Düşünce ve Kuram Dergisi

“Düşünmezseniz Kürt Sorunu Yoktur” Demek Çözümsüzlükten Çözüm Ummaktır

Zılar Bilmez

Egemen Türklük zihniyetini şekillendiren “at, avrat, silah” üçlüsü, erkek egemen kültürün dolayısıyla bütün egemenlik biçimlerinin babası olmaktadır. Bu üçlü; işgal, savaş, fetih, talan, yağma ve ganimet kültürünün başlıca araç ve simgeleri olduğu gibi, Türklük zihniyetinin de adeta alfabesi gibidir. Başkalarının malını mülkünü ele geçirerek, başkalarının verimli topraklarını işgal ederek, onları yok ederek kendini var etme zihniyetidir. Bu temelde sürekli bir işgal, ilhak duruşu içinde olup, işgal ve ilhak ettiği toprakların asıl sahiplerini ise çeşitli soykırım biçimlerinden geçiren, onlara adeta diz çöktüren, kendine itaat ettiren, kullaştıran, toplumsal mutasyona (genetik şifresinde bozulmaya yol açma) uğratarak kendisine benzeştiren, Türkleştiren ve önceki halini yok sayan bir egemenlik biçimi ve kültürüdür. Kendini “ele geçirme, fethetme, mülküne alma, inkar etme ve yok sayma” pratiği olarak yansıtan, üstelik bununla övünen, esasta ise derin bir şiddet ve tecavüz kültüründen beslenen bir var olma biçimidir. Yalandan, talandan, kandan ve kurbandan beslenen bir var olma biçimidir. Varlığını bunun üzerine kurmuş ve bunu kültürleştirmiş olan bir egemenlik biçiminin varacağı yer ise, tam da bugün yaşandığı gibi soykırımcı sömürgeci faşist TC devlet gerçeğidir.

Türklüğün bu egemenlik biçimini zamanla besleyen, büyümesine ve devleşmesine ortam ve olanak sağlayan başka olgular da olmuştur. Örneğin; İslam dini Peygamberi olan Hz. Muhammed’in fetih emrini uygulamaya en çok yatkınlık gösteren, bu egemenlik tarzı ve kültürü olmuştur. Din olgusu bu egemenlik kültürünü fetih perspektifiyle beslememiş , meşru kılmamış hatta emretmemiş olsa, o zaman belki de Türklük zihniyeti kendi içinde bir değişim dönüşüm yaşayabilirdi. Daha farklı bir toplumsallaşma ve devletleşme biçimine yol açabilirdi. Bu sadece bir olasılık tabi. Ancak gerçekte yaşanan böyle olmamıştır. Tam tersine, din olgusunun var olan egemen Türklük zihniyetine uyum göstermesi, hatta teşvik edip kamçılamış olması, fetihçilik ve işgale zaten yatkın olan zihniyeti daha da derinleştirmiş ve kendini devleşen bir egemen devlet sistemine dönüştürmesine yol açmıştır. Günümüze kadar gelen soykırımcı, sömürgeci bir devlet geleneğinin ortaya çıkmasına ortam ve olanak sağlamıştır. Bu egemenlik tarzını, İslam toplumu nezdinde de meşrulaştırmıştır. Dikkat edilirse, bu gün bile sömürge ordusu soykırımcı işgal operasyonlarına çıkacağı zaman, devletin diyanet işleri başkanlığından tüm cami imamlarına, fetih suresinin okunması için emirler verilmektedir. Bu yönlü selalar, hutbeler okutulmakta, vaazlar verilmekte ve tüm toplum bu fetihçi emir ve talimatları dinlemek zorunda bırakılmaktadır. Kendisini üstün gören, kendisi dışındakini yok sayan, ancak kendisine benzeşenle, kendisini Türk olarak ilan edenle yaşayabilen, son derece ırkçı, milliyetçi, şoven duyguları bütün toplumsal bünyede şaha kaldırarak yapacağı sefere meşruiyet kazandırmaktadır.

 

Kürt-Türk İlişkilerinin Kısa Tarihsel Hakikati

Orta Asya’daki coğrafik-iklimsel koşulların ve yine toplumsallaşma sürecinin ortaya çıkardığı zorluklar ve komşuluk ilişkilerindeki çıkmazlar sonucunda Türklük, kendisini sürdürebileceği yeni yaşam mekanları ve ortamları aramıştır. Bu arayışların yönü hep daha verimli topraklara doğru, Ortadoğu’ya doğru olmuştur. Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllar arasında, büyük akınlar halinde kademeli olarak geldikleri İran imparatorluk topraklarına, çeşitli boylar biçiminde dağılarak bazı koloniler oluştursalar da, yerel kabile ve kavimlerin karşı koyuşundan, direnişlerinden, egemenlik çekişmesinden kurtulamamış ve giderek kendisine yeni yurtlar bulmanın zorlu arayışı içinde olmuştur. Akıncılar yönünü sürekli daha batıya vererek, o zamanki Arap ve Bizans imparatorluk topraklarında kalıcılaşmayı amaçlamışlardır. Bugün “cennet vatan” olarak tabir ettikleri Anadolu ve Mezopotamya topraklarına doğru yerleşmeyi ve buraları kendilerine yurt edinmeyi hedeflemişlerdir. Ama o zaman da karşılarında Kürt, Ermeni ve Arap yerli kabile ve kavimlerini bulmuşlardır. Mezopotamya’nın aşağılarından Mısır’a kadar uzanan Arap coğrafyası içerisinde çeşitli beylik adlarıyla; at sırtında silahlı ve avratlı bir şekilde göçebeliğe devam ederlerken, Arap hanedanlarına asker devşirerek onlara dayalı bir yerleşme umudu içerisinde olmuşlarsa da, bunu başarabildikleri pek söylenemez. Kürtlerle tanışıp ilişkileninceye kadar durum böyle devam etmiştir.

