Düşünce ve Kuram Dergisi

Enternasyonalizm

Nazan Üstündağ

 

Abdullah Öcalan hem görüşmelerinde hem de perspektif metninde enternasyonalist çalışmaların önemine değiniyor. Ben de uzun zamandır içinde bulunduğumuz dünyayı enternasyonalist bir biçimde kavramamamız (yani deneyimlerimizi biricikleştiren hikayelerden çıkmamız ve benzerlikleri ve ilişkisellikleri vurgulayan çerçeveler kurmamız) ve enternasyonel bir biçimde örgütlenmemiz ve eylememiz gerektiği konusunu gündeme getiriyorum. Üçüncü Dünya Savaşı farklı biçimlerde her gün yeni bir yere sıçrıyor. 19. Yüzyıl ve 20. Yüzyılın ilk yarısında yaşanan mücadelelerle ortaya çıkmış değerleri temel alan ve sözde ulus-devletleri evrensel insan haklarının korunmasına teşvik edecek tüm örgütler çöküntü içinde. 2010’dan beri ise her ülkede süren isyanlar, halkların bazı ortak arzular çevresinde birleştiğini gösteriyor. Bütün bu gelişmeler enternasyonalist bir hareketi hem gerekli kılıyor hem de bunun oluşması için somut bir zemin sağlıyor.

 

Faşist Enternasyonel

Gazze’deki soykırım yeni ve güçlü bir enternasyonalizm gerekliliğini dünya halkları nezdinde bilince çıkartmakta ve enternasyonal tartışmalarına ivme kazandırmakta önemli bir eşik oldu. Dünya muhaliflerinin neredeyse tamamı (özellikle kuzey yarımkürede) soykırıma karşı irili ufaklı örgütlendi, sokak eylemleri, işgaller, boykotlar gerçekleştirdi. Enternasyonalist filolar kurdu. Öte yandan Sağlık Örgütü, Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler gibi “insani” örgütler hareketlendirildi ve soykırıma karşı taraf kılındı. Böylelikle uluslararası düzene müdahil olabileceği hayal edilen tüm eylemsel ve örgütsel repertuar tüketildi. Sermaye, ulus-devletler ve İsrail faşizmi arasındaki tarihsel ve güncel ilişkiler deşifre oldu.  Ancak bütün bunlara rağmen soykırım durdurulamadı. Soykırım karşısında halkların yanında yer alacak ve yaptırım gücü oluşturabilecek bir birlikteliğin eksikliği her zamankinden daha fazla hissedildi. Şu anda dahi Gazze soykırımına karşı açıkça taraf olan kişiler ve kurumlar işten atılmaktan fon kesilmesine kadar, her türlü yaptırımla karşı karşıya bırakılarak kısa zamanda işlevsiz hale getiriliyor ve örgütlü ve yaptırım gücü olan geniş bir özsavunma kurulamıyor.

Bizler için bütün bunlar yeni değil. Kendi coğrafyamızda örgütlü bir birlikteliğin ihtiyacını ta Irak işgalinden bu yana hissediyoruz. Bu ihtiyaç 2011’den sonra daha da büyüdü. 2015’ten sonra Gazze’de yaşananların bir benzeri küçük ölçekli de olsa tüm Kuzey Kürdistan’ı kasıp kavurdu. Bizler de bu durumda enternasyonalizmin önemini anlamış ve biraz daha fazla bu konuya eğilmiştik.

Yukarıda da dediğim gibi Gazze soykırımı yine de bir eşik. Çünkü bugüne kadar hala eğer insanlar harekete geçerse katliamların ya da hak ihlallerinin durdurulabileceğine dair bir fantaziye tutunuyorduk. Gazze soykırımı aslında harekete geçince de çok güçlü olmadığımızı, araçlar ve taktiklerimizin bu dünyada pek de etkisi olmadığını gösterdi.

