Düşünce ve Kuram Dergisi

Geleceğin Sosyalizmi Demokratik Sosyalizmdir

Mehmet Karakuş

 

“Ulus-Devlet Sosyalizmi Başarısızlığa, Demokratik Toplum Sosyalizmi Başarıya Götürür!”

  Abdullah Öcalan  

 

Demokrasi sosyalizme içkindir. Fakat reel sosyalizm pratiğinde, onun iktidarcı-devletçi niteliğinden dolayı demokratik yönü dumura uğradığından böylesi bir adlandırma elzem ve bir o kadar da zorunlu hale gelir.

Hiç kuşkusuz demokratik sosyalizm adlandırması kötü çağrışımları beraberinde getirecektir. Böylesi olumsuz anlaşılmalara yol açmamak için daha işin başında Özgürlük Hareketi’nde açığa çıkan demokratik sosyalizm anlayışının Bernstein ve Kaussky’nin sosyalizm anlayışıyla farklılığını ele alarak irdelemeye çalışacağız. Çalışmanın akışı içerisinde reel sosyalizmden de farklılığına yeri geldikçe değinmeye çalışacağız.

Eduard Bernstein ile Karl Kaussky’nin sosyalizm anlayışı evrimci, liberal ve demokratik sosyalizm gibi adlandırmalarla ifade edilmekle birlikte içeriği ne olursa olsun, son tahlilde devletli bir sosyalizmdir. Ulus-devleti, endüstüralizmi esas alan bir sosyalizm anlayışıdır. Sınıf mücadelesini reddeden, parlamenter mücadeleyi biricik mücadele olarak gören, sosyalizme kendiliğinden, tedricen geçileceğini savunan, her koşulda iradi müdahaleyi reddeden bir sosyalizm anlayışıdır. Proletarya diktatörlüğünü reddetmekle birlikte burjuvazi ile uzlaşarak reforma dayalı bir geçişi esas almaktadır. Özellikle Kaussky’nin ata topraklarını savunma adı altında kendi burjuvazisinin saflarında Birinci Paylaşım Savaşı’na katılmayı ve bu temelde savaş bütçesini onaylamayı bir politika olarak benimseyip geliştirmesi nedeniyle sosyal şovenizmin, başka bir söylemle sosyal sömürgeciliğin sosyalizme taşıyanların başında gelmektedir. Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne hakim olan bu anlayış, Hitler faşizminin iktidara gelmesinin de baş sorumlularındandır. Sosyal şovenizmin sosyalizme içkin bir faşizm olduğunun da açık bir göstergesidir.

Yeri gelmişken Özgürlük Hareketi’nin demokratik sosyalizm anlayışının Tony Blair’in “Üçüncü Yol” sosyalizminden de farklı olduğunu belirtmek durumundayız. Çünkü bu anlayış muhafazakar sağ ile muhafazakar solu birleştirmeyi hedefler. Neoliberalizmin devlet müdahalesini sınırlayan yaklaşımı ile geleneksel sosyal demokrasinin yaklaşımlarını sentezlemeyi hedefler. Aslında bu yaklaşım kapitalist modernite içinde sözde vahşi kapitalizmin aşırılıklarını törpüleyen bir arayıştır. Real sosyalist sistemin var olduğu süreçlerde bunların bir anlamı vardı. Günümüzde, karşısında alternatif bir sistem olmadığından, böylesi kapitalizmi reforme veya pansuman eden yaklaşımlara ihtiyaç duyulmamaktadır. Artık neoliberal politikalar ekseninde adeta devletler birer şirket yönetilir gibi yönetilmektedir. Adil paylaşım ve refah toplumu söylemleri eskide kaldı. Sosyal sigorta politikaları çerçevesinde işsizlik ücreti ile ücretsiz ilaç gibi uygulamalar törpülenmiş bulunmaktadır. Bu konuda daha sınırlı bir destek yapılmaktadır. Bu nedenle üçüncü yol sosyalizm diye bilinen İngiliz geleneği, ele alacağımız demokratik sosyalizm yaklaşımıyla hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.

