Konumuza başlarken doğrudan “komün nedir” sorusunu sorma gereği duymuyoruz. Çünkü komüne “mutlak” bir tanım getirmek çok mümkün görünmüyor. Bu, komünün tanımsız olduğu anlamına gelmez. Bilakis kavram olarak çok sayıda tanımı vardır. Sadece komünü kimi sınırlar dahilinde tanımlayarak onu sınırlandırmak ve yapısal olarak özerk bir forma kavuşturmaktan kaçınmanın gereğini ilk elden vurgulamak istiyoruz. Mutlak tanım peşine düşmekten ziyade, tanımlardan anlam bütünlüğünü yakalamak daha doğru bir yöntem olabilir. Bu temelde komünün daha çok birey-toplum ilişkisinde yarattığı anlam derinliğine varmayı amaçlayacağız. Öncelikli olarak komün yoğunlaşmasına neden ihtiyaç duyduğumuzu ve özgürlük, barış ve demokrasi mücadelemizdeki esas önemini birkaç cümleyle özetleyelim.
Neden Komün?
Canlı yaşamın çokça bilinen ve adına “yaşam yasası” diyebileceğimiz temel üç kuralı ya da ilkesi vardır. Bunlar savunma, beslenme ve üreme ilkeleridir. Her biri birer güdü olarak da bilinir: savunma güdüsü, açlık güdüsü ve cinsel güdü. Bu ilkelerde ne salt metafizik ne de salt diyalektik geçerlidir. Her üç ilkenin sentezi “yaşam” dır. Abdullah Öcalan bu ilkelerden en çok savunma ilkesine önem verir. Onun nazarında bir kuşun beslenirken etrafını kolaçan eden beslenme tarzı, savunma ilkesinin önemini anlamak bakımından ideal bir veridir. Kuş örneği ile savunmasız bir beslenmenin yaşam hakkına çok bir katkısının olmayacağını anlatmak ister. Savaşırken de barışırken de yaşam hakkının olmazsa olmazı olan savunma ilkesine verdiği önemi şu sözlerle açıklar:
“Canlılar dünyasında her türün kendine göre bir savunma sistemi vardır. Savunmasız tek bir canlı türü yoktur. (…) biyolojik savunma her canlı varlıktaki savunma güdüleri tarafından yerine getirilir. Toplumsal savunmada ise topluluğun tüm fertleri ortaklaşarak kendini savunur. Hatta savunma olanaklarına göre topluluğun sayısı ve örgütlenme biçimi sürekli değişir. Savunma topluluğun asli bir işlevidir. Onsuz yaşam asla sürdürülemez. Bilindiği gibi canlılar dünyasının diğer iki asli işlevi beslenme ve üremedir. Beslenme ve üreme olmadan nasıl kin canlı varlıklar yaşamlarını sürdüremezlerse, öz savunma olmadan da yaşamlarını sürdüremezler.”
Buna göre örgütlenmenin ilkesel amacı “savunma”dır. Varlığını koruma ve sürdürme eksenlidir. Bu olmadığında insan açısından toplumsal felaket ve yaşamın her türlü değer kaybı kaçınılmazdır. “(…) Bir toplum için en büyük felaket kendisi hakkında düşünce üretmek ve eylemde bulunma gücünü yitirmesidir” diyen Abdullah Öcalan’a göre “(…) Bir toplumu sömürüye açık hale getirmenin ilk koşullarından biri onu ahlak ve politikadan yoksun kılmaktır.” Düşünce üretmeme ve eylemde bulunamama felaketine ahlak ve politika yoksunluğu da eklenince, toplum bir bütün olarak savunmasız kalır. Buradaki savunmasızlıktan “Komünsüzlük” anlıyoruz. Ve ayrıca ahlak, politika, eylem ve düşünce üretmenin de birer komün faaliyeti olduğunu ve doğrudan savunma ilkesi ile bağlantılı olduklarını öğreniyoruz. Bu anlamda canlı yaşamın en temel ilkesi olan savunma ilkesinden yoksun kalmak, komünden yoksun kalmak demektir. Birey ve toplumların savunmasızlığından bahsedilirken özü itibari ile ideolojik olarak komünsüzlüğünden bahsedilmiş olur. Sadece savunma değil, barınma, beslenme ve üreme ilkeleri de doğrudan komünün alanı kapsamındadır. Hem mekan olarak barınma hem de beslenme birer komün faaliyetini gerektirir. Üreme (çoğalma) ise, komün inancını, sevgisini ve estetiğini gerektirir. Dolayısıyla bu ilkelerin her biri canlı yaşamın en temel ilkeleri olarak komünün kapsamı alanında olduklarına göre; o halde komünün ne olduğunu incelemek ve ne’liğini anlamaya çalışmakla hem kendimizi örgütlemeye hem savunmaya başlamış olacağımızdan, ilkesel olarak yaşama ve onun değer yargılarına da katılmış olacağız.
