Düşünce ve Kuram Dergisi

Genel Anlamda Zindan, Zindancılık ve Direniş

Fuat Kav

Farklı sınıf ve toplulukların, ardından devletin şekillenmesiyle birlikte baskıya, sömürüye ve köleliğe karşı sosyal mücadele de başlar. Mücadele geliştiği her dönemin toplumsal koşullarına, ilişkilerine ve özelliklerine uygun düşecek ideolojik ve siyasal karakter de taşır. İdeolojik ve siyasal karakter, bazen dinsel, bazen felsefik, bazen de bilim adıyla değişik nitelikler kazanarak, sosyal mücadelelere damgasını vurur. Bu yüzden sosyal mücadelelerin öncüleri bazen peygamber, bazen filozof, bazen bilim insanları, bazen aydınlar veya sosyal mücadelenin militan devrimcileri olur.

Sosyal mücadelelerin belli bir felsefik, ideolojik ve siyasal düzey kazanması ve bu mücadelelerde yer alan veya yürütücüsü olan şahsiyetlerin tutsak düşmesiyle, “politik tutsaklar” kavramı ortaya çıkar. “Politik tutsaklar”, sahip olduğu dünya görüşleri, ideal ve sosyal amaçları uğruna mücadele ederken şu veya bu nedenlerden dolayı, karşısında mücadele ettiği rejimin savunucuları tarafından yakalanıp zindana atılanlardır.

Zindanın yürütücü işlevi, adli suçlardan yakalanıp cezaevine atılanlar için de aynı olsa bile, esas olarak politik tutsaklara karşı kullanılır. Politik tutsaklar için zindan, beyin yıkama, iradeyi kırma, özünü boşaltma, kişiliği parçalama aracı olarak kullanılır. Zindanların bu gerçekliği, özellikle 20.Yüzyılada, her yönüyle derinleştirilerek en üst düzeye çıkarılır.

Zindanların “ıslah” ve “terbiye” etmeyi esas alan özü, her çağ ve sınıflı toplumlarda özü korunsa da toplum ve sınıfların değişim ve dönüşümüne bağlı olarak mimari yapıda kullanılan araçlara, tüzük ve yönetmeliklerinde, pratik alanda ortaya çıkan uygulamalara kadar biçimsel ve yönetsel değişiklikler yapılır.

19.Yüzyılda başlayan, 20.Yüzyılada doruğa ulaşan emekçilerin öncülüğündeki devrimler ve ulusal kurtuluş hareketleriyle birlikte burjuvazi ve sömürgecilik, bilim ve teknikteki gelişmeyi de kullanarak, politik tutsaklara karşı geliştirdiği zindanları en üst düzeyde işlevsel kılmaya çalışır. Çağın en gelişmiş teknik araçlarını kullanmada yetinmeyip gelişmiş eğitim programlarını devreye koyar; uzman eğitmenleri, sosyolog ve psikologları bu alanda görevlendirir. Egemen sistemler, zindanlarda hedefine ulaşmak için politik tutsaklara karşı genelde iki yönteme başvurarak sonuç almaya çalışır: Birincisi kaba işkence ve şiddet içeren kamçı, sopa gibi yöntemi; ikincisi ise rehabilitasyonu esas alan havuç-şeker yöntemidir. Her iki yöntem de özünde aynı amaca hizmet eden, aynı doğrultuyu gösteren, birbirini tamamlayıp pekiştiren bir madalyonun iki yüzü gibidir. Bazen birinci yöntem, yani sopa ve kamçı denen baskı, şiddet ve kaba işkence devreye sokulup uygulanır. Tutsak bu yöntemle nefes alamaz bir duruma getirilir. Yoğunlaştırılmış şiddetle tutsak çepeçevre sarılır. Yapayalnız olan tutsağın işkenceyle daha çok irade ve kişiliğine yüklenilir. Fiziği, düşünce ve iç dünyası tamamen işkenceyle, kaba uygulama ve baskı yöntemleriyle denetim altına alınır. Böylesine planlı, programlı, öylesine şiddet yüklü bir tempo ve hücum tarzıyla yönelinir ki, tutsak neye uğradığını şaşırır, adeta şoke olur. Eğer sağlam ve güçlü bir ideolojik, politik, düşünsel ve irade bütünselliğine sahip değilse, ciddi bir panik ve moral bozukluğunun yanında çok önemli ruhsal ve psikolojik baskılamayı da yaşar. Panik, moralsizlik, ruhsal ve psikolojik baskılama, acı ve eziyet tutsakta şiddet dozunun derecesine bağlı olarak kişilik ve inanç zayıflanmasını, büyük bir irade kırılmasını, tamiri imkansız bir kişilik zedelenmesini yaratır. İradesi kırılan, kişiliği zedelenen tutsağın teslim alınması kolay olur. Çünkü, şiddetle özünden uzaklaştırılıp hamur haline getirilen biri kendi iradesine sahip çıkamayacağı gibi, doğru bir direnme çizgisini, sağlam bir duruş da geliştiremez. Bu kişiliğe biçim verilmesi, yeni bir öz kazandırılması, onun kendi ulusal-sınıfsal değerlerine karşı kullanılması, geçmişine, düşünce ve yaşam tarzına düşman hale getirilmesi zor olmaz.

Bu politika daha çok ilk ve orta çağ ile kapitalizmin ilk dönemlerinde uygulanır. Bu dönemde fiziki imha oldukça yaygın ve ön plandadır. Nitekim birçok aydın, felsefeci, bilim insanı, düzen muhalifi ya karanlık dehlizlerde çürüyerek ölmüş, ya işkencede hunharca katledilmiş, ya boğdurularak imha edilmiş, ya da akli dengesini yitirmiştir.