Gazze tanıdık soykırım senaryolarına uygun bir şekilde gelişiyor. Failleri belli, batı emperyalizmi destekli ve öldürülenin ölümünden suçlu tutulabildiği bir soykırım. Şu anda gerçekleşen birçok soykırımı ise tarif etmekten dahi aciz kalıyoruz kimi zaman. Örneğin Sudan’da Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye ve bölgesel birçok başka devletin dahilinde gerçekleşen iç savaşın yarattığı kırım ya da Kongo’da Rwanda devleti ve uluslararası şirketler işbirliğinde gerçekleşen savaşın yarattığı kayıplar, yerinden edilme ve cinsel vahşet de aslında birer soykırım. Ancak yüzyılın en büyük insani krizi denilen Sudan, yüzyılın köleleştirme merkezi olarak addedilen Kongo, uyuşturucu mafyası ve uluslararası şirketler işbirliği ile her gün başka yerli öncülerin katledildiği Kolombiya, silahlı çeteler tarafından her ay bir katliama sahne olan Haiti, faillerin çokluğu ve karmaşık ilişkileri sebebiyle, değil uluslararası örgütlerin gündemlerinin dünyayı analiz etmeye soyunmuş düşünürlerin dahi satır aralarından boşluğa düşüyor.

Bu da bizim için yeni değil. IŞİD’in bir bütün olarak yargılanamaması, ulus-devletler temelli kurulmuş liberal enternasyonal örgütlerin IŞİD’in gerçekleştirdiği insan hakları ihlalleri ve soykırım karşısında hiçbir mekanizmayı işlevselleştirememeleri yeni dünyanın faillik biçimlerinin bırakın sorumlu tutulmayı, doğru düzgün hikayelendirilememeleri bile, yıllardır Rojava’yı iç ve dış olarak zorluyor. Ne Rojava ne de IŞİD bir tüzel kişilik liberal enternasyonal kurumlar nezdinde.

Benzer bir durum Latin Amerika’daki uyuşturucu ağları ya da Afrika’daki irili ufaklı militer ve paramiliter örgütler için de geçerli. Öte yandan farklı kıtalarda uluslararası şirketler-siyasetçiler-yasadışı örgütler işbirliği içinde ortaya çıkan ve insanları hem yerinden eden hem mülksüzleştiren hem de köleleştiren durumlarda gerçekleşen ihlallere de cevap olabilecek bir uluslararası kurum yok hali hazırda.

Aslında içinden geçtiğimiz dönemde sadece ekolojik kırım meselesini gündeme alsak dahi dünyada şu an var olan kurumların tüm dünyayı ilgilendiren konular karşısında düştükleri acizliğin akıl almazlığını görmek mümkün. Tüm güney yarımküre ekolojik yıkım sebebiyle ortaya çıkan felaketler, kuraklık, seller ve heyelanlarla baş etmeye çalışıyor. Kuzey yarımküre kendisinin çocuklarının dahi geleceğini imkansız hale getiren yıkım ve harcama faaliyetlerine ısrarla devam ediyor. Kurumlar bunları engellemek şöyle dursun Trump’ın bir anlaşmadan imzasını çekerek ekolojik yıkım sürecine görülmemiş bir ivme kazandırmasını dahi durduramıyorlar.  Yine sınır polisi, kaçakçılar ve yasakoyucuların birbirlerine paslayarak kıskaca aldıkları ve kayda dahi geçmeden onlar halinde ölen mülteciler tüm uluslararası hukuk tarafından yok sayılıyorlar.

Yukarıda saydıklarım, yani uluslararası alanda kurulmuş liberal enternasyonalist kurumların iflası, dünyada yaşanan felaketlerin yeni tür faillerini sorumlu tutacak bir hukuki düzenin (teoride olsa dahi) yokluğu, soykırıma ya da ağır ihlallere uğrayan grupların genellikle bir devlet tarafından temsil edilmedikleri için uluslararası alanda yok sayılmaları ve tüm mekanizmalar işletilse ve tüm eylemsel repertuarlar tüketilse dahi şu andaki biçimiyle ve örgütlenme kapasitesiyle adaletten yana tavır koyanların etki alanlarının sınırlılığı bizi ivedi bir biçimde “o zaman ne yapmalıyız” sorusuna götürüyor.

Şunu da belirtmeliyim ki tüm bu karmaşık ilişkileri ortaya koymak için kullanılan faşist enternasyonal kavramı bence önemli bir kavram. Bu kavram bize ikinci dünya savaşından sonra artık emperyalist devletler öncülüğünde kurulmuş olan liberal enternasyonalizmin artık yine bu devletler öncülüğünde faşist bir enternasyonale dönüştüğünü ve karşımızdaki güçlerin ayrı ayrı duran faşist aktörler değil, son derece örgütlü ve ilişik bir biçimde işleyen faşist bir küresel rejim olduğunu anlatıyor.