Kürt kavim ve kabileleriyle tanışma ve ilişkilenme düzeyleri, tam da böylesi yakıcı ittifak arayış ve ihtiyaçlarının ortaya çıktığı 11. Yüzyılda gelişti. Batı’nın Doğu’ya yönelik gerçekleştirdiği askeri seferler Kürt coğrafyası üzerinden geçiyordu. Ortaya çıkan savaş ve çatışmalar, Kürtlerin yaşam alanları üzerinde gerçekleşiyordu. Aslında Kürtlerin de kendi yaşam alanlarını koruma ve savunma ihtiyacı bulunmaktaydı. Böylesi bir süreçte tanışan ve ilişkilenen Kürt kavim ve kabileleri ile Türk beylikleri arasındaki uzlaşıcı siyaset anlaşılırdır. Bu ilişkinin taşıdığı sosyolojik özelliklerin daha iyi açığa çıkarılmasına ve daha derin analiz edilmesine güncel olarak da çok ihtiyaç vardır. Birlikte başarmayı esas alan bir ilişki düzeyidir. Nitekim Anadolu kapılarını bir türlü geçemeyen Selçuklu Hanedanı Alparslan, bölgedeki Kürt kabile güçleriyle kurduğu siyasi, askeri ittifak doğrultusunda Malazgirt savaşında başarı elde etmiş ve Anadolu kapılarından içeri girmeyi başarmıştır. Alparslan’ın Kürt kabileleri ile geliştirdiği ittifak siyaseti olmaksızın, Bizans’ı geriletip Anadolu topraklarına yerleşme ve Osmanlı İmparatorluk tarihine yol açması mümkün olmayacaktı.

Malazgirt ittifakının Kürtler açısından da kazançlı yönleri vardır. Kürtlerin, burada Türk boylarıyla içine girdiği uzlaşma siyasetini, bir tür kendi yerleşik topraklarını işgal ve fetih ihtimaline karşı koruma ve güvenceye almanın yolu ve yöntemi olarak değerlendirmek mümkündür. Çünkü Anadolu’ya geçemeyen Türk boylarının Kürdistan topraklarını işgal etme ve kendini burada kalıcı kılma ihtimali yüksektir. Kürdistan toprakları üzerindeki işgal tehdidi bununla sınırlı değildir. Bizanslıların kuzeyden gelen işgal seferleri de o dönem açısından söz konusudur. Bizansın elinde olan Anadolu topraklarını Türk boylarının kalıcı yurt edinmek üzere ele geçirmesi, bu seferlerin önünü alacaktır. O yüzden Türk boylarının kalıcı yurt ihtiyacına yardım ve destek vermiş olmak, bu konuda ittifak ve uzlaşma siyaseti yürütmüş olmak, Kürdistan’ı hem Bizans’ın bitmek bilmeyen işgal seferlerinden korumuş hem de Türklerin olası işgal ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Kürtlerin, varlığını koruma ve güvenlik ihtiyacı ile Türklerin kendine kalıcı yurt edinme ihtiyacı, birlikte savaşılarak birlikte kazanılan Malazgirt zaferiyle beraber giderilmiştir. Malazgirt savaşı ve zaferi, oranın gerçek sahibi ve yerli halkı olan Kürtler ile dışarıdan gelen, yurtsuz Türk halkının ortak savaş ve zaferi olmaktadır. Yalancı ve inkarcı Türk resmi tarihinin bu gerçeği kabul etmemesi, yaşanan tarihsel hakikati değiştiremez. Yaşanmış olan hakikat, yaşandığı yerde dimdik ayakta durmaktadır.

Daha sonra bu ilişki askeri ve siyasi ittifak sınırlarından taşarak zamanla tam bir toplumsal kaynaşma ve sosyal bütünleşmeye dönüşmüştür. Diller ve kültürler, gelenek ve görenekler adeta iç içe geçmiştir. Yine ortak İslam inancı, toplumsal kaynaşma ve bütünleşmede adeta bir harç rolü oynamıştır. Anadolu ve Mezopotamya toprakları üzerinde yaşanan bu toplumsal kaynaşma ortamı, siyasi ve askeri ittifakın da yüzyıllarca sürmesinde belirleyici olmuştur. Karşılıklı egemenlik çıkarlarına dayalı olarak gelişen ve giderek ortak bir toplumsal yaşam kültürüne ve sosyal kaynaşmaya dönüşen Kürt-Türk ilişki ve ittifakı, tarihin her kritik sürecinde, ortak savunma stratejisi olarak kendisini askeri ve siyasi boyutta da sürdürmüştür. Nitekim İran Safevi İmparatorluğunun yayılmacı politikalarına karşı verilen Çaldıran savaşı, Sultan Yavuz’un yirmisekiz Kürt Beyi ile yaptığı resmi bir ittifakın ortaya çıkardığı ortak güç sayesinde kazanılmıştır. Yine bugünkü Suriye’nin Halep kenti yakınlarındaki Mercidabık savaşının da buna benzer bir ittifak sonucu kazanıldığı bilinmektedir. Her iki halk ve toplum arasında yüzyıllarca yaşanan bu ittifak ilişkisi, belli ki ortak çıkarlar etrafında gelişmiş bir ittifak anlayışıdır. Varlıklarını birlikte ortak güç anlayışı çerçevesinde daha iyi korumak ve geliştirmek üzere yaratılmış bir ittifak stratejisidir.