Komün-Toplum Diyalektiği
Önce geçmişe uzanıp ışık teorisinin gelişme diyalektiği incelemek, konunun daha iyi anlaşılması bakımından faydalı olacaktır. Zira ışık teorisinin düşünce tarihine nasıl geçtiği hususu önemlidir. Bilindiği üzere Mithra, Terzi Hermes ve Zerdüşt öğretsin ana teması ışıktır. Mithra’da ışık en sade ve basit haliyle vardır. Maddi dünyanın ilmi çok karışmamıştır ona. Dolayısıyla Mithra’nın öğretsin de ışık çıplaktır, yani ilimsizdir (ya da ilmi olgunlaşmamıştır diyelim). Bundan dolayı olmalı ki Mithra doğrudan “güneş tanrısı” olarak mitolojikleşir. Terzi Hermes ise çıplak olan ışığı giydirir, yani ilimleştirir. Hermes’te ışık belli bir düşünce sistematiğine kavuşmuştur. İğne iplikle ışığı giydiren Hermes Nûr’u kapar. Yönünü Nûr’a verir ve fark eder ki Nûr kendi içindedir. Asıl kendisini giydirdiğini idrak eder: Tarihe “bilge-tanrı” olarak geçer. Gün gelir terzi Hermes’in Nûr’u Zerdüşt’e ışık tutar. Zerdüşt, giydirilmiş olan ışığın kuşağını (kemerini) bağlar, yani ışığı örgütler. Maddi dünya ile manevi dünyayı birleştirerek yaratılışın imgesini açıklar. Düşünce formunu insan ve tanrı imgeler ile yoğurur. Ahura Mazda ile olan diyaloğu münasebeti ile “Tanrı’nın elçisi” düzeyinde peygamberleşir. Hülasa edecek olursak: Mithra’da ışık çıplaktır (İlimsizdir); terzi Hermes çıplak olan ışığı giydirir (ilimleştirir); Zerdüşt peygamber ise giydirilmiş olan ışığın kuşağını bağlar (örgütler). Ama nihayetinde ışık ışıktır. Lakin ışığın formlaşması ve belli bir düşünce sistematiğine kavuşması ilim ve örgütlenme ile gerçekleşmiş ve düşünce tarihine böyle geçmiştir.
Dolayısıyla ışık teorisinin gelişme diyalektiğinde olduğu gibi komün-toplum diyalektiğini de böyle algılamak daha anlaşılır olacaktır. Nihayetinde toplumda toplumdur ama toplumun formlaşması, belli bir inanç ve düşünce sistematiğine kavuşması ve canlı bir organizma haline gelmesi komün faaliyetleri ile olur. Komünsüz toplum çıplak toplumdur. Toplumu giydirmek (ilimleştirmek) ve ona kuşağını bağlamak (örgütlemek) kolektif bilincin (komünün) işidir. Komün esasta toplumun kendisidir. Toplumun inanç ve düşünce sistematiğidir; ilim ve örgütlenmiş halidir. Toplumun kendisi zaten belli bir forma sahiptir. Komünü ayrıca belli bir forma sıkıştırmanın lüzumu olmasa gerek. Sosyolojik açıdan öyle bir ihtiyacın oluşması halinde komüne ayrı bir form aramak yerine onu, toplumun formu olarak kabul etmek daha gerçekçi olacaktır. “Form” denilen şey çıplak olan topluma giydirilen şeydir ve o da komündür.
