Düşünce ve Kuram Dergisi

Neolitikten Moderniteye; Komün, Devlet, İktidar ve Direniş

Mehmet Nuri Özdemir

 

Giriş

Tarih henüz tamamlanmamıştır. Tarih yapmak, ezilenlerle egemenler, devletlilerle devletsizler arasında sürmekte olan en acımasız kavgadır. Toplumsal çelişkiler bu kavganın yakıtı olmuştur. Cins, sınıf, kent, kimlik eksenli sapmalar devlet-komün (toplum) çelişkisini beslemiş; devlet-komün çelişkisi bir enstrümanın bam teli gibi diğer sesleri bastırarak belirleyici olmuştur.

Bu makalede tarihin gidişatında belirleyici olan devlet-komün ikilemini, direniş ve iktidar tahayyülü ekseninde analizimizin odağına yerleştirerek devletli-devletsiz toplumların gerilimleri içinde, tarihsel sosyoloji yöntemiyle tartışmaya çalışacağız. Neolitikten Antikiteye, Verimli Hilal’den Moderniteye, Paris’ten Rojava’ya komün ve devletin, iktidar ve direnişin gerilimlerini irdeleyeceğiz. Makalenin sonunda yeni bir şey söylemeyeceğiz; kesintisiz süren tarihin bu aşamasında görmediğimizi görmeye, anlamadığımızı anlamaya, eksik bıraktığımızı tamamlamaya bir adım daha yaklaşmış olacağız.

 

1. Cennet ve Cehennem: Komün ve Devlet

1. A. Cennetin Kapısı: Komün

Komün Latince’ de “paylaşmak” anlamına gelen “communis” kökünden türemiştir. Fransa Devrim tarihinde komün “şehir konseyi” “belediye” anlamında kullanıldı. 1871 Paris Komünü ise kavrama alabileceği en yüksek politik değeri verdi. Kavramın etimolojisi ve politik tarihi bize komünün ortak ihtiyaç, üretim, aidiyet, savunma eyleyişi üzerine kurulu olduğunu gösteriyor.

Komün insanlık için güvenli bir toplumsal habitattır; ilk dostluğu, ilk arkadaşlığı, ilk akrabalık duygusunu yaşadığı evi, nefes aldığı mahallesi gibidir. Komünün kolektif ruhu komüne başından beri politik bir karakter kazandırmıştır. Hakeza üretim (ekonomi) başından beri komünün kalbidir. Komünal eyleyiş insanlık tarihinin doğrudan karar alma süreçlerine, yatay örgütlenme modellerine, hiyerarşiye kapalı-dayanışma biçimlerine toplumcu bir miras bıraktı.

Tarihsel olarak komünü, devletli-devletsiz toplumların içinde arayacağız. Zira tarih bize birbirine indirgenmesi olanaksız “devletli-devletsiz toplumlar” adıyla iki büyük toplum tipi sunmuştur. Devletsiz toplumlar, topluluk üstü bir iktidarın ölümcül bir risk arz edeceğini; toplumun dışında yer alan, kendi meşruiyetini kendisi yaratan bir otoritenin, toplumsal birliğin altını oyabileceğini ön görerek tabakalaşmaya ve otoriteye mesafeli durmuştur. Tabakalaşma ve otoritenin zayıf oluşu devletsiz toplumların en belirgin özelliği olmuştur.

Devletsizlik bu toplumların kurumsuz, kuralsız, politikasız oldukları anlamına gelmiyordu. Tam aksine bu toplumlar, her zaman kendilerine yetebilecek bir siyasal akla, ahlaka ve kurumsallaşmalara sahipti. Komün, devletsiz toplumların içinde siyaseti ve etiği kurumsal zeminlerde organize eden örgütlü bir yapı olarak şekillendi.

Kendi iradesinden başka bir iradeye ihtiyaç duymayan komünal topluluklar, devletli toplumlara kıyasla daha özgür yaşadı. Böylece yapısal olarak komün, belli bir tarihsel serüvenin içinden geçerek toplumsal zorunlulukların ve alternatifleri eşitlikçi, kolektif dünyasına damgasını vurdu. Devletten önce var olan toplum ise sayısız devlet dışı komünün büyüyen ve kurumsallaşan en geniş halidir. Dolayısıyla toplum ile komün aynı anlamda kullanılabilir.