Bütün bunlar bir yana, demokratik sosyalizmin karakteristik özelliklerinin her biri diğerlerini önceler. Biri olmadan diğerleri eksik kalır. Mutlaka ama mutlaka diyalektik açıdan tüm özellikler birlikte ve karşılıklı olarak birbirlerinden etkilenen ve birbirlerini etkileyen nitelikte ele alınmayı gerektirir.

 

Ezilen Sınıfın Sürüklenişi

Demokratik sosyalizmin karakteristik özelliklerinin başında onun demokratik özelliği gelir. Buradaki demokratiklik veya demokrasi herhangi bir demokrasi değildir. Tamamen radikal bir demokrasidir. Sadece toplumsal yaşamın siyasal alanını kapsamaz. Toplumsal yaşamı oluşturan siyasal, ekonomik, kültürel, sosyal ve tüm boyutlarını kapsayan bir demokrasidir. Buradaki radikallik devlet ve iktidarı dışlayan, dikey değil yatay örgütlenme modellerini benimseyen, merkezi değil yerinde yönetimi ve doğrudan demokrasiyi önceleyen bir demokrasidir. Hiyerarşi ve tahakkümü dışlayan hem mikro hem de makro iktidar biçimlerini reddeden bir demokrasidir.

Tam da burada demokratik sosyalizmin radikal demokrasi niteliği Marx’ın sınıf perspektifini aşan bir sosyalizmi önceler. Demokratik sosyalizm ezen-ezilen sınıf üzerinden değil, devlet-komün çelişkisi üzerinden tarihsel mücadeleyi ele alır. Çünkü ezen-ezilen sınıf çelişkisi söz konusu çelişkinin sadece bir yönünü oluşturur. Toplumlar tarihinin gelişim diyalektiği incelendiğinde, hiçbir zaman ezilen sınıf hem ideolojik hem de pratik öncülük rolünü üstlenmemiştir. Daha çok bir önceki toplumun orta-ara sınıfı bir sonraki toplumun egemen gücü haline gelmiştir. Ezilen sınıf daha çok orta-ara sınıfın başlattığı mücadelenin arkasından sürüklenmiştir. Yeni toplumun hakim kılınmasında sosyal konumu öz itibarı ile değişmemiştir. Ondaki değişim daha çok bir gömlek değişimini andırmaktadır.

Bu bağlamda köleciliğe karşı mücadeleyi başlatan ve onun ideolojik ve pratik öncüsü köle sınıfı olmamıştır. Arabistan örneğinde olduğu gibi tacir kesimden gelen Hazreti Muhammed köleciliğe karşı mücadeleyi başlatmış, kölelere verilen vaatler nedeniyle köleler de bu mücadeleye katılmıştır. Hazreti Muhammed mücadeleyi kazandığında köleliği tamamen ortadan kaldırmamış ama belli bir reformu gerçekleştirmiştir. Zaten genelde kölelikten feodalizme geçişte köle emeğinin artık verim vermediğinden dolayı, tedricen kölelik kaldırılarak feodalizme geçilmiştir. Köleler feodal toplumun serfleri haline gelmiştir. Yine, feodalizm karşı verilen mücadelede her ne kadar serfler, köylüler, esnaflar, zanaatkarlar, aydınlar yer almışsa da günün sonunda burjuvazi bu mücadelenin öncülüğünü ele geçirip kapitalizmi hakim hale getirmiştir.

Burada dikkat edilirse bir önceki toplum biçiminin ezilen sınıfı bir sonraki toplum biçiminin egemen sınıfı haline gelmiyor. Tam tersine ara-orta sınıf bir sonraki toplumun egemen sınıfı haline geliyor. Bu nedenden dolayı devrimleri orta sınıflar yapar denilir. Ama orta sınıf hangi sınıf adına hareket ederse etsin günün sonunda kendini egemen sınıf haline getirir. Aynı durum sosyalist devrimler için de geçerlidir. Orta sınıf ailelerden gelen çocuklar devrim yaptığında kendi sınıf güdüleriyle hareket ederek devletli sosyalizmin hakim/egemen kastı haline gelirler. Reel sosyalizmde ki bürokratik veya devlet kapitalizminin zemini burada yatar. Zaten ezilenlerin ideoloji geliştirmeleri pek olası değildir. Bunu bilen Marx, sınıf bilincinin dışarıdan taşılacağını ifade eder. Dışarıdan bilinç taşıyan kesim gönül rızasıyla iktidarı proletaryaya vermez. Aynı zamanda proletarya lafını da ağızlarından düşürmezler. Bu süreç doğası gereği bürokratik-devlet kapitalizmden Batı Avrupa tarzı kapitalizme evrilir. Olan da budur.