Halklara yöneltilmiş saldırıların örgütlülüğünü bir yandan da bütüncüllüğünü işaretliyor. Aynı zamanda bütün bunlara verilecek cevabın enternasyonel olması gerektiğini vurguluyor. Üstelik bu cevap çokta direnç göstermeden faşizme dönüşen liberal düzenin içinden değil başka ideolojik (yani komünist) geleneklerden beslenmek zorunda.

 

Enternasyonalist Potansiyeller

Her ne kadar ulus-devletler düzeni bizi kendi metodolojik ulusalcılığımıza hapsederek, yaşadığımız sorunları ulusal ölçekten anlamamıza ve çözümleri ulusal örgütlenmelerle bulmamıza itse de artık bunların yeni düzen karşısında ne reel politik alanda ne de farklı bir gelecek kurma anlamında etkin olmadıklarını görmek gerekiyor. Mülteciler ve ekoloji alanlarında örgütlenenler bunu zaten uzun zamandır deneyimliyor.

Ancak bu bilincin üç alanda daha yükselmeye başladığını söyleyebiliriz. Birincisi gençlik. İkincisi kadınlar, üçüncüsü ise devletsiz halklar.

Sadece son beş yıl içinde Kenya’da, Nijerya’da, Mozambik’te, Madagaskar’da, Sri Lanka, Bangladeş, Endonezya ve Nepal’de gençlerin liderliğini yaptığı kalkışmalar ve devrimler gerçekleşti. Bunların hepsi açıkça birbirlerine referans verdiler, birbirlerinden öğrendiklerini söylediler ve birbirlerinin örgütlemesinden esinlendiler. Öte yandan kadın hareketleri de her ne kadar 2020 Covid salgınından sonra görünürlüğü azalsa da cins kırımı üzerinden küresel hareketlenme ve örgütlenme teşebbüslerinde bulundular. Elbette genelde kadın örgütlenmesi alanı, özelde ise kadın enternasyonalizmi alanları emperyalizm, hegemon feminizm ve liberal STKcılık tarafından fazlasıyla biçimlenmiş durumda. Bunlardan bağımsızlaşarak ilişkilenmeye çalışan hareketler yeni yeni ortaya çıkıyor. Yine de hali hazırda kadın hareketlerinin üçüncü dünyadaki köklerini oluşturan anti sömürgecilik, devletsiz toplumlar mücadeleleri, siyah kadınlar, yerli kadınlar vs. üzerinden bir kadın tarihi ve ideolojisi oluşturmaya ihtiyaçları var. Kanımca ancak böyle bir ideoloji dünyayı değiştirecek bir enternasyonalist kadın potansiyelini ortaya çıkaracaktır. Özellikle toprak mücadelesi yapan, devlet şiddetine karşı eylem repertuarları geliştiren ve çatışma-yerinden edilme-yokullaşma-cinsel şiddet ekseninde yer alan kadınların küresel bir kadın hareketine yönelmeleri bugünkü dünyanın ihtiyaçlarına yönelik önemli bir cevap olacaktır.

Son olarak devletsiz halkların da gittikçe daha fazla dünyadaki enternasyonalist düşünme biçimlerine ve yeni kurumsallaşmalar ve mekanizmalar oluşmasına katkılarının altını çizmek isterim. Baloçistan’dan Tigray’a, Kürdistan’dan, Mapuçe alanlarına, Tamiller’den Brezilya, ABD ve Karayiplerin siyah nüfuslarına, Gazze’den Kaşmir’e kadar devletsiz halkların mücadeleleri bugün yaşadığımız birçok sorunun onlar için yüzyıldır var olduğuna tanıklık ediyor. Temsil edilmemek, yok sayılmak, sürekli soykırım içinde yaşamak, çoklu faillerin kurbanı olmak, liberal enternasyonal kurumların korumasından yoksun olmak onların gündelik deneyimi. Ancak burada sorun bu halkların da genellikle ulusal metodolojiler için de hareket etmesi ve bilgilerini ve deneyimlerini ortak talepler geliştirmek konusunda mobilize etmemeleri.