19. ve 20. Yüzyıllara gelindiğinde, Batıda gelişen kapitalist ulus-devletçi sistem hegemonyasının İngiltere liderliğinde doğuya doğru kendini yaymak istemesi ile beraber, Osmanlı ciddi bir gerileme ve dağılma süreci içerisine girmiştir. Bünyesindeki halkları, daha önce kullandığı yumuşak güç sayesinde bir arada tutmayı uzun yıllar başarmış olan Osmanlı imparatorluğu, dıştan ve içten gelişen gelişmeler karşısında sertleşen politikalara başvurmaya başlamıştır. Bu sertleşme karşısında halkların tepki ve refleksleri giderek keskinleşmiştir. Osmanlı toprakları üzerinde birbiriyle belli bir kardeşlik düzeyi içinde yüzyıllarca yaşamış olan halkların gelişen ulusal kimlik bilinci, aslında kendi mecrasında ulusal kimliğinin farkına varan halkların demokratik ulus gelişmesini yaşayabileceği bir karakterde olmuştur. Ancak ulusal kimlik bilincine varan halklar, siyonizm tarafından geliştirilen ırkçı-milliyetçi-ulus devletçi ideolojiler etrafında ve onlar eliyle adeta zehirlenmiştir. Neredeyse, her ulusun giderek küçük ırkçı-milliyetçi bir devlete dönüştüğü sürecin içerisine girilmiştir. Siyonizmin etkin olduğu bir ülke olan kapitalist İngiltere’nin böl-parçala-yönet stratejisi, geniş Osmanlı toprakları içinde yaşayan halklardan her birini, kendi ulus devletini kurma süreci içerisine sokarak, var olan toplumsal kaynaşma ve kültürel bütünlüğü paramparça etmiştir.

Bu dönem, Kürt-Türk ilişkilerinin de adeta öz ve biçim değiştirmeye başladığı bir dönem olmaktadır. Bölgede yüzyıllarca oturmuş ve toplumsal kültürel bir kaynaşmaya yol açmış olan Kürt-Türk ilişkilerinde, ciddi bir gerileme yaşanmıştır. Kürt egemen kesimleri ile Osmanlı devlet yönetimi arasında bazı gerginliklerin, bazı çelişki ve çatışmaların yaşanmaya başladığı bir sürecin içine girilmiştir. İmparatorluk; dağılmaktan kurtulmak için tanzimat dönemlerini, yine birinci ve ikinci meşrutiyet ilanlarını geliştirse de, süreci toparlamak için gerekli değişim ve dönüşümü sağlayamadığı ya da sağlamak istemediği için dağılmaktan kurtulamamıştır.

Osmanlının dağılma süreci ardından Atatürk’ün 1919’da Samsun’a çıkışı ile beraber gelişen kurtuluş savaşı sürecinde de Kürt-Türk ilişkileri, yine tıpkı tarihte olduğu gibi benzer bir ittifak stratejisi etrafında yeniden şekillenmiştir. Atatürk, tıpkı 11.Yüzyılda Alparslan’ın yaptığı gibi yapmış, kurtuluş savaşının doğu ve güney cephelerini Kürt Aşiretlerine dayanarak savunmayı esas almıştır. Kürtler, sadece yaşadıkları bölgelerde savaşmakla sınırlı kalmayıp, Çanakkale’ye kadar gidip ortak vatanı canları pahasına savunmuşlardır. Aslında birlikte ortak demokratik cumhuriyette yaşamayı kendi çıkarlarına uygun görmeseler, Atatürk’ün ittifak teklifine olumlu yaklaşmayabilirlerdi. Ancak Kürtler, Osmanlı’dan kopup ulus-devletini geliştiren bir sürecin başlatıcısı olmak yerine, bir kez daha Türklerle birlikte, ortak vatan da, ortak yaşamayı tercih etmişlerdir. Birlikte onurlu bir kardeşlik ve ortak yaşam kültürünü koruma ve yaşatma yönündeki istem ve tercihleri bu süreçte oldukça belirgindir. Atatürk’e güven duymaktadırlar. O dönem kendilerine vaad ettiği muhtariyet hakkı, bir tür özerk yönetim olmaktadır. Nitekim TBMM içerisinde, Kürdistan Mebusları sıfatıyla temsil hakkına sahip olmuşlardır. İlk anayasa olan 1921 Anayasasında halkların bazı yerel özerk hakları tanımlanmıştır. Bu anayasa Kürtlerin de bazı yerel özerk haklarını kapsamıştır. 1921 Anayasası bu anlamıyla adeta bir toplumsal konsensüs, bir toplumsal mutabakat belgesi gibidir. Bu anlamıyla demokratik bir öze ve muhtevaya sahiptir. Ya da Kürtler böyle görmüş, böyle ele almışlardır.

Osmanlının son demlerinde kendini İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak tanımlayan Jön Türklerin (Genç Türkler) siyonist sermaye odaklarıyla birlikte, Cumhuriyet yönetimi içerisinde iktidarı ele geçirmesi ardından Kürt-Türk ilişkilerindeki gidişat, büyük bir değişime uğramıştır. Değişen gidişat aslında sadece Kürt-Türk ilişkileri ile sınırlı değildir. Büyük bir toplumsal mutabakat üzerine kurulan Cumhuriyetin dayandığı tüm dinamikler açısından gidişat olumsuz bir değişim içerisine girmiştir. Abdullah Öcalan’ın “Beyaz Türklük” olarak tabir ettiği kesimdir bu kesimler. 1924 Anayasasında somut maddelere dönüşen Cumhuriyet’in bazı yeni ilkeleri bu kesim tarafından belirlenmiştir. 1921 Anayasasına hakim olan demokratik çerçeve, 1924 yeni Anayasası ile beraber ortadan kaldırılmıştır. Cumhuriyetin dilini, dinini, sosyal-kültürel muhtevasını yeniden düzenlemeye kalkmıştır. Cumhuriyetin dayandığı temel dinamikleri adeta yok saymıştır. Yeni Anayasa’da halklar, kültürler ve inançlar aleyhine yapılan bu değişiklikleri kabul etmek için, yeni kurulmuş Cumhuriyet toplumu hiçbir biçimde hazır değildir. O yüzden de Cumhuriyeti kuran temel asli dinamiklerde isyan ve başkaldırıya yol açmıştır. Bu süreci kışkırtan, aslında yine İngiltere hegemonyasını ayakta tutan siyonist sermayenin bölgede aktif kıldığı “Beyaz Türk” kadrolarıdır.