Paradigmasal olarak toplumun tek tek bireylerden oluşan bir oluşum olduğunu düşünmüyoruz. Toplum insan yığınlarının toplamından ibaret değildir. Birey, birçok yönüyle toplumun oluş-zaman-mekan özelliğinden oluşur ama toplum sadece bireylerin bir araya toplanmasından oluşmaz. Abdullah Öcalan’a göre toplumu toplum yapan şey “toplumsal olgulardır.” Tarih, dil, din, kültür, sanat, edebiyat, bilim, ekonomi, ahlak, politika ve adalet gibi temel toplumsal olguların yanı sıra coğrafya, doğa, dünya, evren ve tüm kainatı kuşatan zamandır. Tüm bunların ilimleşmesi, kültürleşmesi, sosyalleşmesi ve örgütlenmesinden “form” oluşur. Toplumun “canlı organizma” olarak tahayyül edildiğini biliyoruz zaten. Form denilen şey de toplumun “canlı” olarak tahayyülü edilen “organizma”dır. Organizmadan kasıt formdur, form ise komüne karşılık gelir. Komün topluma canlılık veren, onu bir organizmaya sahip kılan ve onu formlaştıran cevherdir. Komünün toplumdan ayrı olarak “özerk” bir rengi, kimliği, formu yoktur! Özgündür ama toplumdan bağımsız olarak özerk değildir. Kimlikler, renkler ve formlar topluma aittir. Komünün kimlikleri, renkleri ve formları olarak bilinen, görülen öz’ler topluma ait olan özlerdir. Komün topluma ait olan bu özleri örgütler, bilince kavuşturur ve belli bir inanç ve düşünce sistematiği ile onu ideolojikleştirerek tarihe ve topluma mal eder. Yani bir toplumun inancı, fetişi, totemi, dini neyse komünü odur; bir toplumun dili, kültürü, sosyalitesi, folkloru, sanatı neyse komünü odur; bir toplumun ekonomisi, tüketim anlayışı, mutfak kültürü, düşüncesi, edebiyatı ve bilimin neyse komünü odur. Bu anlamda komün tarih oluşturucu, bilinç oluşturucu, hafıza tutucu, düşünce üretici, eylem yapıcı, norm oluşturucu, toplum ve birey inşa edici, kültür ekici, kimlik kazandırıcı ve güvenlik sağlayıcı gibi çok geniş bir yelpazeye ve örgütlenme ağına sahiptir. Genel olarak komün toplumsal formun örgütlenme formudur.
Tüm bu anlatımlarımızdan “gelenek” algısı oluşabilir. Bu normaldir! Çünkü gelenek ve komün tanımları bazı yönleriyle birbiriyle örtüşüyor. Örneğin Zygmunt Bauman’ın gelenek tanımını dikkatle incelediğimizde tanım ortaklığını rahatlıkla yakalarız
“(…) Gelenek bir seçim durumuna işaret eder. Gelenek tamamen düşünme, akıl yürütme, gerekçelendirme ve her şeyden önce seçme ile ilgili bir şeydir.”