Günümüzde de az gelişmiş, faşist ve çağ dışı yönetimlerle yönetilen ülkelerde bu politika Ortaçağdaki kadar yaygın olmasa da hala çok yoğun bir biçimde uygulanmaktadır. Bu ülkelerde rehabilitasyon politikası tali ve geri plandadır. Ancak tekniki olarak gelişmiş, belli bir ekonomik, göreceli olarak ‘demokratik’ düzeye ulaşmış ülkelerdeki zindan politikası bu temelde değildir. Emperyalizm, kaba işkence ve şiddeti yaygın olarak kullanmaz, muhaliflerini

Ortaçağdaki ve geri kalmış, diktatörlükler tarafından yürütülen ülkelerdeki gibi fiziki olarak imha etmez, onları yer altı dehlizlerinde çürütüp, kör-topal bir konuma getirmez. Buna gerek duymadığı gibi, onun amaç ve hedefiyle de çelişir. Daha çok bilim ve tekniği kullanarak muhaliflerini etkisiz hale getirir. Onları fiziki değil, beyin ve belleklerini, ruh ve iç dünyalarını teslim almaya çalışır. Bu politikanın, yani kan ve vahşet üzerinde biçimlenen politikanın amacına ulaşmadığı, bu yöneliminin sonuç vermediği durumlarda, ikinci yöntem, yani havuç-şeker politikası devreye sokulur. Bunun esas özü; sessiz ve kansız ölümdür. Fiziki eziyet yapılmadan, fazka kaba şiddete baş vurulmadan, fiziki olarak öldürülmeden, tutsağın manevi olarak yavaş yavaş katledilmesidir. Başka bir ifadeyle uzun sürece yaydırılmış ruhsal bir ölümdür. Daha açık bir ifadeyle kalbe sıkılan bir kurşun, ya da kafa tasına vurulan bir darbe yerine, vücuda ölüm mikrobunu damla damla damlatılarak, manevi olarak öldürmektir. Burada zaman ve mekân oldukça önemlidir. Esas olarak manevi ölümü yaratan; yalnız, tek başına, sessiz, kimsesiz, her türlü sosyal ve insani faaliyetlerden yalıtılmış, daracık bir mekanda yaşama zorunluluğudur. Burada bedene eziyet edilerek teslim alınma yerine, tutsağın ruhuna yönelinir. Onun yürek ve belleği hedeflenir, beyni ve düşüncesi dumura uğratılmaya çalışılır.

Rehabilitasyon; kelime anlamı itibarıyla eski haline getirme, düzeltme, hastalığı tedavi ederek iyileştirmedir. Zindana uyarlanmış anlamı ise, tutsağın yeniden düzene bağlanması, düzenle yeniden buluşturulmasıdır. Daha açık bir deyimle devrimci özü boşaltılmış, iradesi kırılmış, kişiliği ve belleği parçalanmış; kendi geçmişini, bağlı bulunduğu ulusal, sınıfsal değerlerine ters düşmüş, ‘dişi-tırnağı’ çekilerek tamamen ehlileştirilmiş kişiliklerin yaratılmasıdır. Rehabilitasyon politikasının esas amacı budur. Bu yöntem şiddetten daha fazla kalıcı olmuştur. Bu politikanın daha fazla sonuç verdiğini gören egemenler, zaman içinde rehabilitasyonu daha derin, kapsamlı, sistemli bir uygulama biçimine dönüştürmüşlerdir.

Zaman ve mekân, zindanın birey üzerindeki olumsuz etkileri açığa çıkartmada önemli bir faktördür. Zira, bireyin kendine, özüne yabancılaşması, değer yargılarına sırt çevirmesi, devrimci amaç ve dünya görüşüyle çelişmesi, öncelikle karşı devrimci iradenin yoğun bir fiziksel saldırı ve psikolojik baskıya maruz kalması, çok derin bir kısıtlama ve yaşam olanaklarından yoksun bırakılması gerekiyor. Yani tutsağın teslim alınması için, öncelikle belli bir zaman ve zemine, olgunlaşmış bir süreye ihtiyaç vardır. Burada zaman; uzun süreyi, zemin ise insani ihtiyaçlardan yoksun bırakılmayı, olgunlaşmış zemin ise, belli bir süreye kadar yoğunlaşmış şiddeti ifade eder. Zaman, zemin ve şiddet rehabilitasyonun, yani tutsağın teslim olmasının alt yapısını, onun koşullarını oluşturur.

Şiddet, her türlü hak ve yaşam olanaklarından mahrumiyet, tecrit, monoton yaşamın yarattığı psikolojik baskılanma gibi uygulamalar ilk önce yoğun bir ruhsal ve manevi bıkkınlık yaratır. Ardından düşünce tembelliğine, içsel rahatsızlığa, devrimci yaşamından büyük bir kaçışa, siyasal gelişmeler karşısında duyarsızlığa yol açar. Bunlara bağlı olarak rehavet ve umutsuzluğu, uyuşukluğu, yorgunluk ve muğlaklığı, giderek yalpalanmayı, yılgınlık ve çizgiden sapmayı geliştirir. Yaptırımlar çeşitlendikçe, uygulamalar daha sistemli, daha organizeli olup daha uzun bir süreye yayıldıkça, izolasyon politikası yoğunlaştırıldıkça; çizgide, örgüt yaşamında, düşünsel ve ideolojik alanda ortaya çıkan sapmalar bir anlayış ve yaşam biçimine dönüşür.

Bir kişi kısa bir süre içinde, çok şiddetli ve yoğun derecede fiziki ve psikolojik işkencelere maruz kalsa bile, bu bireyin devrimci özünün, siyasal düşünce ve kişilik özeliklerinin, bağlı olduğu değerler sisteminin bozulup erozyona uğratılmasında ileri düzeyde etki yaratmaz. Çok olumsuz, ters ve yıkıcı bir rol oynamaz. Bu kişi belli oranda ürküp korkabilir, geçici olarak geri çekilebilir, belli bir ruhsal baskılanmayı yaşayabilir, ama kişiliği, öz benliği ciddi bir biçimde tahrip olmaz. Ancak rehabilitasyon politikası ölü canları yaratır!

Öcalan zindan konferansı sürecinde şu tespitte bulunur: “…En kötüsü bu sürece girenlerin tüm bu acı gerçekleri görmemeleri, bilmemeleridir. Zaten rehabilitasyonun, yani tutsakların özlerinin boşaltılmalarının en yıkıcı, en trajik olan yanı da budur. En güçlü direnişçilerin bile olumsuz etkilerini taşıdığı rehabilitasyon politikası tek tek bireyleri satın almaktan daha etkili sonuçları ortaya çıkarabilmiştir.