 

Enternasyonalist Cevaplar

Yukarıda, kanımca, faşist enternasyonale karşı tarihsel olarak ideolojik ve pratik anlamda alternatif geliştirmesi en verimli olan ve olacak olan toplumsal dinamiklere işaret etmeye çalıştım. Bu bölümde ise hali hazırda faşist enternasyonale karşı dünyada aynı anda ortaya çıkan birkaç örgütlü cevaba odaklanacağım.

 

Tricontinental

Önemli ölçüde Çin tarafından desteklenen ve solda etkin ve önemli bir entelektüel isim olan Vijay Prashad’ın kurduğu Tricontinental’in öncülüğünü çektiği bir akım, batı kapitalizmini ve emperyalizmini merkeze koyarak buna karşı bir ideolojik söylem ve örgütlülük geliştiriyor. Tricontinental tarihsel bir kopuştan çok bir devamlılık analizi üzerine oturuyor ve sömürgecilik karşıtı ve sonrası ortaya çıkan sol tandanslı ve tam bağımsızlıkçı siyasi ve ekonomik akımlardan besleniyor. İsmini 1966’da Küba’da gerçekleşen ve Asya, Afrika ve Güney Amerika kıtalarının sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı liderlerini bir araya getiren tarihe mal olmuş konferanstan alan oluşum, kendine iki görev biçiyor. Bunların birincisi toplumsal hareketler ile radikal akademik bilgiyi buluşturmak, ikincisi ise toplumsal hareketler arasında bağlar kurmak.

2015 yılında kurulan Tricontinental ortaya ağırlıklı olarak çevrimiçi bir yayın organı olarak çıktı ve çeşitli toplumsal hareketleri ve tarihsel süreçleri ele alan kapsamlı dosyaları ile dikkat çekti. Zamanla gelişti. Bu sene, yine zamanın üçüncü dünya ülke liderlerinin bir araya geldiği ve ekonomik, toplumsal ve siyasi olarak iki kutuplu dünyadan bağımsız bir çizgiyi benimsemeyi kararlaştırdıkları Bandung Konferansı’nın ellinci yıldönümünde birçok ülkede konferanslar düzenledi.  Sol entelektüelleri, liderleri ve basın kuruluşlarını bir araya getirdi. Şu sıralar özellikle Güney Asya’da bir yandan Hindistan’ın faşistleşmesinden uzaklaşmaya çalışan ve bir yandan da büyük isyanlar sonucu hükümetlerin devrildiği Sri Lanka, Bangladeş, Nepal gibi ülkelerde geleceğin nasıl kurulabileceğine dair birçok siyasi ve uluslararası STK işbaşında. Tricontinental buralarda daha farklı ve sol bir seçeneği temsil ediyor.

Tricontinental’in Çin ile yakınlığının gerçekten önemli bir etki alanı yarattığını söylemek mümkün. Çin, işbirliği yaptığı ülkelerin iç işlerine karışmayan bir ticaret ortağı olarak hem Afrika, hem de Asya’da günden güne etki arttırıyor; Afrika’da önemli madenler batı ülkelerinin elinden Çin’e kayarken, Asya’da da Çin, aşırı yoksulluk yaşayan birçok ülkede devletler için çok önemli bir para kaynağı ve yatırımcı olarak ortaya çıkıyor. Gözlemlediğim kadarıyla, siyasi spektrumda Çin’e yakınlaşan partiler ve devletler uluslararası oluşacak yeni bir sol söylemin oluşumunda etkinleşmeye başladılar.

Asya, Afrika ve Latin Amerika kıtalarını bugün birbirine yaklaştıran en önemli gerçeklik Ortadoğu’dan biraz farklı. Birlikte hareket etmek istemelerinin en önemli sebebi neoliberalizmin yaratmış olduğu tarımsal ve iklimsel alt üst oluş ile uluslararası borç batağı. Afrika ve Güney Amerika’nın tamamı ile Asya’nın yoksul ülkeleri uzun zamandan beri Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası tarafından kıskaca alınmış durumda. Borçların bir kısmının ödenmesi için fon sağlayan bu kurumların baskıları sonucunda, tarım tasfiye ediliyor, ülkeler daha da dışa bağımlı hale geliyor, sosyal devlet-özellikle sağlık ve eğitim üreticisi olarak-bitiriliyor ve doğal kaynaklar aşırı bir tüketime maruz kalıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin ihracata koyduğu yeni vergiler (Trump vergileri) birçok ithal ürünün kar marjının düşmesi ve özellikle konfeksiyon sektörü gibi milyonlarca kişiyi istihdam eden sektörlerin iflası manasına geliyor. Hem ABD’nin hem de Avrupa’nın yardım fonlarına aktardıkları paraları büyük ölçüde kısmaları sonucunda birçok ülkede sağlık ve altyapı sorunları büyüyor.