Bauman’ın gelenek tanımında “seçim”, “düşünme”, “akıl yürütme” ve “gerekçelendirme” noktaları az çok komünü de tarif eder. Bauman farkında olmaksızın komünün ahlak ve politika alanını da tanımlamıştır. Bu tanım ortaklığından şöyle bir sonuca varmak mümkün olabiliyor: Toplumsal form iki lobludur! Beynin sağ-sol lobu gibi toplum formu da iki loba sahiptir. Bu loblardan biri gelenek diğeri de komündür. Gelenek ne kadar form değeri taşıyorsa komünde o kadar form değeri taşır. Her ikisi de toplum formunu “temsilen” birer formdurlar. Formsal değerleri temsilidir, özerk değildir. Aralarındaki form farkı birinin “statik” diğerinin “dinamik” olmasıdır. Gelenek toplumun statik formudur, komün ise toplumun dinamik formudur. Statik-dinamik derken, geleneğin tümüyle geçmişi, komünde tümüyle şimdi ve geleceği sembolize ettiğini belirtmiyoruz. Beynin sağ-sol lobu nasıl ki aynı anda varsa, gelenek ve komün de aynı anda vardırlar. Geleneğe göre komün daha esnek ve daha akışkan olduğu için onu dinamik olarak tanımlıyoruz. Madde-enerji ikilemi gibidir. Sonuçta oluşum haline geçmiş olan varlık da madde ve enerji bir arada ve aynı anda olur. Birinin diğerine göre daha yoğun ve akışkan olması diğerinin olmadığı ya da anı temsil etmediği anlamına gelmez. Komüne göre geleneğin geçmişi daha yoğunluklu olarak sembolize etmesinden de geleneğin anda, “şimdi” de olmadığı sonucuna varılmamalıdır. Komünde gelenek de hem bir arada hem de anda vardırlar, “şimdi”yi de paylaşırlar. Hem geleceği hem de toplumu da birlikte inşa ederler. Sadece birinin “yoğunluklu” olarak geçmişi diğerinin de “yoğunluklu “” olarak şimdi ve geleceği sembolize ettiğini belirtmek (de) gerekiyor ki birbirinden ayrı olan iki formu aynılaştırmayalım.
Dolayısıyla komün geleneği reddetmez. Yenilikçi ve aktüel olduğu için algıda reddediyormuş gibi görünür. Fakat tam tersi komün her daim geleneğin geçmiş küllerinden yenilenerek dinamik ve aktüel oluşunu sağlar. Gelenek komünün aynı zamanda geçmişi ve tarihselliğidir. Gelenek “daha çok” toplumun inanç ve duygusal zekasına (ahlak), komün ise toplumun “daha çok” düşünce ve analitik zekasına (politika) denk gelir. Komün şimdide oluşu inşa eder, geleceği kurgular ve her oluşta geçmiş zamanı da (geleneği) besleyerek onu büyütür. Yani gelenek aynı zamanda komünün mirasıdır, tarihsel ve kültürel sermayesidir de. Gelenek normsaldır, komün ise eylemseldir. Onun için komün şimdi de oluşu zorlar. Toplumsal formun “oluşçu” özelliği nedeniyle geçmiş, şimdi ve gelecek zamanın esas savunucusudur komün.
Aslında, kapitalist modernite geleneği hiçleştirirken bile, beraberinde geleneğin dinamik gücü olan komünü de saldırı altında tuttuğu gerçeği genelde gözden kaçıyordu. Geleneğe saldırmak esasında komüne saldırmak demektir. Abdullah Öcalan’ın komün-devlet ikiliğine dikkat çekmesi bu yönüyle daha da anlaşılır olmuştur. Tarih tezini yeniden gündeme alan Abdullah Öcalan, asıl çatışmanın sınıf-devlet çatışımı değil komün ile devlet arasında yaşandığını vurgulaması, devlet-komün çatışması (ikiliği) üzerinden yeni bir yorum geliştirmenin önemine dikkat çekmiş oluyor.