İnançları ve niyetlerine rağmen tutsaklar, örgütlü yaşamdan koptukları bu süreçte devrimci yaşamından, ilişki ve anlayışından önemli oranda uzaklaşmayı yaşamış, ama bunları kendileri bile fark edememişlerdir…”

Zindan koşullarında yılıp, objektif olarak pişman bir konum yaşanır olmasına, ruhsal ve düşünsel alanda ciddi darbeler alınıp devrimden uzaklaşmasına, kişilik ve yaşamda büyük bir erimeyi, ahlaki ve manevi olarak dejenere olmasına rağmen, bunların bilincinde olmama durumu, kendini çok farklı değerlendirme yanılgısına vardırır. Bu anlamda rehabilitasyon aynı zamanda ciddi bir yanılsama olayıdır. Kendini yanlış- yanılgılı, değerlendirme, çürüyen yanlarını görmeme, yanlışları doğru görme, rehabilitasyonun esas özünü oluşturur…

Kurbağa örneği sık sık anlatılan ve mutlaka sonuç çıkarılması gereken bir olaydır. Kurbağa suda yaşayan bir hayvandır. Genelde ılık suda yaşar. Bir kurbağa kaynar bir suyun içine atıldığında hemen direnç gösterip sudan çıkmaya çalışır. Can telaşıyla kaynar sudan kurtulmanın arayışında olduğu görülür. Ancak kurbağa yavaş yavaş ısıtılan bir suyun içine atıldığında aynı tepkiyi göstermediği, can telaşına kapılıp kurtulmaya girmediği gözlemlenir. Tam tersine, yavaş yavaş ısınan su hoşuna gidip, belli bir rehavet ve rahatlığı yarattığından, sıcak su içinde kalmayı daha çok istediği, çıkmak istemediği ve büyük bir keyif ve istekle yüzdüğü görülür. Bu durum, ta ki kaynayan suyun kurbağayı öldürmesine kadar devam eder. Kısacası, kurbağa ilk önce sıcak sudan çıkmaya çalışmasına rağmen, sonradan yavaş ısınıp kaynama derecesine gelen sudan çıkmaz. İşte rehabilitasyon politikasının özü budur. Kurbağanın hikayesi aynı zamanda rehabilitasyonun da hikayesidir. Yani farkına varılmadan, tehlikeyi sezip anlamadan, kendi kendini ret ederek, kendi özüne karşı savaşarak ölüme gitmedir.

Rehabilitasyon da bir anlamda çürümeye terk edilmedir. Parça parça, eritile eritile özün boşaltılıp başkalaşıma uğratılmasıdır. Ruhsal ve manevi düzeyde erozyonu yaşamasıdır. Yani sağlam kabuk altında iç çürümeyi, yozlaşmayı sonuna kadar özümseyip benimsemedir.

 

Peki Bu Politika Nasıl Uygulanıyor?

Her şeyden önce, aktif konumunda olan tutsaklar genel zindan kitlesinden ayrıştırılır. Bu ayrıştırmadan sonra, bazen ayrıştırma gereği duyulmadan herkese aynı politika uygulanır. Ayrıştama durumunda direnenlere karşı her türlü baskı ve şiddet uygulanır. Geride kalanlara ise göreceli olarak daha “rahat” koşullar yaratılır. Bir yandan işkence öte yandan göreceli rahat yaşam koşulları tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilir. Erimenin özünden boşalmanın zemini olan rahat ve ayrıcalıklı yaşam olanağı yaratılır. Özelikle bu zeminde kaba işkence fazla uygulanmaz. Yaşam standartlarını daraltan kısıtlamalar önemli oranda kaldırılır. Bireyciliğin, bencil ve bireysel güdünün tahriki için ne gerekiyorsa o yapılır. Örneğin aile bağının güçlendirilmesi, düzen anlayış ve yaşam tarzının geliştirilmesi için özel aile ziyaretleri yaptırılır, çocuğa olan özlemin derinleştirilmesi, kadın tutsakların erkek, erkek tutsakların ise kadın tutsakların düşürülmesinde bir tuzak olarak kullanılması için açık görüş yaptırılır. Çocuklar gün boyu koğuşlarda bırakılır, güdülerin tahrik edilip kışkırtılması için TV ve politik olmayan gazete, dergi gibi basın organları serbest bırakılır.

Basın yayın üzerinde uygulanan denetim gevşetilir, yemek miktarı ve çeşidi arttırılır, dışarıdan yiyecek alınır, kantinden yararlanma olanağı yaratılır. Tüm bunlar zaman içinde tutsaklarda belli bir rahatlama, bir gevşeme, “iyi” koşullarda yaşama istemini geliştirir.

Yıllarca işkenceden geçirilen, kadın, erkek ve çocuk yüzünü görmeyen, günlerce açlığa mahkûm edilen, her türlü insani değerlerden yoksul bırakılan bir tutsağın böylesine “rahat” bir yaşama kavuşturulması elbette oldukça tahrip edici sonuçlar yaratacaktır. Yine her hafta ailesiyle görüşen, iki ayda, bazen ayda bir gün boyu açık görüş yapan, neredeyse her gün çocuklarla iç içe yaşayan, sık sık eşiyle, nişanlısıyla ya da sevdiğiyle yüz yüze görüşen bir tutsağın yoğunlaşması tabi ki farklı yön ve zeminlere doğru kayacaktır. Bu tutsak zamanla siyasetten, örgütsel ilişki ve faaliyetlerden kopacak, kendini eğitip geliştirmekten, varolan kişilik zaaflarını aşmaktan çok daha farklı konular üzerinde yoğunlaşacak, farklı duygu ve düşüncelerle beslenecektir.

Daha da önemlisi kendisine sunulan “rahat “yaşamı bırakmak istemeyeceğinden, sınıf ve ulusal düşmanlarıyla karşı karşıya gelmeyi ret edecek, onunla çatışmaya girmekten kaçacaktır. Kendisine sunulan “konforlu yaşamı” kaybetmemek için düşmanıyla uzlaşarak ve giderek kendisine minnet, şükranlık duyma düşüncesine ulaşacak, böylece düşman kavramında ciddi bir muğlaklığı yaşayacaktır.

Rehabilitasyon politikasının amaçları ve politik tutsaklar üzerinde yarattığı tahribatlarla ilgili yapılan bu çözümlemeyi derinleştirmeye geçmeden önce yanlış anlamalara meydan vermemek için hemen şunu belirtmekte yarar var. Aslında devreye konulan bu araçlar, gerek tutsakların normal ölçülerde yaşayabilmesi gerekse günümüz insan haklarının vazgeçilmez ölçüleri olması açısından; asgari yaşam koşullarının sağlanmasından başka bir şey değildir. Ancak burada eleştirisi yapılan bir rejimin politik tutsaklara karşı bu araçları devreye koyarken, kullanma biçimi, yöntemi, bu araçları kullanmadaki amacı ve hedefidir. Yani asgari ve insanca yaşam koşulları için gerekli olan bu araçların her yönüyle tutsakları vuran, düşüren, politik olarak öldüren bir silaha dönüştürülmesidir.

Bu politikanın yoğun bir baskı, şiddet, işkencenin ardından sonuç almak için tamamlayıcı bir uygulama olmasıdır. Yani ölüm tüneline alınan tutsaklara, tünelin ucunda ince, sahte bir ışık gösterip yapay bir yaşam sunmadır. Tutsakları ölümle sahte yaşam arasındaki ince çizgide bir tercihe zorlama.