 

1.B. Cehennemin Kapısı: Devlet

“Toplum insan ihtiyaçlarının, devlet ise kusurlarının ürünüdür.”
Abbe Rayna

 

Var oluşları üzerine söz söyleme yetkisinden yoksun olan, kendi iç örgütlenmeleri dışarıdan belirlenen, bir dış odak tarafından meşru kılındığına inandıkları için bu örgütlenme üzerinde kendilerine bir hak tanımayan toplumlar, asırlarca hiyerarşiyle haşır neşir oldular ve devletli toplumlara dönüştüler. Devlet, kendisinden daha güçlü bir otoriteye ihtiyaç duyan ve ona biat eden hiyerarşik bir sosyolojinin içinde şekillenerek insanlık tarihinde, iradesini kendisinden daha güçlü bir egemene teslim etmeye hazır ve nazır olan itaatkar toplumların örgütlenme aracı haline geldi.

Toplum karşıtı, hiyerarşik bir organizasyon olan devletli yapılar, insanlığın tarihsel serüveninde toplumsal sorunları çözme yerine derinleştirdi. Neolitik komünlerin toplumsal, siyasal ve iktisadi mirasını; hakeza uygarlığın yönetim, yazı, mimari, din ve bilimsel üretimini etik değerlerden arındırarak iktidarın iştah kabartan cihazlarına dönüştürdü. Devletsiz toplumlar tedricen zayıflarken iktidarın dine, paraya, erkeğe, güce tapan hali hortlayarak devletleşti. Daha fazla iktidar için yayılma ve büyüme arzusu, devletli toplumu miras yedi durumuna düşürdü.

Bir ideoloji olarak devlet sadece toplumların somut birikimlerini değil, zihinsel dünyasını da sömürgeleştirdi. “Devletsiz yaşanmaz” algısı, insan zihninin devletleşmesini anlatan en iyi metafordur. Devletli ilahiyat, devletsiz düşünemeyen, üretemeyen, inisiyatif alamayan asalak bir toplum yarattı. O zaman şu çıkarımda bulunabiliriz: Devlet, insanlığın mirası üzerine çöken en şiddetli sapmadır. Devletin otoriter ve bürokratik aklı, toplumun eşitlikçi, kolektif, dayanışmacı yapısına vurulmuş radikal bir darbedir.

Devlet, kendi düzenini toplumcu komünleri budayarak sağlamış; komünler zaman içinde devletleştirilerek hiyerarşize edilmiş, çarpıtılmış, zigguratlaştırılmıştır. Krizlerin asıl eşiği, devletli toplumların uygarlık aşamasıdır. Uygarlık ve devlet, toplum ve komün ile ters orantılıdır. Uygarlık ve devlet genişledikçe toplum ve komün küçülmüştür.

 

1.C. Çelişkiler

Bilindiği üzere Neolitik köy komünleri yaygın toplumsallaşmanın kurucu yapılarıdır. Bu yapının kurucu özneleri ise kadınlardır. Devletli toplumların genişlemesiyle birlikte kadınlar politikadan azledilirken komünlere de el konuldu. Denilebilir ki tarihin en uzun süreli kavgası, kadınların politikadan azledilmesi ve komüne el konulması ile başladı. Bu iki gerilim, tarihin tekerleklerine yön verdi.

Kadının öznelliğine yönelik iktidarcı erkek alerjisi tarihin ilk kök çelişkisini doğurdu: Cins çelişkisi. Cins çelişkisi derinleştikçe devlet-komün çelişkisini küresel ölçekte mobilize etti. Cins çelişkisi ateş topu gibi patlarken, devlet bu ateşi dünyanın her yerine taşıdı. Dominant hale gelen devlet-komün gerilimi bugün yaşadığımız çoklu çelişkilerin anasıdır. Buradan hareketle çelişki tartışmasına şunu ekleyebiliriz: Tarihin motoru salt sınıf çatışmalarıyla ilerlemedi. Tarihsel toplumsal sorun analizi, komün-devlet çelişkisi temelinde yapılırsa, bizlere sömürü alanlarını daha bütünlüklü teşhir edebilme şansını sunabilir.

 

2. Yaşam ve Ölüm Damarları

İki damar asırlardır bünyeyi etkiliyor: Devletli İktidar ve Devletsiz Direniş. Biri bünyeye ölümcül zehir pompalarken diğeri yaşam sıvısı taşıyor. Devletli toplumun başındaki kurucu baba, zehrini oğullarına akıtarak küresel ölçekte en büyük hegemonya aygıtı olan devlete can suyu oldu. Devletli iktidar böyle doğdu. Komün savunması ise direnişi süreklileştiren ve eşitlikçi toplumlara doğru giden bir damar yolu açtı. Devletli iktidarlar karşısında gelişen itirazlar, komünün içinde şekillenerek direnişe şekil verdi. Devletsiz toplumların içinde gelişen komünal direniş hattı böyle başladı.