1924 Anayasası, aynı zamanda yeni kurulmuş demokratik ulusun ulus-devlete dönüştürülme yasasıdır. Türkiye’nin en uzun süreli yürürlükte kalmış Anayasasıdır. Kürtlerin inkar ve imhası üzerine kurulmuş bir Anayasadır. Bu dönemde Kürtler; hem 1921’de kararlaştırılan toplumsal mutabakat Anayasasının ortadan kaldırılıp yok sayılması ile kendilerine verilen vaatlerin yerine getirilmemesinden ötürü, hem de inanç ve kültür bakımından sahip oldukları köklü geleneklerin birdenbire ortadan kaldırılması karşısında, dış tahriklere açık bir hal içerisine girmişlerdir. Çabuk tahrik olmaya açık hale gelmiş ve oldukça hassaslaşmış olan Kürt toplumsal bünyesi, önüne kurulacak olan tuzak ve komploları göremeyecek, apolitik bir vaziyetin içerisine sokulmuştur. Şeyh Said ve arkadaşlarına kurulan 15 Şubat 1925 Komplosu bu zemin üzerinden döşenmiştir. Şeyh Said ve arkadaşlarının asılması ve Şark Islahat planının uygulanmaya konması, tüm bu süreçlerin sonucudur. Kürtler adeta isyana tahrik edilmektedir. Çünkü esasen Şark ıslahat planının devreye sokulması amaçlanmaktadır. İsyan olmazsa, Şark ıslahat planının uygulanması meşruiyet kazanamayacaktır.

O yüzden Erdoğan AKP’sinin bugünkü Kürt siyasetini anlayabilmek için 1924 Anayasasını, 15 Şubat 1925 Kürt komplosunu ve ardından uygulamaya konan Şark ıslahat planını, Takrir-î Sükûn Kanununu ve istiklal mahkemelerini iyi anlamak gerekmektedir. Bunlar anlaşılmadan ne Kürt isyanları kendi hakikati içerisinde anlaşılır ne de Kürt sorunu kendi doğası içinde anlaşılır. Yaşanan sorun, tarihsel köklerinden kopuk ele alınmış olur ve sorunun kendi gerçek doğası içerisinde anlaşılması pek mümkün olmaz. Bu bakımdan tüm bu süreçlerde yaşanan hakikatlerin araştırılıp açığa çıkartılmasına ve ortaya dökülüp herkesin anlamasını sağlamaya ihtiyaç vardır. Çünkü birbirini birleşik kaplar misali etkilemiş ve belirlemiş süreçlerdir.

Şark ıslahat planı bu minvalde ele alındığında, Türk devletinin bugüne kadar yürütmekte olduğu Kürt siyasetinin zihinsel arka planını oluşturmaktadır. Günümüz inkar ve imha siyaseti oradan beslenmektedir. Şark ıslahat planı; zorunlu iskan, sıkıyönetim, asimilasyon ve Türkleştirme gibi bir zihniyetle geliştirilmiştir.

 

Güncelde AKP’nin Kürt Politikası

Erdoğan ve başında olduğu AKP sürecindeki Kürt-Türk ilişkileri incelendiğinde, aslında Cumhuriyet tarihi boyunca “Beyaz Türklük” hegemonyasının bir türlü tamamlayamadığı Kürt soykırımını nihayete erdirme görevinin kendisine verildiği görülecektir.

Türk ulus-devlet sisteminin, dünya kapitalist hegemonik sistemine dahil olmuş bir devlet sistemi olduğu bilinir. 1924’lerden beri bu şekilde yürümüş ve 1952’den itibaren NATO üyesi yapılarak bu bağ daha da pekiştirilmiştir. Böylesi devletler, Kapitalist ulus-devletlerin dayanacakları toplumsal dinamikler ve oluşturacakları kendi iç hegemonik dengeleri, yine dünya hegemonik güçlerinin çıkarları doğrultusunda kurulur ve yürütülür. Demokrasi adı altında gerçekleştirilen seçim kampanyaları, küresel kapitalist sermaye tarafından hem finanse edilir hem de propaganda edilir. Kurdurdukları ulus-devlet hükümetlerinin, küresel hedeflerden uzaklaşmaları halinde ya da artık küresel çıkarlara hizmet etmemeleri halinde, aynı küresel sermaye güçleri tarafından al aşağı edildikleri de bilinen bir olgudur. Bu tür değişiklikleri bazen askeri darbelerle bazen siyasi seçim gündemleri oluşturarak yaparlar. AKP’nin ılımlı islam partisi olarak Türk devlet yönetiminin başına Fethullah Gülen cemaati ile ittifak içinde gelişini bu kapsamda görmek mümkündür.