Ayrıca bu ülkelerin birçoğu hali hazırda faşizmle yönetiliyor ve ekolojik, politik ve etnik muhaliflere karşı şiddet konusunda işbirliğine gidiyor. Tarım ve hafif endüstri alanında çalışan işçilere yönelik büyük bir baskı var. Birçok bölgede erkeklerin iç savaşlar içinde mobilizasyonu, göçü ve bir yandan da kumar ve alkol kıskacına kaptırılması görece daha kolay yönetilen örgütsüz bir kadın-çocuk yoksulluğuna sebep veriyor.

İşte Tricontinental başta olmak üzere kimi enternasyonalizm savunucuları bu ülkelerde kendini daha geleneksel sol ile özdeşleştiren kesimlere neoliberalizmden çıkmak, kendine yetecek ekonomiler geliştirmek, yoksullukla mücadele etmek ve batı ülkelerinin emperyalist şiddetinden kaçmak için ittifaka ve ilişkileri kuvvetlendiremeye yönelik bir vizyon üretiyor.

Tricontinental, Bandung, Pan Afrikanizm gibi geçmiş oluşumlardan beslenen bu vizyon tahmin edileceği gibi birçok problem ihtiva ediyor. Ulusların tam bağımsızlığını savunuyor ancak bunu ulus-devletin merkezi olarak yeniden inşası yoluyla gerçekleştirmeye çalışıyor, çoğu zaman etnik ve cinsiyet temelli ezilmelere ve komünal özgürlük taleplerine göz kapatıyorlar. Şimdi diktatörleşmiş ancak eskiden anti sömürgeci mücadeleyi yönetmiş siyasi iktidarlara eleştiriden kaçınıyorlar. Batı emperyalizmininin düşman olarak gördüğü tüm güçleri sorunsallaştırmaksızın kucaklıyorlar.

 

İlerici Enternasyonel

Enternasyonalizm ihtiyacının gittikçe daha fazla telaffuz edildiği bu günlerde bir başka cevap olma çabasının ise İlerici Enternasyonal’den geldiğini görüyoruz. İlerici Enternasyonel’in söylemsel kaynağını daha çok 21.Yüzyıl sosyalizmlerinden yani demokratik, antikapitalist, antipatriarkal ve antikolonyal toplumsal hareketlerden aldığını ve bu ideolojilere yakın tüm hareketlerin söylemlerinden beslenen bir birliktelik yaratmaya çalıştığını söylemek mümkün. Yunanistan eski ekonomi bakanı Yanis Varufakis, ABD’nin yeni solu demokrat partide örgütleyen eski başkan aday adayı Bernie Sanders ve gene işçi partisinden antisemitizm suçlamalarıyla ayrılan ve şu an yeni bir parti kurma hazırlığında olan eski İngiltere Başbakanı James Corbyn’in başını çektiği İlerici Enternasyonel aynı zamanda bünyesinde önemli entelektüelleri de barındırıyor. Yönetiminde üçüncü dünyadaki çok çeşitli işçi hareketleri ve kadın hareketleri liderleri yer alıyor. İlerici Enternasyonal dünyayı ilgilendiren konular, ülkeler, faşist enternasyonal, kadın, işçi ve çevre konularında bilgi notları yayınlıyor, solcu ülke başkanlarına destek veriyor, seçimleri izliyor ve yerellerde toplantılar düzenliyor. Görünürde fon kaynağı okuyucuları ve bileşenleri. İlerici Enternasyonal’e yapılan bir eleştiri, oluşumun hem henüz batı merkezli olması ve daha çok bireylere dayanan bir örgütlenme halinde kalması. Ortak bir eylem çerçevesi geliştirmekten çok bir dayanışma platformu işlevi gördüğünü söylemek mümkün. Ancak faşist enternasyonalin ilişkilerini deşifre etmek ve işbirliklerini haritalamak konusunda enternasyonalist söyleme büyük katkısı var.