Rehabilitasyon, ilk önce Filipinler’de ardından da Vietnam’da ABD tarafından uygulanır. Filipinler’deki uygulamadan çıkarılan sonuçlar ışığında bu politikayı daha da yetkinleştiren ABD, bunu Vietnam’da daha kapsamlı, derinlikli bir biçimde uygular.

“… Amerikalıların Filipinler’de uyguladığı aldatmacayı Diem, Paulo Condor’un demir parmaklığı olmayan bir hapishane yaparak burada uygulamak istiyordu. Tutuklularda bu demir parmaklıksız hapishanede herkes gibi giyinip şarkı söyleyerek, sloganlar bağırarak ve üst makamlardan verilenleri inceleyerek serbest dolaşıyorlardı (!) Burada yeni hiçbir şey yoktu. Hile, blöf, aldatmaca ideolojik baskı siyasetini gizlemekten başka hiçbir şey yoktu ve bu tutuklular boyun eğdikten sonra bilerek ya da bilmeyerek düşman yönetimi için övünülecek nesnelerdi…” (Direnme Savaşı-N. DucThuan)

ABD emperyalizmi şiddet ve işkenceyle teslim alamadığı tutsakları rehabilitasyon politikasıyla teslim almaya çalışır. Direnen, boyun eğmeyen, teslimiyet ve ihaneti ret eden tutsakları, zindanın bulunduğu adada yaşayan görevlilerin evlerine götürerek onları düşürmeye, iradelerini kırıp inançlarını zayıflatmaya çalışır.

“…Ailesi bizi, önemli davetliler gibi karşılayarak ağırladı. Öğle uykusunda kendine yere serdiği bir örtü ayıran ev reisi, kendi yatağını bize verdi …”

“Yaşadığımız hayat peri masallarındaki gibiydi. Her yemekte garnitürlü tavuk yiyorduk. Ünlü İngiliz sigaraları, çok iyi kaliteli çay içiyorduk. Ve akşamleyin nar suyu ve taze süt …”

“Ev sahiplerimiz durmadan ne istediğimizi soruyor, istediğimiz varsa bunları yerine getirmek istiyorlardı. Dostluk sağlamak için küçük armağanlara güveniyorlardı …”

“… Yoldaş (…) evine gitmişti. Adamın karısı çok hoppaydı. Ve bir hanımefendi gibi davranmaya çalışıyordu …”(Age)

Aslında rehabilitasyon şiddetsiz, ancak çetin geçen bir mücadele yöntemidir. Bilinç, sabır, irade ve sinirle yapılır bu savaş. Düşman, tutsağın bilincini muğlaklaştırmak, sinirlerini gerdirerek ani ve düşünmeden hareket etmesini, duygusal tavırlar göstermesini sağlamaya çalışır. Duyguya, güdülere hitap etme, rehaveti yaratma, bireysel ve benciliği geliştirme temelinde imkanlar sunarak tutsakları eylemsiz, hareketsiz bırakır. Pratikte ciddi bir engel çıkarmaz, çatışma ortamını, ulusal mücadelenin, sınıfsal kavganın zemini ya bir bütün ortadan kaldırır ya da en aza indirmeye çalışır. Bu reformist ve rehavet dolu ortamda tutsakları uzlaşmayı, birlikte aynı çatı altında “kardeşçe” yaşamaya alıştırıp zaman içinde ulusal ve sınıfsal kinlerini, devrimci öfke ve intikam duygularını öldürmeye çalışır. Bu politikayı hayata geçirerek olan zindan yönetimleri diğer zindan yönetimlerinden tamamen farklı olurlar. Yeni bir maskeyle, yeni bir üslup ve ifade tarzıyla tutsakların karşısına çıkarlar. Deyim yerindeyse demir eldiven yerine, pamuktan yapılmış eldiven takarlar. Oldukça hümanist ve insancıl görünürler. Babacan tavırlarla, tutsaklara yaklaşır, onlarla ilişkilenmeye, sorunlarını çözmeye dost ve arkadaş gibi davranmaya çalışırlar. Mümkün olduğunca düşmanlığı çağrıştıracak, kin ve öfkeyi geliştirecek, tutsakların ulusal-sınıfsal bilinçlerini canlandıracak tavır ve davranışlardan uzak dururlar, tutsaklarla içli-dışlı olup çoğu zaman düzenin kimi yanlarını bile eleştirirler. Tabi ki bu üslup, tutsakların güvenini kazanmaya, içlerindeki sınıf ve ulusal düşmanlık bilincini, kin ve öfkelerini öldürmeye, ruhsal derinliklerinde oluşan devrimci heyecan ve coşkularını silmeye dönük sinsi bir üsluptur. Ama her sohbet ve diyaloglarını mutlaka “ama”ile noktalarlar. Bu “iyi ve demokrat yöneticiler” birçok yönüyle haklısınız. İyi bir gelecek vaat ediyorsunuz. Bilgili insanlarsınız, ama çok radikal ve kavgacısınız, uzlaşmıyorsunuz, her şeyin bir zamanı var. Gençlik döneminde olabilir. Çok kavga ettiniz, cezaevinde de bir hayli direndiniz, ama artık yetmez mi? Sorusunu yöneltirler.

“…Cezaevi müdürünün koğuşlara, hücrelere gelmek, sigara ikram etmek, yatakların kenarına ilişip oturmak, iyi insan rolünde sohbet etmek pek hoşuna gider … ‘kabul derdi’ yerden göğe kadar haklısınız. Dünyanın en dobra, en haksızlığa uğramış insanlarsınız. Daha sı var. Şeytanın bile aklını iyiye, doğruya, güzele çekebilecek bir güce sahipsiniz. Buraya kadar anlıyorum da bundan sonrası aklım almıyor çocuklar.

Şimdi şu an dünyadan uzaksınız, kimse ne sizi görüyor ne de yaptıklarınızdan haberleri var. Üstelik görmeyecek, haberleri de olmayacak hiçbir zaman! Bu böyle olunca, bunca çabaya, bunca zahmete, bunca direnmeye ne gerek var? Oturup ömrünüzün geri kalan kısmını rahat rahat geçirseniz olmaz mı? Kime çalışıyorsunuz?” (Sorgu-H. Aleg)