Öte yandan hiçbir sınıf bir bütün iktidar olmaz. O sınıf içinde kastlaşan/elitleşen, kastik katil haline gelen bir avuç kesim siyasi ve askeri bürokrasinin elitleriyle birlikte iktidarı ele geçirir. Toplumsal yaşamın hepsine hakim olur. Şiddet tekelini, ideoloji, ekonomi ve siyaset tekelini kendi çıkarları doğrultusunda düzenler ve topluma hakim kılar. Bu nedenle esas/temel çelişki bu kastik katil güruhla toplum arasındadır. Böylece tarih boyu kastik katil kendini incelterek, daha hileli hale getirerek günümüze taşır. Bu bağlamda devrimlerin tarihi incelendiğinde, sadece kastik katillik el değiştirmiş ama sosyal tecavuz kaldığı yerden dört başı mamur bir halde devam etmiştir.

Bu bağlamda işçi sınıfı da yekpare veya homojen değildir. Marx’ın öncülük atfettiği sanayi işçisi kendi içinde parçalı bir sınıftır. İşçi aristokrasisi olarak adlandırılan ustabaşı eliti hem ücret hem de yaşam tarzı açısından diğer kesimden çok farklıdır. İşyerinde işverenin baskısını o uygulamaktadır. Sendikalarda da bu kesimin hakimiyeti söz konusudur. Alt-orta sınıf düzeyinde bir yaşam sürmektedir. Kastik katilin işçi sınıfı içindeki “truva atı” veya işbirlikçisidir. Üstelik gelişen üretim teknolojisi nedeniyle işçi sınıfı içinde “beyaz yakalı”-“mavi yakalı” ayrımı başlı başına sınıfın iç bütünlüğünü/birliğini bozan bir rol oynamaktadır. Beyaz yakalılar da orta sınıf düzeyinde bir yaşama sahipler. Başka bir söylemle işçi sınıfının bir kesiminin zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri var. Bu nedenle tüm emek biçimlerini kapsayan bir emek sınıfı yaklaşımı ile kastik katile karşı tüm toplumu kucaklayan bir anlayış daha işlevseldir. Yani devlet-komün çelişkisi düzleminde bir mücadele esasına dayanan bir yaklaşım daha kapsayıcı ve bir o kadar da sorun çözücüdür. Bu bağlamda tarih, komünal yaşamdan yana olanların devlete karşı verdiği mücadeledir. Yani tarihin motor gücü komünal yaşamdan yana olanların mücadelesidir.

Yine, devlet-komün çelişkisi ezen-ezilen, cins-sınıf-ulus, yöneten-yönetilen ve doğa-insan arasındaki çelişkiyi bağrında taşır. Bu nedenle ilk-el-komünal toplumun öncüsü kadın ile avcı erkek arasında başlayan cins çatışması süreç içerisinde devlet-kömün çelişkisi niteliğini almakla birlikte, söz konusu çelişki tüm toplumu kucaklayan, bir ahtapot örneği sarıp sarmalayan komplike bir çelişkidir. Yani Marx’ın iddia ettiği gibi toplumsal sorunlar artık-değer zemininde sınıf çelişkisi ile değil, tam tersine cins çelişkisi ile başlar. Başka bir söylemle, kadının ortaya çıkardığı artık-değer ve icatlara el koyma ile başlar.