12 Eylül 1980 askeri darbesi ile beraber hazırlık süreci daha da yoğunlaştırılan ve hızlandırılan “Yeşil Türklük,” Erdoğan ve AKP hükümetinin başa getirilmesiyle beraber, hegemonik bir karakter kazanmaya başlamıştır. 1924’ten beri iç hegemon konumunda olan “Beyaz Türklük”, yaptıklarını da yapamadıklarını da “Yeşil Türklüğe” devretmiştir. Dolayısıyla 1924’ten beri devrede olan “Beyaz Türklüğün” devlet aklı ve siyasal zihniyeti, Erdoğan ve AKP ile beraber, devrimsel bir değişim geçirmemiş olup, sadece renk ve imaj değiştirmekle sınırlı kalmıştır. Aslında “Beyaz Türk” hegemonyasının laiklik adı altında dışladığı, küstürüp tepkilendirdiği, “anti emperyalist” kıldığı dindar kesimlere de hitap etmenin, onları “anti emperyalist” konumdan çıkarmanın, bulunan yeni yolu olarak geliştirilmiştir.

Küresel sermayenin hegemonik temsilini yapan ABD’nin Ortadoğu’daki İslam ve müslüman toplumlarına yayılma stratejisinin bir parçası olarak AKP projesi geliştirilmiştir. 1980’li yılların “Yeşil Kuşak Projesi” içinde pişirilen Erdoğan, daha sonra ılımlı İslam projesinin lider kadrosu olarak Türkiye’de yeni kurulan AKP’nin başına getirilmiştir. Böylelikle eski hegemonik güç olan “Beyaz Türklük” muhalefette tutularak, “Yeşil Türklük” projesinin hegemonlaştırılması sağlanmıştır. Bu süreç, bir zihniyet değişim süreci olarak değil, sadece hegemonyanın el değiştirmesi biçiminde gelişmiştir. O yüzden söz konusu olan Kürt ve Kürtlük olunca, Türklüğün beyazı da yeşili de siyahı da el ele verip tam bir dinci-milliyetçi ideolojik konsensüsü içerisinde, ortak bir soykırım stratejisiyle yürütülmekte olup, aslında ortada muhalefet diye bir şey bırakmamıştır. Son yıllarda Türkiye içinde gelişen bazı gelişmeler bunu daha da görünür kılmıştır.

Dünya hegemonik sisteminin geliştirdiği ve başa getirttiği bir hükümet olmasından kaynaklı olarak, yürüteceği politikalarda da onu başa getirenlerin istem ve beklentilerini yerine getirmek durumundadır. Dolayısıyla Erdoğan ve partisi AKP, soykırımcı sömürgeciliğin Kürt sorunu konusundaki resmi devlet politikasının iyi bir sürdürücüsü olmaktadır. Ancak kendinden önceki iktidarlara oranla daha büyük bir ustalıkla bu politikayı sürdürmektedir. Çünkü AKP, bir özel savaş rejim partisi, Erdoğan’da lider düzeyindeki kadrosudur. Dolayısıyla Kürtlere yaklaşım politikasında, özel savaş stratejisi ve taktiklerinin her türlüsünü yürürlüğe sokmuştur. Özel savaşın şimdiye kadar çok kullanılamamış olan bazı yol ve yöntemleri de AKP hükümeti döneminde uygulanmaya başlanmıştır. Çünkü Türk ulus-devletini Kürtlerden “temizlemek” için kendisine her türlü imkan ve olanak tanınmış durumdadır. O yüzden bazen sonuna kadar sert güçleri kullanarak bazen de yumuşak güçleri gündemine alarak, duruma göre ihtiyaç duyduğu siyasi-askeri taktikleri geliştirmektedir.

Özel savaş partisi AKP’nin Kürt sorunu konusunda geliştirdiği taktik yöntemler, oldukça değişken olabilmektedir. Denilebilir ki, Türkiye toplumunun Kürt sorununa yaklaşım konusunda en çok şaşırtan iktidar, AKP iktidarıdır. Çünkü bazen “Kürt sorunu diye bir sorun, düşünmezseniz yoktur”, “kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yapın” deyip tümüyle retçi davranmakta; bazen de “Kürt sorunu bu ülkenin bir sorunudur” gibi söylemlerle, sorunu kabul ediyor görüntüsü verebilmektedir. Hatta bunu inanılmaz biçimde zirveye ulaştırıp, İmralı ile bazen gizli bazen açık görüşme ve diyalog süreçlerine, Dolmabahçe ortak mutabakat süreçlerine bile vardırabillinmektedir. İşin garibi Erdoğan ve AKP bunu yaparken, Türkiye’nin en ırkçı-şoven-milliyetçi kesimleri bile tahmin edildiği kadar bir paniğe falan da kapılmamaktadır. Mesela Abdullah Öcalan ile 2013 Newrozun’dan itibaren, hem devlet heyeti tarafından hem de HDP heyetleri tarafından açıktan yürütülen görüşme süreci, böyle bir süreç oldu ve bu sürece ciddi anlamda karşı çıkan herhangi bir siyasal güç yoktu. Türkiye’nin en ırkçı-şoven-milliyetçi Kürt düşmanı partisi olan MHP bile, bu sürecin karşısında ciddi anlamda durmadı. Çünkü bu kesimler, başlatılan bu tür süreçlerin aslında gerçek bir çözümle sonuçlanmayacağı konusunda, daha işin başından beri gerekli teminatları almış oluyorlar. Ya da onlar da bu süreçlerde, yürütülmekte olan konseptin bir parçası durumunda oluyorlar.