Komünal direniş hattı; köle, köylü, işçi, kadın öznelliğinde politik ve felsefi direnişlerle kimi zaman yükselerek kimi zaman düşerek, ama hiç bir zaman yok olmayarak bugüne kadar geldi. Tarihin neresinde bir komün varsa, orada iktidar ve direniş de vardır. Tarihin sarkacı devletsiz toplumların komünar direnişleri ile devletli toplumların devletçi iktidarı arasında salınmaktadır.

 

2. A. Komünal Aidiyetten Leviathan’a 

Devletsiz toplumların direnişçi damarı eyleyişini farklı coğrafyalara taşıdı. Sokrates’in gençlerle yaptığı toplantılar, Platon’un zeytin ağacının altında kurduğu ilk akademi; hakeza mantık, felsefe ve politika zeminleri Mezopotamya’dan kırıma tabi tutulan komün bilincinin Ege kıyılarında farklı formlarda yeniden filizlendiği mevzilerdir. Ege kıyılarına yansıyan komünal arzu, yeni bir dünyanın şafağında olduğumuzun işaretleridir. Antik Yunan kent meclisleri demokrasiye sağduyulu yapılarıyla komünün karakteristik özelliklerini güncellemeyi başarmıştır. Tiranlara karşı açığa çıkan demokratik direnç, komün toplumlarının devletli zihniyete karşı en büyük zaferi olmuştur.

Antik Yunan demokratik direnci, Roma’da “yurttaşlık” formu şeklinde sürdü. Roma’nın çöküşü sonrasında direnişçi damar dünyanın batısına ve güneyine uzandı. Ortaçağ Avrupasında devletsiz toplumların direniş geleneği,  mülksüz köylülerle devam etti. Köylüler tarımda neolitik kadın dehasını, köylü dehası ile güncelleyerek Avrupa bozkırlarında komün toplumunda bir sıçrama yaratmayı başarmıştı. Dünyanın güneyinde ise komün ruhu, İslam formunda Arap çöllerine kadar inmeyi başardı. Doğu’da İslam toplumu içinde gelişen direnişçi damarın bir diğer kolu neolitiğin kolektif aklını Horasan’ın yüksek dağ ve mağaralarına kadar taşıdı. Batı toplumları büyük bir durgunluk içindeyken MS. 800-1200 yılları arasında Ortadoğu’da yaşanan Verimli Hilal Aydınlanması bu damarın ısrarının bir sonucunda ortaya çıkmış ve tarihin gidişatına küresel ölçekte yön ve doğrultu vermiştir.

 

2.B. Tıkanmalar 

Antik Yunan demokrasileri ve Roma yurttaşlığı doğru işlenseydi komün toplumuna çok ciddi katkıları olabilirdi. Ancak öyle olmadı. Yunanlılar iktidara dayalı iç savaşlarla kendisini bitirdi; Roma ise dünyaya hakimiyet kurma hayalleriyle çöktü. Köle lideri Spartaküs şayet Roma’nın üzerine yürüyebilseydi insanlık tarihi farklı olabilirdi. Ancak Spastaküs çürüyen Roma’ya yürümekten vazgeçmişti. Zaman içinde başka direnişçiler de Spartaküs’ün bu trajik hatasına düşecekler.

Arap coğrafyasında Muhammed’in başlangıç aşamasında yakaladığı ahlaki ve politik motivasyon daha sonraki Arap elitler tarafından sürdürülebilseydi komün toplumu genişleyebilirdi. Horasan’a ve İspanya’ya kadar yayılan Verimli Hilal Aydınlanması (800-1200) Mezopotamya ve Mısır’daki neolitik kültür birikimlerini, Yunanistan’daki devrimlerle birleştirerek başka bir aşamaya geçebilirdi. Avrupa’nın devletsiz köylüleri direniş damarını uzun yıllar sürdürmesine rağmen zaman içinde komünlerin kırıma uğramasını durduramadı.