Bu son derece planlı, sistemli ve oldukça bilinçli bir tarzda rahatlatma, gevşetme, yumuşatma ve sınıf bilincini öldürme politikasıdır. Bununla hedeflenen beyni dağıtmak, perspektifi muğlaklaştırmak, doğruları gerçek ve tarihsel olgulardan koparıp geleceği bilinmezliğe sokmaktır. Her istediğini veren, sahte yaşam koşullarını sunan güdülere yanıt olan, kaba işkence yapmayan, araya mesafe koymayan, onlarla konuşup tartışan, birlikte çay içen, zaman zaman koğuşa ve hücreye gelip “misafir”olan düşmanla çatışma, daha doğrusu onları düşman olarak görme anlayışı zaman içinde anlamsızlaşmaya başlar. Sadece bununla yetinmez, giderek zindan yönetiminin şahsında bir zaman çelişilip-çatışılan düzene karşı da kimi duygu ve düşünceler bilinç altına yerleşir. Bu yani “iyi”, “insancıl”, “hümanist”, “demokrat” ve “ilerici” denilen yöneticilerle buluşarak onları karşı-devrimin birer temsilcisi olarak görmeme, büyük bir yanılgı, bir sapma, bir yanılsamadır. Bu konuda ciddi bir yanılgı ve yanılsamayı yaşayan bir tutsak içe yönelecek, yoğunlaşması daha çok bireysel hesap ve güdülere doğru olacaktır. Gittikçe hassaslaşıp duyarlılaşacak, duygu ve düşüncede derin bir yalnızlaşmayı yaşayacak, bencil ve bireyci bir dünyaya doğru hızla yol alacaktır. Monotonluk, durgunluk kendisinde çaresizlik, moralsizlik, gevşeklik ve ruhsuzluğu yaratacaktır. Sürekli aynı şeylerin tekrarı alışkanlığa dönüşecektir. Öyle ki bu alışkanlıklar zamanla kişiliğinin, yaşamının, hatta geleceğinin bir parçası, onun için olmazsa olmazları haline gelecektir.

İnsan da bir yaprak gibidir. Yani kendi ulusal ve sınıfsal ideolojisi ile insanlık erdemiyle, tarih boyunca yaratılan kültürel ve düşünsel enerjisi ile beslendiği oranda canlıdır, yaşam doludur, moralli ve güçlü bir sevgiye sahiptir. Ancak ideolojiden yani moral ve akıl gücünden koptu mu, bilinç yerine duygu ve güdüleriyle hareket edip, yaşam tarzını belirledi mi, oda tıpkı bir yaprak gibi sararıp solar ve ezilir.

Bu ciddi bir savrulma, büyük bir sapma ve çizgiden saptırılmadır. Sapmanın yaşandığı bu noktada önemli oranda bireysel, duygusal ve güdüsel özlem ve hayaller gelişir. Zamanla bu özlem ve hayaller ile yaşamın katı gerçekliği ile çatışır. Çatışma derin bir bunalım ve bocalamayı yaratır.

Bu aşamadan sonra artık tutsakta gizli pişmanlık duygusu, giderek onun düşünsel ve ruhsal boyutu da gelişir. Hayaller, özlem ve ütopyalar giderek geçmişle hesaplaşma üzerinde gelişirken, geleceğe dönük tasarılar ise daha çok basit, ucuz ve sıradan bir yaşam ile bireysel güdülerin tatminine dönük olur. Bu, artık duygu ve iç dünyasının kirletildiği, düzenin duygu ve iç dünyasıyla buluşup bütünleştiği noktadır. Bunun da iradeyi önemli oranda kırdığı, inanç ve bilinci zaafa düşürdüğünü gösterir. Bu hal örgütsel, siyasal, hatta devrimsel çıkarılar geri plana iter. Asıl öne çıkan ise bireysel güdü tatmini, basit, sıradan bir yaşam tasarımıdır.

Zindan beton bloklardan, demir kapı ve pencerelerden, sabit ranzalardan oluşan, etrafı yüksek dikenli tellerle örülü, pencerelerin demir parmaklığı ile havalandırmanın dört duvar arasına gök yüzünün küçücük bir alanı görülebilen yerdir. Tutsaklar yıllarca bu monoton zeminde yaşamak zorunda kalırlar. Hep aynı mekânda kalmak, aynı işlerle uğraşmak, yıllarca aynı kapıdan girip çıkmak, aynı ranzada yatmak, aynı havalandırmada birkaç metrelik gökyüzünü seyretmek. Milyonlarca yıldız içinde hep iki parmaklık arasına denk düşen birkaç yıldızı seyretmek, sararmış kirli duvarlardaki şekillerin zaman içinde oluşan çukur ve izleri bıkıp-usanmadan saymak, bitmeyen aynı düşlere dalmak, aynı insanlarla konuşmak, sürekli aynı yüzlerle karşılaşmak, bir bıkkınlığı yaratır. Zamanla isteksizliğe, sıkılmalara, daralmalara, tepkilere, psikolojik ve ruhsal sıkıntılara yol açar. Bu ise yoldaşlık ruhuna, birlik ve beraberliği, siyasal ve örgütsel durumunu zaafa uğratır. Mücadele bilincini, arkadaşlık duygusunu önemli oranda aşındırır, siyasal bilinci zedeler, laçka-gevşek kafa kol, bireysel ve duygudaşlığa dayanan bir ilişki tarzı yaratır.

Bu konuda Tupac Amarulu şunları aktarır: “… Bazen kural dışı yaralanmalar olurdu. Düşünmeden sarf edilen cümleler, sebepsiz saldırganlıklar, bir insanın diğerine fazla gelmesi gibi. Toplam 1980 kişiydik. On yıldır hapisteydik yaşlanmıştık, tutuklu olmak giderek bize daha zor geliyordu.

Ve iki yıldan daha fazla bir süre bir arada yaşayınca, harika caponeorolar bile insanlardan bunalıyordu. ‘İnatçılaşır’ hücresine dönmek, diğerlerinin her gün gördüğü, hep aynı olan suratını görmek istemez, altmış hatta bazen doksan gün adadaki cezaevi hücrelerine atılır, geri getirildiklerinde yeniden inatlaşır veya bir deliyle hücrede yaşamak zorunda kalır. Ya da ikinci blokta tek başına bir hücreye kapatılırdı …” (E.G. Bermajo Ateşi Tutmak)

 

Tecrit ve İzolasyon

Tutsakları siyasal, örgütsel ve ruhsal olarak öldürmenin veya teslim alıp etkisiz hale getirmenin çok farklı yol ve yöntemi vardır. Yani tutsaklara, sadece kaba işkence veya rehabilitasyon politikasıyla ihanet dayatılmaz. Bunun başka bir biçimi daha var: Çığlıksız ölüm mekanları. Yani tutsakları her şeyden soyutlamak, tecrit edip yalnızlaştırmak, onların siyasal, örgütsel ve ortak sosyal yaşamını bozup dağıtmak, tutsakların kendilerini üretebilecekleri her şeyi ellerinden alınarak tüm güç ve olanaklarını sıfırlamak, böylece güçsüz, takatsiz, enerjisiz ve ruhsuz bırakmak.