Bu anlamıyla AKP, 12 Eylül askeri cunta yönetiminin bile Kürt sorununa yaklaşımda kullanmadığı yöntem ve argümanları kullanabilmektedir. 12 Eylül darbe rejimi, kendisini yasal zemine kavuşturarak ülkeyi yönetmiş bir rejimdir. 12 Eylül’ün Anayasasını oluşturmuş ve bu Anayasaya uygun şekilde hareket etmiştir. Oysa Erdoğan hükümeti buna bile ihtiyaç duymamaktadır. 2015’te Cizîrê, Sûr ve Silopi başta olmak üzere Bakur (Kuzey) Kürdistan’ın birçok yerinde ilan edilen demokratik özyönetim direnişi sürecinde, devletin askeri ve polisine açıktan “yasalardan korkmayın, yasaları takmayın, sizi koruruz” yönünde talimatlar verdi. Ve Erdoğan’ın verdiği bu talimatların ardından Cizîrê bodrumlarında gençler diri diri yakıldı; Silopi sokaklarında Taybet Analar katledilip, katledilmeleri yetmiyormuş gibi ayrıca cenazeleri günlerce sokak ortasında bekletildi; Sûr’un tarihi küçe ve evleri, içindeki insanlarla birlikte önce tank gülleleriyle unufak edilerek enkaz haline getirildi ve sonra da iş makinalarıyla ortadan kaldırıldı. Devletin askeri ve polisi sarayın çeteleri haline getirilmeden, saraydan “korkmayın arkanızdayız” garantisini almadan böyle bir vahşeti uygulayamazlardı. Çünkü 2015’te yaşanan bu vahşet, 12 Eylül darbesinin vahşet düzeyi ile yarışta, üstün gelecek bir düzeyidir. Ayrıca en azından 12 Eylül rejiminin bir askeri darbe rejimi olduğu biliniyordu ve tüm toplum ona göre bir tutum ve yaklaşım sahibi oluyordu. Toplumun tüm kesimleri buna göre kendisini konumlandırabiliyor ve gerekli tedbirlerini alabiliyordu. “Askeri darbe yönetimi” adı bile, kendi başına bir demokratik muhalefete yol açabiliyordu. Çünkü adı konmuş bir rejim vardı. Bu da muhalif kesimlerin bir tutum takınmasını sağlıyordu. Darbe yönetimi olmasından kaynaklı olarak gayri meşru görülüyordu, anti-demokratik görülüyordu. Ancak AKP’nin 12 Eylül cunta rejimini aşan uygulamaları olmasına rağmen, yeterince anti-demokratik görünmüyor. Çünkü seçimle başa getirilmiş bir proje partisidir. Bu durum, salt seçimlere dayalı demokrasi anlayışının sorgulanması gerektiğini bir kez daha ortaya koymaktadır.

 

İnkar ve İmhanın AKP’deki Karşılığı

Erdoğan’ın “düşünmezseniz, Kürt sorunu yoktur” yaklaşımında somutlaşan, soykırımcı sömürgeci devletin doksan yıllık inkar ve imha siyasetidir. Doksan yaşında olan Şark Islahat planının güncel uygulama biçimleridir. Şark Islahat planı üzerinden geçen doksan yıllık zaman zarfında devletin ve siyasi partilerin hazırladığı Kürt raporları incelendiğinde, geliştirilen çözüm yollarının hep aynı inkar ve imha çizgisi üzerinden geliştirildiği görülecektir. Bugüne kadar Türkiye’yi yönetmiş tüm iktidar ve ana muhalefet partilerinin, bu çizginin ne sağına nede soluna sapmadıkları görülmektedir. Kürt sorunu, hep aynı sabit zihniyet çerçevesinde ele alınmıştır. Geliştirilen Kürt raporlarında veya çözüm adı altında yazılan bazı proje taslaklarında, adeta “kim daha çok Şark Islahatçı” gibi bir yarışa durma hali vardır. Bu yarışa; Kürt düşmanlık yarışı, demek yanlış olmayacaktır. Kürt düşmanlık yarışının en önde ilerleyen gücü ise güncel olarak, Erdoğan ve liderlik ettiği AKP-MHP hükümetidir.

İster Fethullah Gülen Cemaati ile ittifak kurduğu ilk yıllarda olsun, ister MHP ile ittifak kurduğu son yıllarda olsun, Erdoğan ve AKP hükümetinin Kürt düşmanı çizgisinde herhangi bir değişiklik ortaya çıkmamıştır. Kürt düşmanlığını daha da büyüten bir duruş içerisinde olmuştur. AKP iktidarı öncesinde Kürtlerle toplumsal ‘birlik, bütünlük’ içerisinde yaşayan Anadolu’nun dindar kesimlerini de, Kürt düşmanı bir çizgiye taşıma ve bunu başarmayı hedeflemiştir. Bunu ne kadar başardığı tartışmalıktır. Ancak bu yönlü bir toplumsal yarılmanın önünü açmak için muazzam çalıştığı açıktır. Çünkü Kürt düşmanlığına dayanmayan bir AKP-MHP ittifakının, ayakta kalması mümkün değildir. Bu yüzden MHP ile ittifak yılları, Kürt düşmanlığının zirveye çıkarıldığı yıllar olmaktadır. Şu anda böyle bir süreci yaşadığımızı, hem içte hem dışta herkes görmektedir.