Uzun süreli direniş kültürü, arkasında çok ciddi izler bıraktı. Devletsiz toplumların sıradan insanları komünal yaşam için nesnel koşullar oluştururken uygarlığın zehir taşıyan devletli damarı daha baskın gelerek bu fırsatları boğmuştur. Temel sorun şuradaydı: Komünarlar ayaklanmalarına rağmen komünü yaşatma konusunda içine düştükleri yetersizlikleri aşamadılar; bu da devletli egemenlerin komünün birikimine el koymasını kolaylaştırdı. El koyma pratikleri neolitikten Sovyet komünlerine yoğunlaşarak sürecekti. Komün üretecek, egemen el koyacaktı. Devletli ve devletsiz toplumlar öznelliğinde, iktidar ile direniş arasındaki sarkaç zaman ve mekan dinlemeksizin yaylanmaya devam edecek.

 

3. 1500’lü Yıllar

3. A. Modern Devlet

Şiddetin toplumsallaştığı, toplumun militarize olduğu dönemlerde devletçi akıl yükselmiş, komünal akıl zayıflamıştır. Kapitalist modernitenin cozuttuğu 1500’lü yıllardan bugüne şiddetin ve sömürünün dozajı arttıkça, komün tarzı formlar amacından, bağlamından koparılarak iktidarların kullanışlı aparatlarına dönüşmüştür.

Carl Schmitt, Avrupa tarihinin son 400 yılını “devletleşme çağı” olarak adlandırmaktadır. İlerlemenin ve uygarlaşmanın sahibi olarak modern devlet, komüne karşı sömürünün, eşitsizliğin, asimilasyonun, etnik kırımın yeni faili olarak doğdu. Modern devlet ile birlikte dünya toplumu, ulusallık formunda kitleler halinde devletleştirildi. Ulus-devlet hala komünün en çarpıtılmış biçimidir.

Modern zamanlara karşı halk hareketleri bir çok kez isyan etti. Modern zamanlara atılan ilk direnişçi neşter büyük köylü ayaklanmalarıydı. Ancak küresel etkileri olan ve çağı değiştiren asıl olay 1789 Fransız halk direnişi oldu. Direnişler burjuvazi ve aristokrasi tarafından çarpıtılarak karşı devrimin önü açıldı. Karşı devrimin zulmü ve şiddeti çoğaldıkça halk 1930-1948-1971’de yeniden sokağa indi. Modern sanayi ve devlet uzlaşısına karşı proleterlerin direnişi batı dünyasının çarklarına sert bir çomak olmuştu. Daha da sert bir çomak kapıdaydı: Paris Komünü.

 

3.B. Komünün Muhteşem Dönüşü

“Devlet bizim için daima bir baskı aracı oldu. Efendiler değişir, ama zincir kalır. Komün, halkın efendisiz de yaşayabileceğini gösterdi.”
Victorine Brocher

 

Modernitenin kalbinde, Paris’te, tarihin direniş hattı üzerinden ilerleyen mülksüz komünarlar “kendimizi biz yönetmek” istiyoruz dediler ve devleti kovarak devletsiz yaşamaya cüret ettiler. Tarihsel direniş hattı, Paris’te savaşlarla yoksullaştırılan sıradan insanlara yeni bir yol öneriyordu: Komün! Paris halkı belediye sarayına 1789’da, 1830’da, 1848’de girdiğinde zaferi kendisinden çalanlara bırakmak zorunda kalmıştı; ama 1871’de orada kaldı.

Komün, egemenlerin keyfi rejimleri altında ezilen halkın ütopyalarını sadece protestolarla sınırlı tutmadı; yeni bir yaşamı kurma ve yönetme cüretinde bulundu. Marx tam da bu nedenle Paris Komünü’nü “Cenneti Zaptı” olarak tanımlamıştı. Ama esasen Komün modernitenin devletli biçimlerine karşı, devletsiz toplumların en büyük zaferiydi. Yoksulların ve işçilerin dışında, farklı tabakalardan binlerce insan, omuz omuza vererek komüne katılmış ve devletli rejime karşı büyük bir yığınak yaparak devletsiz toplumu ilan etmişti.