Soyutlama, yani izole etmedir. Tek kişilik hücrede yaşamaya mahkûm etme, bir tutsağın manevi yaşamına hüküm edebilmenin en etkili yoludur. Egemenler bu politikayı uzun yıllar pratik deney ve bilimsel araştırma ve incelemeler sonucunda bulup geliştirmişler. Yıllarca laboratuvar koşullarında bitkiler ve hayvanlar üzerinde deneyler yapmışlardır. Vardıkları sonuç, dalından kopartılmış bir yaprak, kökünden sökülmüş bir bitki, toprakla ilişkisi kesilmiş bir ağaç veya doğadan koparılmış bir hayvanın uzun sürede doğal ve özgün yapılarını yitirdiklerini, yaprağın bir süre sonra kuruduğu, bitkinin solduğu, hayvanın ise ya öldüğü ya da ehlîleşip evcilleştiği görülmüştür.

İşte egemen güçler, bu uygulamayı politik tutsaklar üzerinde de aynı biçimde deneyip geliştirmek istemişlerdir. Halktan, yani kökünden kopartılarak izole edilen, beton hücrelerde her şeyden yoksun bırakılan tutsağın bir yaprak gibi kuruyacağını, bir bitki gibi sararıp solacağını, bir hayvan gibi insani, devrimci özelliklerini yitirip ehlîleşerek evcilleşeceğini düşünmüşlerdir! Egemenler, milyarlarca dolar harcayarak tek kişilik hücreler inşa etmiş, hücreleri en geliştirmiş elektronik aygıtlarla donatıp, özel plan ve programlar temelinde eğitmen, psikolog ve sosyologlar görevlendirmişlerdir.

Tutsakları yalnızlaştırma, sosyal ve kolektif yaşam tarzından uzaklaştırma bir psiko-terör konseptidir. Daha basit bir ifadeyle, balığı sudan ayırma taktiğidir. Bu konsept, “politik tutsakların tek tek birer hücreye kapatılarak, yaşamla olan tüm bağlarını kopartılmasını ve izole edilmesini hedeflemektir. Bir tutsağın tek başına yıllarca izole edilmesi, tutsağın yalnızca diğer tutsaklarla ilişkisinin kesilmesi olarak anlaşılmaması, tutsağın kimliğinin değişmesini ön gören psiko- terör uygulamasıyla karşı karşıyadır. Bu uygulama duyumsal algılama yönteminin yok edilmesi ve hatta fiziki olarak imha edilmesine kadar götürebilir…

Bu konsept ulusal kurtuluş hareketlerine karşı emperyalist merkezlerde oluşturulmuş, sömürge ve üçüncü dünya ülkelerine ihraç edilmiştir. Emperyalist metropollerde de sosyal mücadelenin boyutlandığı, toplumsal düzeyde huzursuzlukların arttığı, gelir eşitsizliklerinden kaynaklanan adli suçların çoğaldığı oranda bu konsept hayata geçirilmiştir. Bu konsept ve uygulamanın esas yaratıcıları, ABD, İngiltere ve Almanya’dır. Özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında Hitler faşizmi bu yöntemi yoğun bir biçimde kullanmıştır. Sonrasında ABD’nin “arka bahçesi” diye tabir edilen Latin Amerika ülkelerinde, Güney Kore, Vietnam, Güney Afrika ve daha birçok ülkede sistemli olarak uygulanmıştır.

ABD, BLA tutsaklarını, yüksek güvenlik merkezleri “Merron-Boxcar hücreleri” ve “ölü bölümü” adı verilen hapishanelerde; İspanya ETA tutsaklarını ada zindanlarında, Urugay Tupac Amaru şehir gerillalarını Liberdat Cehenneminde; Almanya RAF gerillalarını yüksek güvenlikli Steimheim zindanına gömmek istemişlerdir.

İzolasyon merkezleri veya ölüm hücrelerinde tutsakların politik kimliklerinin yok edilmesi, ruhsal ve psikolojik olarak çökertilmesi, bellek ve benliklerinin tahrip edilmesi için tüm davranışları gözlemlenir. Her tutsak günlerce, hatta aylarca izlenir. Yaşamının tüm boyutları en ince ayrıntılarına kadar gözlemlenir; yatışından yürüyüşüne, duruşundan giydiği elbiselerin rengine, gülüşünden mimiklerine, kitap okuyuşundan spor yapışına kadar incelenir. Bütün bu gözlem, inceleme, araştırmalar temelinde yeni yöntem ve uygulamalar geliştirilir. Aslında hücreler sözcüğün gerçek anlamıyla birer mezardır. Tutsak bu mezara diri diri konulur, daha doğrusu gömülür. Bu beton yığınından ibaret olan mezarda tutsak tek başınadır. Sosyal bir varlık olan, konuşma ve araştırma gücüne, bilinçli ilişki geliştirme yeteneğine, paylaşımcı ve dayanışmacı özelliğine sahip olan insan, bu soğuk ve karanlık hücrede yıllarca konuşmadan, hiç kimseyle ilişki geliştirmeden kalacaktır.

Bir kurşun sıkmadan, ip çekmeden, cop, kalas, demir çubuk vb. sert cisimler kullanmadan insanı diri diri mezara gömmektir. İnsanı beton yığınlarından oluşturulmuş gömütte, yavaş yavaş nefessiz bırakarak katletmektir. İnsanı insan olmaktan çıkarıp, onu bir bitki, bir nesne, daha da ötesi bir hayvan konumuna getirmektir. Bu sesiz-sedasız, çığlıksız ve kansız bir ölümdür. Bu ölüm, ölümlerin en kötüsü, en korkuncudur.

Nasıl mı? “…Duyumsal depresyon; duyusal uyarılar olanaklı olduğunca azaltılmakta, denek sesin olmadığı bir yarı karanlık odada bulunmaktadır. Bu şekilde böylesi bir ortamda uzun süre kalan kişinin duyumları süreç içerisinde özelliklerini yitirmektedir. Algılanabilen depresyon; duyumsal uyarıların ölçüsü hiçbir bilgi verilmeksizin, normal düzeyde tutulmaktadır. Denek sürekli cam bir gözlükle ışığı az olan, tamamlanamayan gürültünün olduğu bir odada bulunmaktadır. Deneklerin bu aşamadan da kişinin algılama yeteneklerinin yitirilmesi hedeflenmektedir…”