 

Farklılıklar Simbiyotik  İlişkisi

Demokratik sosyalizmin demokratik vurgusu kapitalist modernite ve reel sosyalizmin ulus-devletine karşı ifadesini demokratik ulus ve demokratik konfederalizmde bulur. Demokratik ulus tek bir ulusu öncelemez. Ortak vatan olarak belirlenen coğrafyada yaşayan tüm ulus ve etnik toplulukları bağrında taşır. Bu bağlamda hegemonyayı dışlar. Çok kültürlü, çok dilli bir yaklaşımı esas alır. Buna bağlı olarak aynı zamanda tek bir inancı, tek bir dini veya tek bir mezhebi öncelemez. Yani çok inançlı, çok dinli ve çok mezhepli bir yapıyı bağında taşır. Bu düzlemde inançsal, dinsel veya mezhepsel hegemonyayı da benimsemez. Hem ulus-etnik kimlik açısından ve hem de inançsal kimlik açısından azınlık-çoğunluk esprisine göre değil, büyüklük-küçüklük esprisine göre bir yaklaşımı esas alır. Niceliği ne olursa olsun her farklılığı diğer farklılıkların bir eşdeğeri olarak ele alır. Bu farklılıkları hem kendi içinde ve hem de bir başkası üzerinde her türden hegemonya kurmalarına yer vermez. Sorunu farklılık ve çeşitliliğin bir birliği olarak ele alır. Farklılık ve çeşitliliği bir zenginlik olarak değerlendirir. Demokratik ulusu farklılıkların simbiyotik bir ilişkisi olarak ele alır. Demokratik ulusun dinamizmini, başka bir söylemle değişim ve dönüşümünü buna dayandırır.

Demokratik ulus bedeni üzerinde inşa edilen demokratik konfederalizm ise bunun ruhunu oluşturur. Farklı ulusların kendi aralarında yaptığı bir sözleşme ile inşa edilen demokratik konfederalizm devlet ve iktidarı dışlamakla birlikte kendi içinde öz yönetim ve konfederasyon örgütlenmesine dayalı bir modelde inşasını bulur. Öz yönetimden konfederasyona giderken yetkiler azalır. Konfederasyondan öz yönetime doğru gelindiğinde yetkiler artar. Burada hem kapitalist modernite ve hem de reel sosyalizmde görülen bir “siyaset sınıfından” bahsetmek mümkün değildir. Burada yerel bazda katılımcı demokrasiyle siyaseti yapan halktır. Yani siyasetin öznesi “siyaset sınıfı” değil, bizzat halkın kendisidir. Öz yönetimler, federasyonlar ve konfederasyon meclisleri sadece ve sadece alınan kararları koordine etmekle yükümlüdür. Asıl sorunlar öz yönetimlerde çözülür. Toplumsal yaşamın temel sorunları öz yönetim meclislerinde çözüme kavuşturulur. Federasyonlar daha çok öz yönetimler arasındaki eşgüdümü sağlar. Federasyonların birliği anlamına gelen konfederasyon ise federasyonlar arasında eşgüdümü sağlamakla birlikte diplomasi, makro ekonomi ve genel savunma ile ilgili politikaları belirler.

Öz yönetim ve federasyon anayasal olarak belirlenmiş veya inşa edilmiş kurumlardır. Genellikle anayasal açıdan federasyonlardan ayrılmanın önü kapalıdır. Fakat konfederasyon sözleşmeye dayalı bir inşa olduğundan ötürü üyelerin ayrılma hakkı saklıdır. Konfederasyonlarda eşit temsil vardır. Oysa federasyonlarda temsiliyet üyelerin nüfus oranına göre değişir.

Tüm meclislerde iki dönem kuralı söz konusudur. Meclisi seçen özgür yurttaşlar temsilcilerinin görevlerini yapmadığına kanaat getirdiklerinde üyelerini geriye çağırabilirler. Onun yerine başka birini seçme hakları her koşulda vardır. Radikal demokrasinin gereği aşağıdan denetim esastır. Yeter ki özgür birey/yurttaş kendi hak ve görevlerine sahip çıksın. Eğer bunun gerekleri yerine getirilmezse her zaman kastik katil ekip kendini iktidarlaştırarak bir devlet oluşumuna gidebilir. Bu nedenle aşağıdan denetim radikal demokrasinin olmazsa olmaz şartlarından birisi ve hatta en önemlisidir. En az bunun kadar önemli bir mekanizma da şeffaflık ve hesap verilebilirliktir. Bu üç özellik birbirini tamamlayan bir niteliğe sahiptir.