Komünün 92 sandalyeli bir meclisi vardı. Delegasyonun büyük çoğunluğu marangoz, ev dekoratörü, duvarcı, metal işçisi, gazeteci, doktor, avukat ve öğretmen gibi mesleklerden oluşuyordu. Komünün bir de görünmeyen kahramanları vardı: Kadınlar! Marx’ın “Komünün tarihçisi” olarak gördüğü Lissagaray’ın dediği gibi “sevmesini bildiği gibi ölmesini de bilen, emeği paylaştığı gibi ölümü de paylaşan kadınlar…” Paris’in kadın komünarları binlerce yıl sonra neolitik kadınların mirası olan komünü devlet elitlerinin elinden geri almıştı

Komünün siyasi bileşimi ise Neo-Jakoben, Neo-Proudhon’cu ve Blanqui’cilerden oluşuyordu. Marx’tan etkilenmiş bir-iki enternasyonalist de yer alıyordu. Komünarların farklı sınıfsal ve ideolojik kesimlerden oluşması, komünün dar bir sınıf perspektifine indirgenmeyeceğini gösteriyor. Marx, sonraki yıllarda komünün çoğunluğunun hiçbir anlamda sosyalist olmadığını ve olmasının da beklenmeyeceğini söylemişti. Komün sınıfsız, sömürüsüz, eşit ve özgür bir toplum istiyordu. Tarihteki ilk demokratik meclisle yönetilen komün sadece 73 gün sürmesine rağmen insanlık tarihine adını yazmayı başarmıştı.

 

3.B.1. Hatalar, Yanılgılar

Komün otorite boşluğundan ortaya çıkmış ama bu boşluğu yeteri düzeyde değerlendirememişti. Yaşanan eksiklikler ve hatalar komünün ömrünü kısaltmıştı. Komün bir iç savaş gerçeğiyle yüzleşmek istemedi. Düşmanın planlarını bilmemek, avantajlı koşullara rağmen güncellenmemek, komünü hala bir barikat olarak görmek komüne olan inancı azalttı.

Komünün programı, stratejisi ve kararları yeterince cüretkar değildi. Mesela dünyadaki tüm ciddi isyanlar düşmanın sinir sistemini, yani kasasının ele geçirilmesi ile başlamıştı. Ama komün merkez bankası rezervlerine hiç dokunmamıştı. Devrimi Paris’in ötesine taşımak için siyasi ve askeri taarruza geçmedi. Sanki savunma halinde olması gereken kendisiymiş gibi davrandı. Komün Spartaküs’ün hatasına düşmüştü.

Zayıf savunma gücü tarihsel olarak tüm komünlerin yenilmesine neden olmuştur. Zayıf disiplin, gevşekliği ve çürümeyi besler. Böyle zamanlarda korkaklar kaçar, cesurlar kendilerinden başka kimseyi dinlemez hale gelir. Komünün zaaflarını ve kafa karışıklığını halka yansıtması, istihbarata önem vermemeleri, yüksek sesle konuşmaları ölümcül bir hataydı. Aşırı ilkesellik, hata yapmaktan korkmalarına yol açtı.

Kurulan dokuz komisyonun çalışmaması komün-toplum ilişkisinin soğumasına neden oldu. Gereksiz tutuklamalar komünün ciddiyetini sarstı. Komünarlar küçük konulara fazla zaman ayırıyor, bütünü gözden kaçıyorlardı. Komün her ne kadar toplum tarafından ilan edildiyse de toplumsallaşmayı başaramadı. Gereksiz iyimserlik ve merhamet soğukkanlı kararlar almalarını engelledi.

Kiliseyi dönüştürmekten vazgeçip dinsel alanı rejime teslim etmek yanlış bir stratejiydi. Bazıları sadece zehirli kuşkuları yaymaktan başka bir şey yapmıyordu. Hazırlık yoktu, rejim gelmeyecekmiş gibi rahat bir yaşam vardı sokaklarda. Lisagarray gevşekliği trajik bir biçimde anlatıyor: Gece koyu mavi, yaldızlı ve ılıktı; ilkbahar kokularıyla doluydu. Tiyatrolar tıklım tıklımdı. Bulvarlardan yaşam akıyordu. Ordu birden ortaya çıksaydı tek bir sıçramayla, tek bir el ateş etmeden Paris komünün boğazını sıkardı.

Devletin etkilerinden biri, toplumu devletten başka yol olmadığına inandırmaktır diyor P. Bourdieu. Paris halkı bir türlü devletin etkisinden kurtulamıyordu. Devletli toplumların “devletsiz yaşanmaz” hatasına düşmüşlerdi. Burjuvazinin 1789’dan bu yana oluşmuş arşivi ellerinin altında olmasına rağmen delegasyon ellerindeki hazinelerin yanında öylece uyumayı tercih etti. Murray Bookchin’e göre komün en iyi ihtimalle kooperatifleri daha fazla teşvik edebilirdi. Ama komünal bir toplum yaratmaktan hep çekindiler.