Bu anlamda komün örgütlü toplum modelidir. Toplumun örgütlü olduğunu gösteren eylemci formudur. Devleti ve egemenlikçi iktidar anlayışını en çok rahatsız eden şey, toplumun bu eylemci forma sahip olmasıdır. Devlet toplumu formsuz ve çıplak görmek ister. Giydirilmiş bir toplumun cazibesi karşısında mum gibi eriyip yok olacağını bilen eril-devlet aklı, Leviathanlaşan her türlü akıl tutulmasına ve kompleksine girebiliyor. Çünkü komün her şeyden önce savunmanın, barınmanın, beslenmenin ve üremenin “yaşam yasası”dır. Çoğalmanın, örgütlenmenin ve varlığını sürdürmenin kimlik ve yaşam hakkını savunur. Geçmişten şimdiye uzanan ve geleceği kurgulayandır. Oluş aşamasında iken “Şimdi” den hem geçmişe hem geleceğe uzanır. Toplumun tüm değer yargılarının bileşkesini oluşturduğundan yani topluma analık ettiğinden ortak hafıza ve zihniyeti oluşturur. Mayası “ortaklaşma”, “çoğulculuk” ve “farklılıktır.” dolayısıyla tekil ve eril egemenlik erki, bu ortak hafıza ve zihniyete tahammül edemediğinden, toplumda “form” adına “komün” istemez. Toplumu çıplak, formsuz-komünsüz görmek ister.
Bir metafor olarak “soyulan soğan” deyişi az çok biliniyor. Bu deyişi ekonomik sömürüye dayalı “yoksulluk” söylemi ile sınırlandırmamak gerek. Soyulup soğana çevrilen şey aslında giyili olan toplumun çıplaklaştırılmasıdır, formsuz komünsüz bırakılmasıdır. Dikkat edilirse soğanın formu kabuğudur. Kabuğu soyulduğunda soğan kopmaya ve bozulmaya başlar. Evin herhangi bir köşesinde koca bir mevsim asılı durabilen mevsimlik soğan, soyulduğunda birkaç saatten fazla ömrü kalmaz. Devlet eğer bir toplumu soyup soğana çevirmişse, zaten orada toplum bozulmuş, kopmuş demektir; kabuksuz, formsuz, komünsüz kalmış demektir. Kabuk ortadan kalkmış ve soğan savunmasız kalmışsa yaşam yasasının tüm ilkeleri ortadan kalkmış demektir. Toplum açısından komünün rolü de budur. Komünsüz toplum bozulan, kokan, ölüm döşeğinde olan umutsuz vakadır. Kierkegaard’ın “insanı öldüren şey ölüm değil, umutsuzluktur” sözü bu yönüyle anlamlıdır. Bu söz en çok komünsüz, formsuz, savunmasız, örgütsüz, aç-açıkta ve çıplak kalmış toplumlar için geçerlidir. Değerlerin koptuğu yerde umut olmaz. Çıplaklık basitliktir. Toplumlar nezdinde bu basitliği giderecek, formlaşmayı sağlayacak ve toplumsal olguları atomlar gibi kaynaştırıp yeni bir oluş-zaman-mekan süreçlerini sağlayacak olan şey de “komün”dür. Bir toplum varsa komün ile vardır, komünü yoksa varlığından şüphe duymak gerek. Komün bir toplumun özgürlük eğilimine duyduğu inancın adıdır. Toplumun yaşam gayesidir, amaca bağlandığı değer, inanç ve düşünce sistemidir. Kolektif bilincin aklıdır Komün. Kolektif bilincin ve özgürlük idealinin örgütlenme formudur. Toplumun kendisidir, topluma ruh katan can’dır. Dolayısıyla olabildiğince komünü toplumdan ayrıştırmadan değerlendirmek ve “toplum tanımına” kavuşturmak elzemdir.
Dolayısıyla komünün toplumsal form değerini görmeden, Abdullah Öcalan’ın demokratik toplumun inşası için “komünler hareketi “söylemini yeterince anlamaya biliriz. Çünkü zihnimizdeki komün, basit bir kooperatif ya da komite, komisyon tarzı komündür; basit bir sokak ya da köy komünüdür. Oysa Abdullah Öcalan “biz komünalist olacağız!” derken daha evrensel bir ilkeye gönderme yapar. Yeni bir oluş ve zamanın ruhuna dikkat çeker. Komün için yeni bir mekan algısı geliştirir. Şehirde, doğada, ovada, köyde, sokakta, mahallede, her yerde, her yapısal (kurumsal) oluşumda… Toplumun bulunduğu her yerde komünalist inşanın perspektifini sunar. Zamanında tüm Ortadoğu ve Afrika’da yayılmış olan “Karmat modeli “ne yakın (ama) onu aşan bir komünalistlik. O halde bu, yeni bir politik devrimci profili de gerektirir, yeni bir yapılanmayı da. Komünün, Kürt siyasal hareketinin gündeminde olduğu böylesi bir “geçiş dönemi” sürecinde üzerine hayli yoğunlaşmaya ihtiyaç var gibi.