 

Demokratik Sosyalizmin Karakteristiği

Demokratik sosyalizmin demokratik özelliğinden dolayı birey ve toplum ilişkisi simbiyotik ve karşılıklı olarak birbirini tamamlayan bir ilişkidir. Ne kapitalist modernitede olduğu gibi bireycilik eğilimi ile bireyi toplumun karşısına çıkartır ve ne de reel sosyalizmde olduğu gibi kolektivizm adı altında bireyi hiçleştirir. Her iki yaklaşım da özgür bireyi geliştirmeyeceği için özgür toplumu da geliştiremez. Bireyci birey kadar hiçleştirmiş birey de son tahlilde toplumkırımına yol açar. Bu bağlamda özgür birey olmadan özgür toplum, özgür toplum olmadan da özgür birey olamaz. Bu ikilem olumlu veya olumsuz olarak karşılıklı birbirini etkiler ve birbirlerinden etkilenir. Özgür toplumu geliştirmek istiyorsak özgür birey, özgür bireyi geliştirmek istiyorsak özgür toplumu geliştirmeliyiz. Yani biri olmadan diğeri de olamaz. Her ikisi de birbirinin varlığına muhtaçtır. Eğer birey toplumsuz yaşayamıyorsa birey-toplum ilişkisinin en özgür ifadesi demokratik sosyalizmde gerçekleşen birey-toplum ilişkisidir. Bu ilişki hiyerarşik ve tahakkümcü olmadığından ötürü bir iktidar ilişkisi değildir.

Burada demokratik sosyalizm sadece devleti ve iktidarı dışlamakla başlamaz. Aynı zamanda demokratik sosyalizmi sosyalizm yapan toplumla başlamasıdır. Burada bahsedilen toplum ahlaki-politik toplumdur. İşleyişi kolaylaştırmak için geliştirilecek hukuk normları da sade ve net olmakla birlikte ahlaki değerlere bağlı geliştirilir. Kapitalist modernite başta olmak üzere, tüm sistemlerde gerçekleşen ve biçime/prosedüre dayalı hukuk sistemi yerine, tarihsel olarak söz konusu toplumun bağrından çıkan ve güncelliğini koruyan değerler ile mücadele içinde geliştirilen ve zamanın ruhuna denk değerlerin sentezinden oluşan ahlaki değerler hukukun da esasını oluşturur. Özgürlük, eşitlik ve adalet üzerine inşa edilen demokratik siyaset de söz konusu ahlaki değerlere göre toplumsal sorunların çözümünde rol oynar. Bu anlamda toplum devletsiz, sanayisiz, teknolojisiz yaşayabilir, ama ahlaksız ve politikasız yaşayamaz. Ahlaki ve politik özelliğini kaybetmiş bir toplum varlık ve yokluk sorunlarıyla karşı karşıya kalmış bir toplumdur. Burada özgür bir toplumdan değil, sömürgenin çeşitli biçimlerine maruz kalmış veya sömürgenin bile ötesinde bir duruma düşmüş toplum söz konusudur. İşte demokratik sosyalizm, toplumun kök hücresi ile buluşup zamanın ruhuna uygun olarak ahlaki ve politik bir düzlemde toplumun yeniden varoluşudur.