Komünal konsey ve komisyonlar, bir bütün olarak ideolojik açıdan dağınık, işlevsel olamayacak kadar çok sayıda sekter entellektüel ve bohem barındırıyordu. İdeolojik makasın açılması iç rekabeti besliyor, çekişmeler enerjinin içerde tükenmesine, birliğin ve kolektif ruhun zayıflamasına neden oluyordu.

Subayların ve yöneticilerin dar görüşleri, tereddütlü davranışları, devrime rehberlik edecek ve yön verecek her türlü girişimi engelleyen bir kendiliğindenlik havası veriyordu. Örgütsüzlük, programsızlık, öncülük sorunu komünün kitlesel ruhuna denk düşen bir yönetimin olmadığının kanıtıydı. Saldırı başladığında komünün çığlığı tarihe yazıldı: Büyük önderler nerede! diye soruldu. Yoklardı.

Mahallelerde kurulan komite ve kulüpler yerelcilik tuzağına düşmüştü. Paris’in tüm barikatlarında direnen komünarlar, Haziran 1848 isyancılarının hatasını tekrarlamıştı; kendi mahallerinde savaştılar ve desteğe daha çok ihtiyacı olan diğer mahallelerin yardımına gitmediler. Eğer Paris genelinde sağlam bir barikat koordinasyonu olsaydı tarih farklı şekilde ilerleyebilirdi. Komünarların bütünlüklü bir stratejinin önemini kavramamaları ve kendi mahallelerine hapsolmaları kaybetmenin somut nedenleri arasındadır.

Komün, taşranın çıkarlarını nesnel olarak temsil etmesine rağmen taşrayı ihmal etmişti. Napolyon köylülere bazı haklar kazandırdığı için taşra hala Bonapartist’ti. Buna rağmen bir çok analiste göre eğer Paris Komünü ile taşra arasında üç aylık bir serbest iletişim olsaydı bu durum genel bir köylü ayaklanmasına yol açabilirdi. Marx’ın, komüne yönelik köylüleri yanlarına çekme önerisini Lenin ihmal etmeyecekti.

Komünün düşmesinde rejimin yürüttüğü psikolojik harp taktikleri etkili oldu. Komün adeta distopya gibi anlatıldı. Avrupa’nın burjuva basını, komüne karşı korkunç bir iftira ve karalama kampanyası başlatmıştı. Nietzsche bile eşitlik ilkesine karşı açtığı amansız savaşta komünü ve enternasyonali hedef tahtasına oturtmuştu. Komün gerçek bir halk ittifakıydı. Sistemin temel stratejisi, bu ittifakı başka bir ittifakla, ulusçuluk propagandasıyla bozmaya yönelikti.

Paris sanayisi çökmüştü. Komün düştüğünde çürümüş düzen hızlıca geri geldi.. Komünden çok rahatsız olanlar eğlenceden eğlenceye koşan zengin züppe tayfasıydı. Oysa tutuklanan çocukların hepsine neden komüne katıldınız sorusunun tek bir cevabı vardı: Açtık!

Komüne modern bir soykırım uygulandı denilebilir. On binlerce yurttaş sadece eşit ve özgür yönetilmeyi istediği için katledildi. Paris’in komünarları kutsal devlet ve sermaye ittifakına karşı sokak sokak, blok blok, bina bina çarpıştı. Tüm kahredici eksikliklere rağmen, öncüsüz ve umutsuz kalan; ama yine de geri çekilmeyen bir avuç insan, ellerinde kalan son kaldırım taşlarını, zafer o taşlarda saklıymış gibi korudu. Komünün vatanseverliğini Lissagaray şöyle ifade ediyordu: Seni boyunduruk altına almak isteyen başka tanrılara, başka yasalara, başka geleneklere karşı yasalarını, geleneklerini, aile ocağını savunmak demek değilsen, peki sen nesin ey vatanseverlik!