Uzun süre izolasyon hücrelerinde kalan bir RAF üyesi Birgit Hegefeld, izolasyonu, onun amaç ve hedeflerini şöyle anlatır: “…İzolasyon başka insanlarla hiçbir zaman birlikte olamayacaksın, yalnız kendinle kalacaksın… Örneğin, insanlar ruh halini ve duygularını ancak başka insanlarla birlikte geliştirebilirler. Kendini insan olarak ifade edebilmek için yanında olacak bir insana ihtiyaç var. İzolasyonda her ruh hali boşluğa akmaktadır. Keyfin yerinde mi, üzüntülü müsün, kızgın mısın, yaşanan her şey sende kalır. Sen senin içine haps edilmişsin ve böyle kalacaksın. Tutsakların izolasyona karşı verdikleri mücadele, kendi içlerine haps olmuşluklarını kırma mücadelesidir… “

Kendi içinde hapsolmak, dış dünyadan, toplumsal ilişkilerden, kolektif yaşamdan, sosyal aktivitelerden tamamen kopmak sadece yalnızlığa, iç dünyaya, dört duvarla çevrilmiş iki metre karelik bir deliğe mahkûm olma demektir. Burada, bu küçücük delikte renkler, zevklerde farklılık, ses ve düşünce tonları yoktur. Yiyecekler, giyecekler, hücreler, kısaca her şey buna göre düzenlenir. Duvarlar, kapı ve pencereler, masa ve sandalyeler, hep aynı renkte. Bu tek renkliliğin yarattığı renksiz dünyada, okyanusun tam orta yerinde terk edilmiş gibidir tutsak. Yalnız ve tek başına. Korkularıyla, sevinç ve düşleriyle, heyecan ve üzüntüleriyle, sorun ve dertleriyle baş başadır. Burada esas amaç kişilik ve kimliği vurmak, belleği silmek, benliği öldürmek, ruhsal ve düşünsel gücü imha etmektir. Kimlik ve kişiliğini, bellek ve benliğini yitiren tutsağın derin bir boşluğa düşmesi kaçınılmaz olur. Boşluk ruhsal düzeyde acı verir, karşı konulmaz bir psikolojik baskılamayı yaratır. Bu sinirleri, duygu ve iç dünyayı müthiş derecede baskılayarak psiko- terör şiddetini yoğunlaştırarak artırır. Yalnızlık, iç dünyaya kapanma ve ruhsal boşluk, duygusal, işitsel ve görsel duyuları önemli oranda tahrip olur. Tutsak sırf birisini görmek, içindeki yalnızlık duygusunu gidermek, ruhsal baskılamaktan kurtulmak, psikolojik rahatlamayı sağlamak için yüksek düzeyde hırçınlaşır, reaksiyon göstererek sağa-sola saldırır. Ama zaman uzadıkça bu hırçınlık ve saldırganlığı son bulur.

Bu giderek yerini derin bir sessizlik ve kabul edişe bırakır. Bu süreç artık umutsuzluk ve karamsarlık sürecidir. Zamanla umut ve karamsarlık, tutsağın beden ve ruhunu bir ahtapot gibi sarar ve daha değişik yönlere sürükler. Örneğin intihara …

Uzun süre bu bölüm hücrelerinde kalıp sonra aynı hücrelerde hunharca katledilen Ulrike Meinhof izolasyonu “intihara sürükleyen bir girişim “olarak değerlendirilir. İnsan varolan her şeye karşı mücadele edebilir, fakat sessizliğe karşı mücadele edemez. İşte tabutluk kişinin önce kendi kimliğini yok etmesini en sonunda ise kendi varlığını yok etmeyi hedeflemektedir.

Türkiye de Ftipi diye adlandırılan buölüm hücrelerinde kalan bir tutsak şunları anlatıyor: “… Bazen burada benden başka hiç kimsenin yaşamadığını, etrafımda canlıların olmadığı, bir boşlukta, bir mezrada olduğunun hissine kapılıyorum. Toparlanamıyorum, burada gün geçtikçe psikolojik sorunlarım artıyor. Bir insanın bu cezaevinde kalma süresi çok kısa da olsa, aklı dengesini yitirmesi, psikolojinin bozulması son derece olağandır…”

 

Cumhuriyet Döneminde Zindanlar

Egemen sınıflar ile şiddetin, şiddet ile egemen sınıfların damgasını taşıyan devlet olgusu arasında kopmaz bir bağ vardır. Şiddet egemenler için olmasa olmaz bir araçtır. Bu araca baş vurarak, onu kullanarak kendi varlıklarını korumak esastır. Bunun araçı devlettir. Devletin elinde bulunan “kolluk kuvveti” denilen güctür. Tarihsel süreç içerisinde oluşan ve belli bir ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel dayanağı olan her devletin özünde şiddet olgusu vardır. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda iç dinamikleri zayıf olduğundan diğer devlet biçimlerinden biraz daha farklı ve daha da özel olarak ortaya çıkmıştır. O nedenle şiddeti sınırsız kullanmıştır. Ulusal, ekonomik ve altyapı kültüründen yoksun bir devlet şekillenirken doğal olarak oldukça yıkıcı, şiddet yükkü ve anti- demokratik olacak, her türlü kirli yol ve yöntemleri mubah görecektir.

Böyle bir yapının kendisini yaşatması, diğer sınıf ve tabakalara karşı hoş görülü olması, sorunları demokratik yöntemlerle çözüp, varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Çünkü ekonomik dayanağı, sosyal zemini zayıf olduğu gibi, bilinci, düşünce gücü, kültürel birikimi de zayıftır. Bu “yokluk” daha başlangınçta ve sonraki yıllarda da hep tepeden emir yağdırma temelinde bir işleyişe sahip olmuştur.

“Yetkiyi padişahtan, orduyu Osmanlı ordusundan, bürokrat ve memurları Osmanlı sarayından alan son derecek ucube bir devlet yapısı şekillenmiştir. Milletin ve vatanın birliği adına, diğer halkları, ulus ve azınlıkları inkar ve ret eden, tek dil, tek bayrak, tek din, tek millet, anlayışını benimseyen, bu bağlamda diğer dilleri, ulusal sembolleri ve kimlikleri yok sayan katı, ırkçı ve faşist bir ulus-devlet anlayışı ortaya çıkmıştır. Hiç kuşkusus ki, Cumhuriyeti ayakta tutan temel zor araçların başında zindanlar gelir. Aslında Cumhuriyet her alanda olduğu gibi bu alanı da Osmanlı devletinden miras almıştır. Zindanlar Osmanlı devletinden Cumhuriyete miras bırakılan en zalim kurumlaşma biçimi olmuştur. Tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi bu döneminde de zindanlarda şiddet eksik olmamış, irade kırılması ve pişmanlık dayatması bu zeminde temel bir uygulama biçimi olmuştur. Bu süreçte binlerce muhalif konumunda olan devrimci, demokrat, aydın, yazar, gazeteci, Müslüman düşüncelerinden dolayı tutuklannıp yıllarca bu zeminde kalmıştır. Herhalde Cumhuriyet döneminde tutuklanıp cezaevine konulmayan tek bir aydın bırakılmamıştır.