Demokratik sosyalizmin radikal demokratik karakteri toplumsal cinsiyet kavramını reddeder. Kadının köleliğine yol açan bu kavram egemen erkeğin ezilen/köle kadın üzerindeki iktidar ilişkisini meşrulaştırır. Kadının farklılığını onun aleyhine kullanarak aynı zamanda kadının ortaya çıkardığı değerlere el koyarak bir kastik katil organizasyonuyla kadını tanrıçalıktan düşürüp özel ve geneleve kapatması ile birlikte kadının özgürlük sorunu günümüze kadar inceltilerek ve daha hileli biçimlere bürünerek süregelmiştir. “İlk sınıf”, “ilk sömürge” olma özelliği nedeniyle kadının köleliği ile sınırlı kalmayıp onu ezen erkeğin de köleliğine yol açmıştır. Nasıl ki başka bir ulus ezen ulus özgür değilse, başka bir cinsi ezen cins de özgür değildir. “Eşitsizlerin eşitliği” veya farklılıkların eşitliği anlayışıyla kadın kendini özgürleştirerek, erkeği de değişim-dönüşüme uğratarak özgür birey/yurttaş ve özgür toplumu inşa eder. Bu bağlamda ülkelerin özgünlüklerinden kaynaklı kadının emek ve cins veya emek-cins ve sömürge gibi ikili veya üçlü zincire vurulması nedeniyle demokratik sosyalizmin öncüsü kadındır. Kadının özgürlük sorunu çözülmedikçe ezen-ezilen sınıf ve ulus ilişkisi çözülse bile, sadece ezen-ezilen cins üzerinden bile bir kez daha kastik katil tarzı bir organizasyon ile devletli uygarlık toplumu veya kapitalist modernite başat hale gelebilir. Bu nedenle demokratik sosyalizm, kadın özgürlüğünü olmazsa olmaz kabilinde ele alır. Ezen-ezilen cins çelişkisinin tüm çelişkilerin üzerinden hayat bulduğu ve başat hale geldiği bir zemin olarak ele alır. “İlk sınıf“, “ilk sömürge” denilmesi de bundandır. Doğası gereği çözümünün en çetrefilli ve en zor olması da bu nedenden ötürüdür.

Demokratik sosyalizmin radikal demokratik karakteri militarist bir yapılanmayı reddeder. Askeri yapılanma üzerinden topluma dayatılan hiyerarşi ve tahakkümü benimsemez. Toplumlar tarihinde avcı kulüp üzerinden kendi içinde ahbap-çavuş ilişkisi temelinde geliştirilen kastik katil organizasyonunun süreç içerisinde bir devlet yapılanmasına yol açtığı dikkate alındığında, bu alanın iktidar ilişkisi dışına çıkarılması ve demokratik sosyalizme uygun bir düzenlemeye gidilmesi tarihsel önemdedir. Düzenli ve profesyonel ordular yerine halk milisliği esasına dayalı ve barış süreçlerinde tamamen üretimin içinde olan bir öz savunma örgütlemesi demokratik sosyalizme en uygun olanıdır. Bu alan da kendini bir meclis etrafında örgütler. Öz savunma sorunları burada tartışılıp karara bağlanır. Sorunların kapsamına ve niteliğine bağlı olarak öz yönetim, federasyon veya konfederasyon meclislerinde ele alınır. Öz savunmada profesyonel ordularda olduğu gibi sabit ve sürekli bir rütbelendirme düzeni/sistemi olmaz. Tüm yönetim kademelerinin seçimle görevlendirildiği, şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir bir tarz işletilir. Aynı durum adli vakaları önlemek için oluşturulan asayiş yapısı açısından da geçerlidir. Tek fark asayişin sürekli oluşudur. Yani hem savaş ve hem de barış zamanlarında toplumun asayişinden sorumludur.

Demokratik sosyalizmin ikinci karakteristik özelliği, onun aynı zamanda bir eko-toplum olmasıdır. Başka bir söylemle kapitalist modernite ile reel sosyalizmin endüstrializmine karşı eko-endüstriyi esas almasıdır. Doğa-insan ilişkisinde özne-nesne ayrımının yol açtığı tahribatı en azından minimuma indirebilmek için gezegeni- hayvan ve bitkiler başta olmak üzere -tüm canlıların yaşam alanı olarak görür. İnsan nüfusunun aşırı çoğalmasının bitki ve hayvan popülasyonunun azalmasına yol açmasından hareketle insan nüfusunun kontrol altına alınmasını hedefler. Doğal toplum dönemindeki doğa-insan ilişkisinin olmasını esas alır. Doğa üzerinde bir iktidar kurma yerine, karşılıklı olarak birbirini besleyen simbiyotik bir yaklaşımı önceler. En önemlisi de doğa tahribatına yol açan ağır metaller ile askeri amaçlı nükleer enerjinin kullanılmasını dışlar. Doğa dostu enerji üretim yöntemlerini ve kullanımını önceller.