Komün-Birey Diyalektiği
Sadece komün-toplum ilişkisi değil, komün-birey ilişkisi de bir o kadar önemlidir. Komün özelde toplumsal formu yansıtırken genelde birey-toplum ilişkisini sağlar. Birey-toplum ilişkisinde köprü rolüne sahiptir. Komün-birey arasındaki diyalektik bağda köprü bağıdır. Bu bağ irdelemek için “insan” tanımına ihtiyaç vardır. Çok sayıda insan tanımı olsa da söz konusu amacımız komünün ne’liğini anlamak ve anlamı beslemek olduğundan sadece birkaç tanımla sınırlı kalacağız.
Ali Şeriati, insanı beşeri özellikleriyle tanımlamaya çalışır. Ona göre insanın “olmak anlamında ilahi vasfını ortaya koyan insan yanı vardır.” “İnsan olmak ve insanı diğer tüm canlılardan ayıran özellikleri onun yaratıcı olması, seçebiliyor olması ve bilinçli olmasıdır.” Şeriati’nin beşeri tanımı kimi yönleriyle Marksist tanımı besler. Marksist teori insanı “alet yapan bir hayvan” olarak tanımlarken insanı insan yapan şeyin “emek” olduğunu ileri sürer. Her iki düşüncenin ana teması, insanın beşeri özelliği ile tanımlanmasıdır. Yani “seçebilme” ve “kolektif emek” sürecine dahil olabilmesidir. Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden Albert Camus “insan hayvan olmak istemeyen tek hayvandır” diyerek insanı beşeri alana çeker. Camus’a göre “insanın belirli bir duası yoktur. O kendi bilincindedir. Özgürdür ve seçebilme potansiyeli vardır. Bundan dolayı insan baş kaldırandır. Varlığı ve kendi bilinci başkaldırı ile olur.” Bu sözleriyle Camus, insanı bir bilinç, emek, irade ve özgürlük çizgisine çekerek varoluşsal bir yere oturtur. Dolayısıyla insan tanımında öne çıkan şey, insanın tabiat olarak bir “seçme” potansiyeline sahip olmasıdır. Yani insan her şeyden önce hayatta “tercih” yapma şansına sahiptir. Şüphesiz “seçme” ya da “tercih” özelliğinin sadece insana mahsus bir şey olduğunu söyleyemeyiz. Zira atom altı dünyada foton parçacığının yoğun elektron ortamında elektronların çoğuyla ilişkilendiği halde sadece bir tane elektrona tercih kılarak seçim yaptığı gözlemlenmiştir. Bundan her canlının doğasında böyle bir şeyin olduğunu anlıyoruz. Ancak insan dışındaki tüm diğer canlı türlerinin bu seçimi hangi temeller üzerine yaptığını bilmiyoruz. Sezgisel mi, hissel mi, güdüsel mi, bilinçsel mi bilmiyoruz. Lakin ortada bir seçim varsa, hangi canlı olursa olsun bunu bir sezgi, his, güdü ve bilinç de yaptığını varsayabiliriz. Bu konuda insanı merkeze almaya gerek yok. Lakin insandaki seçme olayının diğer canlılardan tek farkının (bu farkı sadece insan açısından belirtebiliriz. Zira diğer canlılar adına bir şey söyleme hakkına sahip değiliz, çünkü bilmiyoruz), insanın tercihen yaptığı bu seçimlerin sezgi, his, güdü ve bilincin yanı sıra belli bir sosyaliteye, belli bir kültüre, belli bir inanç ve düşünce sistematiğine ve toplumsallığına dayanıyor olduğunu biliyor olmamızdır. Z. Bauman’ın gelenek tanımındaki “seçme” özelliğini toplumsal yönüyle de işlediğini hatırlatabiliriz. Yani en az insandaki “seçme” özelliğinin olması kadar toplumda da bir seçme idealinin olduğunu anlıyoruz. “Seçme” insan tanımının da toplum-gelenek tanımının da ortak özelliği olarak öne çıkıyor. Bu anlamda her seçim (ya da tercih) bir toplumsallığa, bir düşünceye, ahlaki ve politik bir iradeye, kolektif ve özgürlük bilincine ve demokrasi geleneğine karşılık gelerek gerçekleşir. Bunun en aktif yaşanıldığı yerde komünlerdir. Komünler Abdullah Öcalan’a göre “demokrasinin rahmidir.” Yani insanın doğasında demokrasi vardır. İnsan hangi koşullarda yaşıyor olursa olsun, tercihleriyle demokrasi yaşar. “Xwebûn” gerçekliği de özgür irade edilmiş demokrasidir. Demokrasi en özlü haliyle komünlerde yaşanır. Komünler düşüncenin ve inancın ritüele geçtiği demokrasinin mabedidir. Abdullah Öcalan’ın insan tanımında “yalnızlık” yoktur. “Yalnız birey yoktur toplumu yıkılmış birey olabilir” derken açta açıkta kalmış komünsüz insanı tarif eder. Bu bireyin anılarından başka yaşayabileceği bir şeyinin kalmadığını söyler. Ona göre “insan türü bir organizasyon ve toplum olmadan bilgili varlık gelişemez. Ama bu organizasyon ve toplumda rol oynayan materyalin bilgisel, sezgisel, anlamsal ve özgürlüksel özellikleri olmadan da bilginin vücut bulamayacağı anlaşılır bir husustur.” Yani komün, bilginin de sezgisel, anlamsal özgürlüksel idealin de ana rahmidir. İnsanın seçebiliyor olması, özgürlük-tercihini ortaya koyabiliyor anlamına gelir. Alet kullanımı, kolektif bilinç ve emek süreçlerine dahiliyeti, kendinde olma yönündeki özgüveni ve xwebûn gerçeğinde irade sahibi olmaya yatkın olan yaşam ve özgürlük eğilimi komünseldir. Freudçu psikanalizm, arzuların (güdülerin) kontrolünde saydığı insanı “bir arzu makinası” olarak görür. Yaklaşımı ve bakış açısı kimi yönleriyle eleştirilebilir ama bu, Freudçu tezin tümden yanlış olduğu anlamına gelmez. Güdüler insanın doğal yaşam kaynağıdır. İnsan güdüleriyle vardır; ancak güdüleri kontrolsüz yaşayan insan komünsüz insandır. Komünsüz insan, her türlü güdüyü kontrolsüz yaşayarak en korkunç insan haline gelir. İnsanda bu potansiyel vardır. Onu arzu makinasından (cinayet, tecavüz, taciz, gasp, haram lokma, sömürü, şiddet makinasından) kurtaracak olan (veya varsa) bu potansiyelin açığa çıkmasını engelleyecek olan şey de komündür. İnsan komünsüz kalınca her türlü güdünün makinalaşmasına gebe kalır. Komünalist olmamanın tehlikelerinden biri “Güdünalistlik”tir. Dolayısıyla insan ancak güdülerini terbiye etmekle ve güdüselliği açmakla insan olabilir. Ve ancak nefsini ve güdülerini kontrol altında tutmakla da özgürleşebilir. Bunun örgütlenme zemini de komündür. Bu anlamda insan bir komün mahlûkatıdır arzu makinası değil! Komün, birey ve toplumun zamana ve geleceğe “geçiş” aşamasında demlendiği harman yeridir.
Yoruma kapalı.