İnkar ve yok sayma siyasetinin ülke içindeki günlük pratik uygulamalarını sıralamaya kalkınca, sonu gelmeyen bir uygulama zinciriyle karşılaşmaktayız. Herşeyden önce Kürtlerin legal demokratik siyaset alanında ortaya çıkan yasal ve meşru mücadele iradesi yok sayılmakta, inkar edilmekte, ezilip sindirilmek ve susturulmak istenmektedir. Kürtler, adeta varlıklarına sahip çıktıklarına pişman ettirilmek üzere çok sert cezalarla cezalandırılmaktadırlar. Bu kapsamda siyasi parti eşbaşkan ve yöneticileri başta olmak üzere, seçilmiş milletvekilleri, belediye eşbaşkan ve meclis üyeleri, sayısız siyasetçi, aydın, yazar, gazeteci, basın ve medya çalışanı, sivil toplum aktivisti, insan hakları ve kadın hakları savunucuları her gün kelepçelenip zindanlara kapatılmakta ve hak etmedikleri uydurma cezalarla cezalandırılmaktadırlar. Yerel seçimlerde, yüksek seçim komisyonunun onayı ile aday olmuş ve ‘demokratik’ seçim yöntemiyle başa getirilmiş belediye eşbaşkanları, mevcut hükümet tarafından tanınmamış ve Kürdistan’ın belli başlı belediyelerine, birer sömürge valisi olan ‘Kayyumlar atanmıştır. Devletin atadığı bu valilerinin eliyle geliştirilen ilk uygulamalar; Kürdistan’daki demokratik belediyecilik anlayışı çerçevesinde geliştirilmiş olan kadın eşitlik ve özgürlük politikalarının durdurulması, bu yönlü faaliyet yürüten kadın kurumlarının, çocuk gelişim ve eğitim kreşlerinin, kültür-sanat kurumlarının kapatılması ve onların yerine asimilasyon merkezlerinin açılması olmuştur.

AKP-MHP hükümetinin Kürdistan’daki bir diğer pratik uygulaması da, ekonomik sömürü yöntemleridir. Kürt insanını açlık ve yoksulluk sınırları içinde tutarak, kendine muhtaç duruma getirerek, ahlaksızca kullanabileceği bir pozisyonun içine sokmaktadır. Yine Kürt Özgürlük mücadelesi sayesinde artık bilinçlenip aydınlanmış insanları normal yollardan düşürüp kendine hizmet eder duruma getiremediği için, özel savaşın en ahlaksız yol ve yöntemleriyle düşürüp kendine hizmet eder bir vaziyetin içine sokabilmektedir. Ahlaksızca kullandığı kirli, çirkin yol ve yöntemlerin sonucunda düşürebildiği unsurlar üzerinden ajan ve muhbir ağını örgütlemekte; özgürlük mücadelesi etrafındaki insanları kontrol ve denetimine alarak, etkisiz kılabilmektedir. Bu tür özel savaş yöntemleriyle adeta bir ajan-muhbir ordusu geliştirdiği söylenebilir.

AKP-MHP hükümetinin bir diğer uygulaması ise Türkiye sol-sosyalist öznelerinin ve muhalefet partilerinin Kürt Özgürlük mücadelesine yaklaşımını etkisiz kılmakta kullandığı yol ve yöntemlerdir. Kürt sorununun çözümü etrafında gerek sol-sosyalist yapıların gerekse muhalefet partilerinin geliştirmeye çalıştığı söylem ve politikalarına, anında “PKK taraftarlığı” damgasını vurup ‘terörize’ ederek engellemektedir. Bazı durumlarda da “devletin bekası tehlikede” diyerek, geliştirdiği bazı sahte söylemler üzerinden, olası çözüm yanlısı arayışların önünü alabilmektedir.

Daha da çoğaltıp çeşitlendirebileceğimiz bu uygulamaların her biri, Erdoğan ve AKP hükümetinin Kürt sorununu çözen değil, çözümsüzlük içinde tutmada ısrar eden bir hükümet olduğu gerçeğini göstermektedir. Erdoğan ve AKP’nin sözde “çözüm” adına geliştirdikleri her süreç, sorunun çözümsüzlüğünü daha da derinleştirmeye hizmet eden süreçler olarak geliştirilmiştir. Söz konusu faşist hükümetin çözümden anladığı tek şey, aydınlanmış bilinçli Kürtlük adına ne varsa hepsini tasfiye etmektir, yok etmektedir. Özgür ve iradeli Kürtlük adına ortaya çıkan her türlü gelişmeyi kendisi için büyük tehlike gören ve dolayısıyla bu yönlü gelişmelerin önünü hızla alma çabası içerisine giren bir siyaset yürütmektedir. Kürdistan’ın Rojava’sında ortaya çıkan demokratik kazanımları soykırımdan geçirme temelinde geliştirdiği işgal ve ilhak operasyonları, “Kuzey Irak’ta içine düştüğümüz hatayı Kuzey Suriye’de tekrarlamayacağız” söylemi çerçevesinde Başur’da ortaya çıkmış Kürt kazanımlarını tasfiye etme yaklaşımları, elbette inkar ve imha çizgisi kapsamındaki bir duruştur, soykırımcı ve Kürt düşmanı bir iktidarın duruşudur.

 

Soykırımcı Uygulamalar, Kürtlerin Birlikte Yaşam Seçeneğini Sorgulatıyor

Günümüz Kürtlerinin, elli yıl öncesinde varlığı tartışmalık olan Kürtler olmadığı çok açıktır artık. Halk olarak varlığını; siyasal, sosyal, kültürel, tarihsel, coğrafik tüm boyutlarda yeniden ortaya koymuş ulusal bir varlıktır. Devletleşmemiş olması, var olmadığı anlamına gelmemektedir. Kaldı ki her ulus, devletleşmek zorunda değildir. Nitekim devletleşmemiş birçok ulus vardır. 21.Yüzyıl. devletleşmemiş ulusların aşağılanacağı, horlanacağı, iradesiz ve kimliksiz görüleceği bir yüzyıl değildir. 20. Yüzyıla böyle bir bakış açısı hakim oldu. Ancak yaşanmakta olan 21. Yüzyıl, bu bakış açısının aşılmasını gerektiren bir yüzyıl olmaktadır. 20. Yüzyıl homojen egemen ulus yaratma yerine, 21. Yüzyılın demokratik ulus anlayışı yeşermeye başlamaktadır. 21. Yüzyıl demokratik ulus anlayışı, Kürdistan merkezli bir gelişme olarak ortaya çıkmaktadır. Rojava’da yaşanan devrimsel gelişme ile beraber, bu süreç başlamıştır. Kuşkusuz bu gelişmeden Kürdistan coğrafyası üzerinde yaşayan herkes etkilenmektedir. En başta da Kürdistan’ın Bakur’undaki Kürtler, ortaya çıkan bu demokratik ulus gelişmesinden etkilenmektedirler. Bunu gören AKP-MHP hükümeti, Türkiye siyasi sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerle demokratik bir çözüm arayışına girmekten ziyade, Rojava demokratik kentlerine karşı geliştirdiği işgal operasyonlarıyla bu demokratik gelişmeyi ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Ancak, soykırımcı hükümetin “yok ol” demesiyle yok olacak bir gelişme olmadığı ve son derece tarihsel-toplumsal bir gelişme olduğu pratikte ortaya çıkmıştır.