 

Toprak Hakkı ve İlga Hareketleri

Bir üçüncü cevabın ise daha karmaşık, daha dağınık ancak ideolojik olarak daha sağlam bir biçimde yerli halklar ve siyahlardan geldiğini görmek mümkün.

Bu iki cevabı bir arada ele almam birkaç ortak özelliğin altını çizmek istemem ile ilgili. Birinci olarak hem Toprak Hakkı adı altında ele aldığım yerli hareketleri hem de İlga adı altında ele aldığım Siyah hareketleri, kendilerini, ürettikleri bilgi ve ideoloji açısından moderniteyi oluşturan aydınlanma ve aydınlanma sonrası geliştirilen metodolojilerden radikal bir biçimde kopartıyorlar. İkinci olarak her ne kadar kendilerini “özel” olarak nitelendirdikleri bir gerçek olsa da ve bu gerçek örgütlenme alanlarına bir kısıt getirse de, bir ulus olma kaygısı taşımadıkları ölçüde metodolojik milliyetçilikten de önemli ölçüde uzak durabiliyorlar. Üçüncü olarak bu hareketler tam da batının orta yerinde batının yarattığı tüm kurumların işbirliği içinde ezilmiş, mülksüzleştirilmiş, yok edilmiş ve köleleştirilmiş oldukları için dünyanın hegemonik kurumları ile talep üzerinden ilişkilenmeyi red ediyor veya tam bağımsızlığı (yerli hareketleri) ya da tam bir yok oluş ve yeniden yaratılışı savunuyorlar (siyah hareketleri). Dördüncü olarak hegemonik feminizm, hem de reel sosyalizmi dışlayan ve yok sayan bir güç olarak deneyimlemiş oldukları için kendi tarihleri ve lugatlarını oluşturabiliyor ve kendi içlerindeki farklı ezilmişliklerin dilsiz kalmasına da, toplumdan uzaklaştırıcı bir rol oynamasına karşı koyuyorlar. Bu bağlamda Kürt Özgürlük Hareketi’yle önemli kesişim noktaları bulunuyor.

Önce siyah hareketle başlayayım. Siyah mücadelesi kölelik zamanına uzanıyor ve köleliğe karşı gerçekleşmiş hem devrimsel (Haiti gibi) hem de gündelik başkaldırı bilgisinden besleniyor. Siyah hareket Afrika ile olan sıkı ilişkisi bir yanda, köleliğin siyahlığı hem yurtsuz hem de küresel yapmış olması bir yanda, ilk günden beri her zaman enternasyonalist bir hareket olmuş. Üçüncü dünya ile olduğu gibi batının radikal muhalefetleriyle de ittifakta deneyimli. En önemlisi ile eylemselliği en yakın zamanda George Floyd’un öldürülmesi sonrasında ve yine “sömürgeci heykelleri indir” kampanyasında gördüğümüz gibi tüm dünyayı etkiliyor. İlgacı aktivistler, polis ve militarizmden başlayarak disipline edici, yakalayıcı, cezalandırıcı, dondurucu tüm kurumların ilgası temelli örgütlenerek siyah toplumu kendi kendini kuran, belirleyen ve kurtaran bir toplum haline getirmeye çalışıyorlar. Aynı zamanda köleleşmenin, Atlantik köle ticaretinin ve siyah insanların mülksüzleştirilip mülk haline getirilmesinin tüm modern tarih ve kurumlara içkin olduğunu söyleyerek sadece kendi ve kendileri gibi olan ezilmişlerin pratiğine referans veriyorlar. Öte yandan direnmenin olduğu kadar, köleleştirmenin ürettiği hastalıklı bir toplumsallığın da üreticisi oldukları için geçmişi kutlamak gibi bir ulusalcılığı yok. Ancak kimi gruplarda beyaz olanla gerçekleşen mutlak kavganın ve gündelik hayatta beyaz ayrıcalığı sebebiyle sürekli aşağılamanın yarattığı bir ben-merkezli dünya algısı ve içe kapanıştan muzdarip oldukları iddia edilebilir. İlga hareketinin küreselleşmesinde en önemli faktör ise polis-mahkeme-hapishane kompleksini işlevsiz kılacak adalet mekanizmaları geliştirmiş olmaları. Bu mekanizmaları şimdilerde birçok muhalif toplumsal hareket de öğreniliyor ve uygulanıyor. Siyah hareket, Gaza soykırımında da tereddütsüz taraf oldu.