 

3.B.2. Devletli Topluma Keskin Neşter

“Mücadele ederek alınmış bir yenilgi, kolay kazanılmış bir zafer kadar devrimci öneme sahiptir.”
   Engels

Paris Komünü devlet-toplum kavgasının en radikal muharebesidir. Paris’te  açığa çıkan hakikat, devlet-toplum karşıtlığının somutlaşmış halidir. Günün sonunda devlet, düşmanları değil, yurttaşları katletmişti. Peki kimdi bu yurttaşlar? Marangozcular, ev dekoratörleri, duvarcılar, metal işçiler, kunduracılar, terziler, fırıncılar, öğretmenler… Paris Komünü’nde görüldüğü üzere komünün devrimci öznesi halkın kendisiydi. Komünü’nün öğrettiği en önemli şey, komün bilinci ile sınıf bilincinin karşıtlaştırılmasından öte uzlaştırılmasının hayatiliğiydi. Komünün tarihi devletsiz toplumların önüne, tarihsel direniş hattının parçalı bilincini, ezilenlerin bütünsel bir paradigmadan bakarak tamamlaması gerektiğini öneren bir görev koymuştur.

Komün Paris’in çürümüş kalbinin ortasına atılan en keskin neşterdi. Paris’in komünarları, komünün tam olarak nasıl bir şey olduğunu, ne yapmaları, nasıl yürütmeleri gerektiğini tam olarak bilmeseler bile komün diye bir ideale inanmışlardı. Eğer yapılan hataların bir kısmı yapılmamış olsaydı 1917 devrimi belki de Moskova’da değil, Paris’te yaşanabilirdi.

Tüm eksikliklerine rağmen Paris Komünü devletsiz ve mülksüz toplumların direniş tarihinde yeni bir sayfa açmayı başarmıştı. Spartaküs’ün köleleri, T. Müntzer’in devletsiz ve mülksüz köylüleri, 1789’un özgürlüğe susamış halk direnişçileri, 1930 ve 1948’in özgürlükçü komünarları 1871’in Paris’inde belediyeye el koymuş, seçimler yapmış, demokratikleşmiş ve egemenlere büyük korkular salmıştı. Komün durmadan egemenlerin lehine ilerleyen tarihe o ana kadar içerden ve alttan çekilmiş en büyük ihtardı. Paris’in komünarları devlete karşı neolitik komünlerin mirasını devralmış, tüm dünyaya, modernitenin tam kalbinde devrimin mümkün olduğunu göstermişti.

Komün devletsizlere yeni bir yol göstermişti. Bu yol 1905’te Rusya’da çürüyen Çar rejimini derinden sarsacak, 1917’de sömürgecilerin hayallerini yerle bir edecek ve faşizme karşı küresel ölçekte tarihin en sağlam duvarını örecekti. Ekim Devimi devletsiz toplumları enternasyonal mücadele ağıyla buluşturacaktı. Devrim yüzlerce komün biçiminde örgütlenecek ve düzeni on yıllarca titretecekti. Ekim sonrası Mao’nun Çin’de, Hoşimi’nin Vietnam’da, Che’nin Latin Amerika’da inşa etmeye çalıştığı komünler toplumcu direniş hattının eksik, yetersiz ama kesintisiz süreceğini devletsizlere müjdelemişti. Bu bakımdan komünün tarihi devletsizlerin tarihidir. Bu tarih şimdi Mezopotamya’nın küçük bir bölgesinde Rojava’da yazılmaktadır.

 

4. Daha Az Devlet Daha Çok Komün

“Hepimiz devletleşmişiz” der Thomas Bernhard. Daha az devlet talebi, devletin belirli alanlardan elini çekmesi ile sağlanabilir. Bunun için de tahakkümcü ve merkeziyetçi yapılara karşı özgürlükçü ve adem-i merkeziyetçi yerel yönetimlere; yerel demokrasiyi mahallere, köylere taşıyacak demokratik komünlere ihtiyaç var.

Rolf Cantzen’e göre mevcut toplumun içinde o toplumun egemenliğine dayalı özgürlükçü sosyal yapılar geliştirilmediği sürece, büyük tarihsel devrimlerin de gösterdiği gibi “yıkma eylemleri” büyük bir olasılıkla iktidar ve güç sahiplerinin yer değiştirmesinden öte bir amaca hizmet etmeyecektir. Bu uyarı devletin dönüşümünü dert eden politik hareketler için dikkate değer bir uyarıdır. Cantzen’e göre bu dönüşüm ancak özgürlükçü bir perspektifle mümkün olabilir. Bu özgürlükçü perspektif, şeffaf yönetimler ve kurumları esas alır; devletin, onu eleştiren yurttaş karşısında güvenceye alınmasını değil, insanın devlet müdahaleleri karşısında güvenceye kavuşturulmasını doğru bulur; insanın devlet tarafından denetlenmesi değil, devletin devletsizleştirilmesini savunur.