En az bunun kadar önemli olan bir sorun da belli kentlerin cazip hale getirilip nüfusun ezici çoğunluğunun bu kentlerde toplanarak kentler açısından bir kanserleşmeye yol açmasının önüne geçebilmek için her kenti kendi jeo-biyolojisi üzerinde cazip hale getirerek büyük kentlerdeki yığılmayı engellemeyi esas alır.

Bu bağlamda ekolojik sorunların çözülebilmesi için özyönetim bazında toplumun tüm kesimlerinden temsilcilerin yer alabileceği bir ekoloji meclisinin örgütlendirilmesi demokratik sosyalizmin gereğidir.

Demokratik sosyalizmin üçüncü karakteristik özelliği, onun demokratik komünal toplum olmasıdır. Bu, radikal demokrasi zemininde demokratik toplumla aynı anlama gelir. Hem üretim alanı ve hem de hizmet alanı söz konusu komünlerin oluşturulmasının maddi zeminidir. Genelde toplumların bir özelliği olan komünalite reel sosyalizmdeki kolhoz ve sovhoz örgütlenmesine hiç mi hiç benzemez. Üreten ve hizmet veren emekçilerin söz, karar ve yetki sahibi olduğu; kendi içinde bireysel girişimciliği de barındıran bir model söz konusudur. En geniş anlamda emek sömürüsüne son verebilmek için geniş ölçekli meta üretiminin ve finans kapitalin karakteristik özelliklerini reddeden, değişim değeri yerine kullanım değerini esas alan, azami kar yerine makul bir kar oranını önceleyen, ücretlendirme sistemi yerine temel ihtiyaçların karşılanmasını esas alan bir anlayıştan hareket eder.

Bu bağlamda demokratik sosyalizm komünal enternasyonali hedefler. Böylesi bir enternasyonal anlayışıyla bölgemiz Ortadoğu ve dünyada komünal demokratik uluslar birliğini gerçekleştirmeyi amaç edinir.

 

Enternasyonalist Çabalara Kısa Bir Bakış

İnsanlığın “Altın Çağı” ilk-el komünal toplumun kastik katil tarafından yıkılıp yerine devlet organizasyonunu inşa ettiğinden bu yana devlet-komün çatışması temelinde mücadele çeşitli evrelerden geçerek günümüze kadar süre gelmiştir. Söz konusu tarihsel süreçte hem devlete karşı mücadele veren güçlerde hem de devletli uygarlığın inşacılarında değişim ve dönüşüm gerçekleşerek söz konusu mücadele süre gelmiştir. Hem komünal mücadeleyi verenler cephesinden ve hem de devletli uygarlık cephesinden her zaman küresel düzeyde bir örgütlülüğe kavuşmak için arayışlar hep devam etmiştir.

Bu bağlamda Mazdekçilik, Hürremcilik, Babekçilik, Yahudilikte Eseni tarikatı, ilk Hristiyanlık, İslam’da İsmailiye hareketi ile Karmati hareketi, Şeyh Bedrettin hareketi, Avrupa’da ilk Hristiyanlığın komünal özünü gerçekleştirmek için geliştirilen Binyılcı köylü isyanları, Fransa Devminde Babuef eğilimi, Anarşizm, ütopik sosyalistler, Marx ve Engels tarafından geliştirilen bilimsel sosyalizm ve ezilenler cephesinden 20. Yüzyılın başında gerçekleştirilen Bolşevik Devrimi komünal toplumu gerçekleştirmenin arayışları olarak tarihte iz bırakmıştır.

Dinsel ideolojilerle başlayıp seküler ideolojilerle devam eden  bu arayışlar hiç durmaksızın günümüze kadar süre gelirken, Mezopotamya‘dan başlayıp Avrupa’da doruğa ulaşan ve küresel ölçekte komünal mücadeleyi emek cephesinde somut bir gerçeklik haline getirin 1. Enternasyonal tarihte iz bırakan böylesi çabaların başında gelmektedir.

“Bütün işçiler birleşin!” şiarıyla 1864 tarihinde toplanan 1.Enternasyonal Marx ile Bakunin arasında merkezileşme, devlet ve ademi merkeziyetçilik üzerine yapılan tartışmalardan sonra anarşistlerin ayrılması üzerine 1876 yılında 1. Enternasyonal dağılır.