Kürt sorununun gerçek çözüm yolu Rojava’daki demokratik gelişme örneğinde somutlaşmişken, faşist hükümetin hala Kürdün varlığını inkar eden ve imhasını planlayan soykırımcı “çözümler” peşinde koşması, Kürtlerin öngördükleri birlikte yaşam seçeneğini sorgulamalarına yol açmaktadır. Adeta, Kürtlere “şimdiye kadar onurlu barış ve kardeşlik içindeki çözüm arayışlarımız boş mudur” sorusunu sordurmaktadır. Kürtlerin onurlu bir barış ve kardeşliğin gelişmesine olan inancını zayıflatmaktadır. ‘Rojava’daki demokratik toplumsal yaşam sisteminin geliştirildiği Kürt kentleri için “terör koridoru” diyen bir devlet anlayışının, benim onurlu ve itibarlı yaşam duruşumu kabul etmesi nasıl mümkün olacak’ sorusunu sordurmaktadır. Zaten devletin günlük soykırımcı uygulamaları da, adeta insanı Kürtlüğüne pişman ettiren bir düzeyde olmaktadır. Tüm bunlar karşısında “geleceğimiz ne olacak, bu iş nereye varacak” soru ve endişesi, tüm Kürtler için çok can alıcı bir soru haline gelmiştir.

Tüm bu anlatılanlar göz önüne getirildiğinde, Erdoğan ve AKP-MHP hükümet dönemi, Kürt-Türk ilişkilerinin en çok zarar gördüğü bir dönem olmaktadır. Kürt halkı artık bilinçli ve politik bir halk olduğu için yürütülmekte olan egemen siyasetin iç yüzünü iyi anlamakta ve yaşadığı tüm sorgulamalara rağmen; demokratik çözüm çizgisindeki, birlikte yaşam çizgisindeki ısrarını sürdürüyor. Ancak bu ısrarın Türkiye toplumunda yeterli somut karşılığı ve desteği bulamıyor olması, daha çok hükümetin söylem ve politikalarını esas alan apolitik bir duruş içinde olunması, zorlayıcı olmaktadır. Bunun tek çözümü, Türkiye toplumunun demokratik siyaset güçleri tarafından bilinçlendirilip aydınlatılmasından geçmektedir. Özellikle de AKP’nin sahte dinci söylemlerinin pençesine kendini kaptırmış olan Anadolunun inançlı kesimlerinin buna şiddetle ihtiyacı bulunmaktadır. Ancak bu toplumsal kesime ulaşmanın en temel aracı olan basın ve medyaya da iktidar el koymuş olup, kendi tekeline almış durumdadır. Türkiye’deki basın ve medya kuruluşlarının soykırıma hizmet etmeyi bırakıp, Türkiye toplumunun ruhsal ve düşünsel sağlığı çerçevesinde kendisini gözden geçirmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye toplumu, “düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur” söylemi etrafında geliştirilen inkarcı anlayışla kandırılmaya devam edecektir.

Erdoğan’ın “düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur” söylemi, kendini kandırmanın söylemidir. “Olan” bir şeyi yok saymak, en başta da kendi zihnini, kendi algısı ve düşüncesini yanıltmanın, kandırmanın yolu ve yöntemidir. Gerçekte “yok” edemediği bir varlığı, zihinsel ve düşünsel olarak “yok” sayıp ondan kurtulduğunu sanma halidir. Oysa onbinlerce yıllık tarihi toplumsal geçmişi olan bir varlığın sırf birileri tarafından düşünce ve duyguda yok sayılmasıyla o varlık yok olmaz. Erdoğan’ın çözümsüzlükten çözüm üreten bu yaklaşımı, son derece bilim dışı bir yaklaşımdır. Arka planında, sürrealist felsefeden beslenen bir kafa ve zihin yapısı vardır. Buna ancak bilim dışı düşünen, aydınlanmamış, özel olarak cehalete mahkum bırakılmış ve AKP-MHP dinci-milliyetçi ittifakını ayakta tutan yobaz çevreler inanır. Bu bakımdan tüm Türkiye toplumunun bu düşüncede olduğunu düşünmek, söylemek ve kendi çözüm doğrultusunu da bunun üzerinden geliştirmek, doğru ve objektif olmayacaktır. Dolayısıyla Kürtlerin birlikte yaşam seçeneği, yanlış bir seçenek değildir ve hiçbir faşist hükümet de bunu değiştirme gücünde olamayacaktır. Çünkü Kürtler, sırf mecbur kaldıkları için birlikte yaşam seçeneğini seçmemişler; buna inandıkları için, bunu doğru buldukları için ve kendi özgür tercihleriyle böyle yaşamak istedikleri için bu çözüm seçeneğinde ısrar etmektedirler.

 

Bunları da beğenebilirsin