Proudhon’un devleti toplumun içinde emdirerek dönüştürme düşüncesi bu bağlamda komünal bir önermedir. Bu önerme, devletin küçülmesini ve merkezde yoğunlaşan gücün bir kısmının yerellere aktarılmasını gerektirir. Gücün yerellere aktarılması, devleti dönüştürmenin ve rahatlatmanın en maliyetsiz yoludur.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                  Devletin emilmesinin bir diğer tamamlayıcı yolu ise ulusun demokratikleştirilmesidir. Demokratikleştirilmiş bir ulus sistemi, devletin merkezinde oluşan gücün yerele çeşitli formlarla devredilmesini kolaylaştıracaktır. O halde komünleri uluslaştırma yerine, ulusları komünleştirme; milliyetçiliğin ve tekçiliğin panzehiri olabilir.

 

5. Sonuç: Köklere Geri Dönüş

İnsan nefeslerinin olduğu her yerde bir komün ruhu vardır. Ancak her komün ayakta kalmayı başaramamıştır. Devletli toplumlarda komünün koşulları zayıflamıştır. Kadın şahsında toplum ve politika düşürülmüş, insanlık durumu açısından yapısal ve ideolojik bir sapma olan komün kırım günümüze kadar sürmüştür. Şayet insanlık, komün halinde yaşamayı becerebilseydi yaşadığımız büyük trajediler olmayabilirdi.

Devlet odaklı iktidar ile komün eksenli direniş hattı, iki damar şeklinde asırlardır insanlığın toplumsal bünyesini etkilemektedir. Öyle görünüyor ki bu gerilim sürecektir. Doğanın, insanın ve toplumun kurtuluşu devletçi hatta değil komünar hatta olacaktır. Bu nedenle komünü kaybettiğimiz yerde, yeniden komünleşerek bulabiliriz. Bu önerme emek, ekonomi, ekoloji, kadın ve gençlik örgütlenmelerinin hem ayrı ayrı vuruşlarını, hem de birlikte hareket etmelerine yeni olanaklar sunan radikal demokrasiye muazzam imkanlar sunacaktır.

Antagonist örgütlenme formlarını revize ederek hiyerarşik olmayan binlerce komün ile toplumu örgütlemek, toplumsal sorunun çözümü için verimli bir toprak olabilir. Böyle bir alternatif modelde komünler meşruiyetini halktan, gücünü etik-politik ilkelerden, sınırlarını eşitlikçi ve toplumcu yasalardan alacaktır.

İlk komünlerin mekanı olan Mezopotamya’nın küçük bir bölgesinde, Rojava’da, komün, tüm uygarlık depremlerinden sağ çıkarak ayakta kalanların kararlılığıyla demokratik toplum formunda bir kez daha çiçeklenmektedir. Rojava, dünya komünlerinin hatalarını bilince çıkararak, mirasını çağımıza uyarlamaya devam etmektedir. 21. Yüzyılın şafağında; kadın, işçi, ekolojist, genç komünarların öncülüğünde; kararların konsensüs ile alındığı, demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü komünler toplumcu kurtuluşun umudu olmaya devam ediyor.

 

Kaynakça:

  1. Abdullah Öcalan, Perspektif 2025
  2. Aristoteles, Politika
  3. Anthony Giddens, Ulus Devlet ve Şiddeti
  4. Benedict Anderson, Hayali Cemaatler
  5. Cemal Bali Akal, Devlet Kuramı
  6. Chris Harman, Halkların Dünya Tarihi
  7. Fırat Şenol, Siyaset Felsefesi Tarihi
  8. Mithat Sancar, Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti
  9. Mehmet Ali Kılıçbay, Devlet, Doğu Batı
  10. Mehemed Faruq, Komün Paradigması ve Meclisler Hakkında
  11. Murray Bookchin, Devrimci Halk Hareketleri
  12. Neil Faulkner, Marksist Dünya tarihi
  13. Olivier Lissagaray, 1871 Paris Komünü Tarihi
  14. Pierre Bourdieu, Devlet
  15. Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum
  16. Sorgul Şêxo / Haber, NÛJINHA, Demokratik Modernite İçin Bir Öneri
  17. Yordam, Marxist Klasikleri Okuma Kılavuz
  18. Yüksel Taşkın, Siyaset
Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.