Çok renkli bir bileşime sahip olan 1.Enternasyonalin dağılmasının ardından 2.Enternasyonal 1889 tarihinde kurulur. Birinci paylaşım Savaşı sürecinde başını Kaussky’nin çektiği Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin “ ata toprakların savunulması” adı altında kendi burjuvazilerinin saflarında savaşa katılmaları ve mecliste savaş bütçesine oy vermeleri üzerine 2.Enternasyonal dağılma sürecine girer ve en sonunda 1916 tarihinde dağılır. Sadece Marx ve Engels’in düşünceleri etrafında kurulmuş olmasına rağmen beklenen rolü oynayamaz.

Bolşevik Devriminin ardından bizzat Lenin öncülüğünde 1919 tarihinde kurulan 3.Enternasyonal, ulusal sorun ile sömürge sorununun kaynaşıp genel/uluslararası bir sorun haline gelmesinden hareketle hem sosyal şovenizme hem de revizyonizme karşı “Bütün İşçiler ve Ezilen Halklar Birleşin!” şiarıyla tavır alır. Daha Lenin döneminde Sovyetler Birliği’nin devlet çıkarlarının bir aparatı haline getirilmesi ve Stalin döneminde de parça-bütün diyalektiği  ve “sosyalist ana yurdun” savunulması gerekçesiyle birçok devrimin tasfiye edilmesinde kullanılmasıyla birlikte İkinci Paylaşım Savaşı sürecinde emperyalist güçlerle yapılan anlaşmalar çerçevesinde adına komünter denilen 3. Enternasyonalin tasfiye edilip yerine kominformun kurulması bir dönemin sonu olur.

1938 tarihinde dünya devrimi hedefiyle anti-stalinist ve anti- faşist nitelikte Troçki tarafına kurulan 4.Enternasyonal fazla bir rol yüklenmeden 1953 tarihinde dağılır. İşçi kuyrukçusu, Stalin’in lafazan versiyonu, devletli sosyalizmi hedefleyen Troçki’nin farklı bir sonuca yol açması beklenemezdi. Stalin’e yönelik geliştirdiği eleştirilerin kaynağının devletli sosyalizmde yattığını görememiştir. Eğer devletli sosyalizmin karakteristik özellikleri olmasaydı, Stalin’in kişilik özellikleri zemin ve yaşam hakkı bulamayacaktı.

1941 ve 2010 tarihleri arasında birden fazla devrimci komünist hareketler tarafından 5. Enternasyonal adıyla bir oluşuma gidilmekle birlikte hepsi dünya sol hareketinde bir sinerji yaratamamış, kısa sürede ya sönümlenmiş ya da etkisiz kalmıştır.

Bu bağlamda, küresel finans kapitalizm koşullarında nasıl ki, ulus-üstü/dışı finans kapital küresel çapta kendi sürekliliğini sağlayabilmek için BM, AB. ve benzeri örgütlenmelere gidiyorsa ezilenler de küresel çapta dünya devrimini hedefleyecek ve tek tek ülkelerin devrimine aynı bilinç ve ruhla destek verecek, dünya ölçeğinde emek mücadeleleri arasında koordinasyonu sağlayabilecek bir enternasyonale gitmelidir. Bunun koşulları vardır her zamankinden daha fazla kaçınılmaz bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Adeta bir köye dönen dünyamız, bu bilişim çağında dünya ölçeğinde demokratik bir sosyalizmi ve emek mücadelesini geliştirmek her zamankinden daha elzemdir.

İşte demokratik sosyalizmin karakteristik özelliklerini yukarıda sıralandığı biçimiyle bu şekilde özetleyebiliriz

 

 

KAYNAKÇA

-Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Çözümü(1. Ciltten 5. Cilde kadar tümü)
-Abdullah Öcalan, Barış Ve Demokratik Toplum Manifestosu
-Lenin, Proleter Devrimi Ve Dönek Kautsky
-Lenin, Devlet Ve Devrim
-Marx, Engels, Lenin, Paris Komünü
-Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri
-Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı
-Marx, Kapital (Cilt 1)
-M.Bookchin, Devrimci Halk Hareketleri Tarihi
-F.Claudin, Kominternden Kominforma

 

 

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.