeri ama çoğu kez de siyasi olarak devam etti, ediyor. Bu güçler kendi aralarında da sorunlu. 2017’deki Bağımsızlık Referandumu’nun ardından yaşanan toprak kaybı, sorunlarını artırdı. Şu andaki işbirlikleri de zımni olarak sürüyor. Türk devletinin 2019 Mayıs’ında bölgeye yönelik başlattığı işgal saldırıları ile kendi içlerinde de, PKK’yle de çatışma riski sonlanmış değil.

Türk devleti diktatörlükle birlikte kaderini Kürtlerin kendini yönetmemesine bağlamış. Öncelikle Kuzey ve Doğu Suriye’de, esasen 4 parça Kürdistan’da Kürtlerin kendi önlerini görmemeleri için her türlü saldırıyı rahatlıkla yapabilecek bir pozisyonda.

Çözümün İki Boyuto: Ulusal Kongre-Garanti Altına Alınmış Masa

Kürtler açısından baktığımızda ise çözümün iki boyutu var. Birincisi, iç çatışmayı ortadan kaldıracak siyaset üretmeleri, ikincisi uluslararası güçlerce de kabul görecek etkili bir çözüm sürecini garantörlerin varlığında devreye sokabilmek.

Kürtlerin özgürlük mücadelesini engelleyen en önemli etken iç çatışmadır. Bunun önüne geçmek için de Ulusal Kongre dışında bir çözüm bulunmamaktadır.

Kuzey Kürdistan’da gerçekleşen Türkiye’de Kürdistan Konferansı son yıllarda bu anlamda atılmış en önemli adımlardan biridir. Türkiye’de Kürdistan Konferansı’nda tüm Kürt siyasal çevreleri, tek tek bağımsız aydınlar, bunun yanı sıra Kürdistan’daki tüm halk, ulus ve inanç grupları, bireyler veya kurumlar düzeyinde temsil ediliyordu.

Bu girişim ne yazık sonuca ulaşamadı.

Elbet kongrenin yaşama geçmesinde esas aktörler siyasi partilerdir. Ama kongre yalnız siyasi partilerin kongresi olmaz, olmamalı. Tüm Kürtleri, en azından Kürtlerin en geniş kesimini kapsamalıdır.

Bunu başarmak kolay mı?

O kadar değil. Ancak çözüm için bu gereklidir. Ötesi, çözüm sağlansa bile saldırılara açık olmaktan kurtulmayacaktır.

Çözümden Kaçan Egemen Güçlerdir

Çözüme gelince; açık ki çözüm karşıt güçle uzlaşarak sağlanır. Şu ana kadar da bundan kaçan egemen devletlerdir. Bırakın Türkiye’yi Suriye’de bile kendi içine düştüğü çukuru görmeyen Esad yönetimi pervasızca Kürtlere, Demokratik Suriye Güçleri’ne kabadayılık yapabilmektedir.

Bu konuda artık deneyimler manzumesine sahip bir Kürt Özgürlük Hareketi var.

2013 süreci, 3. taraf olarak tabir edebileceğimiz devlet tandanslı aracıların devre dışı bırakıldığı bir süreçti. Önceki süreçte İngiltere’nin devrede olması Erdoğan’ın istediği çözümü yaşama geçirmesini engelliyordu. Oslo’nun bozulmasının bir nedeni de büyük olasılıkla budur.

KÜRTLERİN GÜÇLENMESİ TÜRK İKTİDAR GÜCÜNÜ KORKUTTU

Ancak niyetin anlaşılması çok uzun sürmedi. Bu yönüyle baktığımızda 2013’te başlayan süreç aslında çok uzun sürmedi; Haziran ayından itibaren, yani neredeyse sadece 6 ay sonra uzatmalar oynanmaya başlandı. PKK, Mayıs ayında ilan ettiği geri çekilmeyi fiilen durdurdu, Eylül ayından itibaren ise geri çekilme kararını askıya aldığını resmen duyurdu. 2014’ün ortalarında, Rojava’daki tablo somutlaşıp Rojava Kürt hareketinin kırmızı çizgisi olarak ilan edilince, savaş önce Rojava’da başladı, akabinde Türkiye’ye taşındı. Sürecin bitmesi, 7 Haziran’da Erdoğan’ın iktidarı kaybetmesiyle resmileşti, böylece büyük bir savaş başladı.

İşin özü şu: AKP ve Erdoğan Kürt hareketini güçten düşürebilseydi bugün tamamen farklı şeyler konuşuyor olabilirdik. PKK, bizzat Erdoğan’ın da ikrar ettiği gibi güçten düşmedi. Evet, darbe yedi, ancak siyasi zemini terk etmedi, Erdoğan’ın çok istediği noktaya gelmedi yani marjinalleşmedi, yerini her şeye rağmen etkin bir biçimde korudu.

Erdoğan’ın aklından geçen hala kendi ‘çözümüdür’. Güç yettirebilirse, PKK’yi tamamen etkisizleştirip kendi çözüm hesaplarını yaşama geçirebileceği tabloyu oluşturmaya çabalayacaktır. Yani kendine payanda olacak kesimlerle adım atmayı, böylece Kürtlerinde tek hakimi olabileceği ‘muhatapsız çözüm’ hesaplarını tercih edecektir. Bunun içinde iç çatışmayı büyütecek adımlar atmak, işgal saldırılarını yükseltmek birinci önceliğidir.

Kürtler arası yakınlaşma, Kürtlerin çok büyük kazanımlarının heba olmasına neden olan sürecin son bulmasını da, Erdoğan’ın Kürtleri kullanma silahını da elinden alır.

Bugün artık ‘dileyen’ değil, ‘ben de varım, beni yok sayamazsınız’ tarzında gelişen bir uluslararasılaşmanın tezahürü ile mücadele veren bir Kürt var. Bunu aşarak çözüm gerçekleşmez. Bu Kürt’ün çözüm gücüne erişmesi için de ‘iç çatışmayı’ sonsuza kadar gömecek bir ‘ortak akla’ ihtiyaç var.

Yazar bir yandan kurulması arzulanan ulusal kongrenin ortak vatan etrafında değil sadece ulus olma etrafında olması gerektiğini belirtirken diğer yandan ortak vatan parçalarına dair ortak kararların alınabileceğini belirtmektedir. Bu durum en az mevcut ulusal kongre çalışmasının içinde debelendiği kriz gibidir. Pkk nin ulusal kongre çalışmasında hedeflediği şey;

esas olarak ortak vatanı bütünleyen bir ulusal kongre olmakla birlikte, her dört parçada da o parçanın kendi dinamikleriyle demokratik ulus şiarıyla DTK ve HDK gibi kongrelerle parça bütünlüğünü yakalamayı hedeflemektedir. Zaten Pkk’yi çekici kılan şeyde parçalardaki büyük nüfusa sahip olmasıdır. diğer parçalardaki KDP gibi yapıların ulusla ilgili bir hesaplarının değilde toprak hakimiyetinin çıkarları ilgilendirmektedir. dolayısıyla sanki KDP’nin yaptığı bu pragmatist çıkışı Pkk yapıyormuş gibi algılanabilir burada…

Yazar yukarıda TC’nin “kayıtsız şartsız kürt düşmanlığı nedeniyle kürt karşıtı herkesi destekledi” derken, burada tersini iddia etmektedir. Oysa tc dönemin daiş ve öso sundan destek ve moral alarak kuzey savaşını göze almıştır. Oslo görüşmesi ise Sri lanka modeli esas alınarak yürütülmüş ancak pkk tarafından boşa çıkarılmıştır…

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.