Siyah hareket gibi yerliler tarafından yürütülen toprak hakkı hareketi de dünyada var olan düzene kapsanamaz bir fark yerinde bakıyor, ezilmeyi mülk-hane-vatan kıskacında kapitalizm, ulus-devlet, cinsiyetçi medeniyetçilik üçlüsünün kesişiminde deneyimliyorlar. Önceleri daha çok Latin Amerika’da yerlilerin topraklarını mülkleşme ve uluslaşmadan korumaları olarak ortaya çıkan toprak hakkı hareketi, bugünlerde topraksızlaşmanın aşırı yaygınlaşmasıyla Asya’dan Afrika’ya ulaşmış durumda. Bu hareketlerin hemen hepsinde kadınların öncü olduğunu eklemek gerek. Kadın bedeninin saldırıya açılması, hapsedilmesi, kadından kopartılarak kapitalist bir mülk haline gelmesi ve toprak arasındaki ilişki ideolojik anlamda önemli yerli halklar için. Ancak bu ideolojinin yokluğunda dahi kadın yoksullaşması ve yoksul hanelerde gittikçe artan bir şekilde erkeklerin yokluğu maddi anlamda da bu hareketlerin öncülerini kadınlar yapıyor.

Yerli halklar özellikle Latin Amerika’da konfederalist ve çatı örgütlenmeleri yaratmayı başardı. Kendi kaderini tayin hakkı, sömürgeciliğe karşı alışkanlık, ideoloji ve pratik geliştirme ve özel mülkiyete karşı halkın toprak hakkı konularında oturmuş bir ideoloji geliştirdi. Ancak bu bütüncül ideoloji ve bu ideoloji altında eyleme biçimleri genellikle Latin Amerika ile sınırlı kalıyor; örneğin Nepal ya da Filipinler’deki yerel halk mücadeleleri ile iş birliğinde ancak simgesel bir birliktelik kurabiliyorlar.

 

İhtiyaçlar

Dünyayı qantumsal ve organizmatik olarak anlamlandırdığımızda günümüzde faşist enternasyonalizm karşısında gerçekleşen bu çoklu cevapları bir olanak olarak görmek çoğaltmak, ilişkileri sıkılaştırmak ve eylem kapasitesini arttırmak dışında pek bir seçenek gözükmüyor.

Öte yandan üç alanda Kürt Özgürlük Hareketi ve ittifaklarının büyük bir örgütlenme boşluğunu doldurabilecekleri kanısındayım. Bunlar gençlik, kadın ve devletsiz halklar alanları. Bunların ilk ikisi hakkında çalışmalar var. Ancak bu çalışmaların çok daha fazla üçüncü dünya coğrafyasına kayması ve burada gerçekten gün geçtikçe çoğalan irili ufaklı gruplar ve isyanlarla birlikte kendine biçim vermesi gerektiği kanısındayım. Bu birlikteliklerin diğer cevaplarla iletişim ve ilişki halinde çok boyutlu kurulması da gerekiyor.

Devletsiz halklar konusunda ise Kürt Özgürlük Hareketi henüz bir girişim içinde değil. Oysa ki belki de hareketin özellikle devlet kurmaya çalışan onlarca devletsiz halkın savaşlarının büyük yıkımlar ve mağlubiyetlerle karşılaştığı göz önüne alınırsa, ideolojik, örgütsel ve vizyon açılarından bu halklara yapabileceği öncülük potansiyeli büyük. Faşist enternasyonalin bir vuruşta yok olması zor gözüküyor. Ancak çoklu cevapların artan mobilizasyonuna planlı bir ivme kazandırmak ve aynı zamanda kendi sorunlarına ve tarihine olduğu gibi, yerel örgütlenmesine de enternasyonalist bir biçimde yaklaşmak kanımca hiç olmadığı kadar önemli. Kendi kişisel deneyimimden yola çıkarsam Sri Lanka’nın Tamil bölgesinde yaptığım çalışma yenilmekten usanmış ve modernitenin insan olmak için ulus devleti şart koşması kadar bunu bazı halklar için imkansız hale getirmesine çarpa çarpa yorgun düşmüş halkların, Kürt hareketi öncülüğünde ilişkilenerek biçim alması dünyayı değiştirecek dinamiklere büyük katkı yapacaktır.

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.