Nazım Hikmet, Doktor Kıvılcımlı, Şefik Hüsnü, Mustafa Suphi, Sabahattin Ali, Zekerya Sertel, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Kürt hareketinden Tarık Ziya Ekinci, Naci Kutlay, Ali Karahan, Nurettin Yılmaz, Sait eElçi, Sait Kırmızıtoprak, Musa Anter gibi yazar, şair, aydın ve devrimciler yıllarca Cumhuriyetin cezaevlerinde kalmış, burada sistemli işkencelere tabi tutulmuşlardır. Teslim alınmanın en kolay yolu zindanlar olmuştur. Burada teslim olmayanlar dışarıda katledilmişlerdir. 1960 ve 70’lı yıllarda askeri darbeler ile birlikte zindanlar sözcüğün gerçek anlamıyla birer işkencehane ve teslim alma merkezleri olmuştur.

1961, 1971 ve 12 Eylül askeri darbelerin gerçekleştiği yıllarda zindanlar, sistem muhalifleri için birer eritme ve işkence ile tutsakların ruhlarını öldürme yerleri haline gelmiştir. Özellikle 12 Eylül Askeri Darbe döneminde zindanlarda oluşturulan sistem, çok daha özel ve özgün bir alan oluşturmuştur. Böyle bir sistem dünyanın başka bir yerinde bulmak güç olsa gerek. Ankara’da Mamak, İstanbul’da Metris, Diyarbakır’da 5.No’lu Cezaevleri çok daha geniş analize ihtiyaç vardır. Ancak burada uzun uzun anlatmaya gerek yoktur, zira zaten bu üç zindanın sonuçları daha sonraki yıllarda açığa çıkmış ve çok özel uygulamalarla başlı başına bir statü olarak inşa edilmiş üç ayrı zindandır.

 

Öcalan’ın Duruşu

Her liderin kendine özgü kural ve direniş biçimleri vardır. Taşımış oldukları tarihi sorumlulukları gereği kendi direniş çizgilerini belirlerken, aynı zamanda toplumsal ve halksal sorumluluklarını gereği olarak da direniş hatlarını çizerler. Liderler lider olduklarını kanıtlama gibi bir tutuma girmezler. İçerisinde bulundukları tarihsel ve toplumsal koşullarının bir ürünü olarak ortaya çıkarlarken, kendilerini somut koşulların somut tahlilinden hareketle yaşam, düşünsel, felsefik ve toplumsal perspektiflerini oluştururlar. Onlar varolan hayatı yaşamazlar, yeni bir hayatın öncüsü, onun yaratıcısı ve pratik savunucusu olurlar. Eskiyi reddederken yeni yaratırlar. Yaratma ve yaratıcılık onların temel özellikleridir. Birçok şeyi bir anlamda yoktan var ederken birçok şeyi de yeniden biçimlendirerek onlara öz kazandırırlar. Liderlik budur. Kendilerini birey olmaktan çıkartıp liderliksel bir kuruma, ulusal, sınıfsal veya toplumsal bir iradeye dönüştürürler. Liderler ve liderliksel kurum aynı zamanda içinde bulundukları toplumun özgürlük stratejisini de belirlerler. Stratejiyi belirleyen kendileri, uygulayan ise onun oluşturduğu kurumsal gerçekliğidir. Bu anlamda son derece inisiyatifli, politik, düşünen ve yoğunlaşmaları sınırsız olan, kendilerini, güçlerini, oluşturdukları kurum ile düşmanını hem iyi tanıyan hem de iyi mücadelesini bilenlerdir. Liderler bir ulusun, toplumun, halkın ve sınıfın kaderini belirleyen kişilerdir aynı zamanda. Onların varlığı ve çizdikleri stratejiler zaferi de yenilgiyi de getirebilir. Çünkü onların kararları kesin, net ve belirleyicidir. Liderliksel kurumuyla tartışır, görüş alışverişinde bulunur ama son noktayı koyarlar.

Bu genel anlatımlar Öcalan’ın liderliksel konumunu da anlatıyor. Hatta Öcalan’ın belirleyiciliği, keskinliği ve son sözü söyleme konusundaki duruşu çok daha belirleyicidir. Öcalan’ın liderliksel konumu değişmemiştir. İmralı adasına tutsak edildikten sonra da bu konumu devam etmiştir.

Elbette ki burada Öcalan’ın İmralı sürecini, İmralı’daki tutumunu, İmralı’da kaldığı süre içinde geliştirdiği tezleri, yeni paradigmaya ve tüm bunlardan hareketle ortaya koyduğu duruşun ne anlama geldiğini vurgulama gereği vardır. Her şeyden önce Öcalan herhangi bir tutsak veya partisinin orta kademesinde yer alan bir kişi değildir. Onun duruşu ile düşüncesi, tutumu ile pratiği, tavrı ile geliştirdiği direniş doğal olarak diğer tutsaklardan, diğer direnişçilerden çok farklıdır. Öcalan’ın İmralı’daki duruşu ve aldığı karar da bu bağlamda olmuştur. İmralı sürecinde Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu devrimine daha çok yoğunlaşmıştır. Direniş, duruş ve sürece yaklaşım da bu perspektif temelinde olmuştur. “İmralı’da Liderlik konumumu ve rolümü nasıl sürdürüp geliştirebilirim, uluslararası komployu nasıl bertaraf edebilirim, yoldaşlarıma daha nasıl katkı sunabilirim” gibi sorulara yanıt olmayı esas almıştır. Direnmesinin özü bu.

Her şeyden önce Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu devrimi hedefleyen uluslararası komployu açığa çıkartma tutumunu geliştirmiştir. Komplonun nedenleri ve sonuçları üzerinde yoğunlaşarak sürece giriş yapmıştır. Yeni tezlerle devrimlerim sorununu yeniden gözden geçirerek ele alıp değerlendirmiştir. Yapmış olduğu değerlendirme ve analizler sonucunda yeni bir devrim teorisini oluşturmuştur. Bu bağlamda da yeni paradigmayı şekillendirmiştir. Demokratik cumhuriyet, demokratik konfedaralizm, demokratik ulus tezlerinden hareketle özgürlük sorunlarını çok daha derinleştirmitir. Bu anlamda İmralı’da teorik araştırma-inceleme, analiz, tez ve anti tez ekseninde yürüttüğü çalışmayı önemli bir düşünce yoğunlaşmasıyla sonuçlandırmıştır. Yeni paradigma İmralı’da ortaya çıkmıştır. Yeni paradigma sadece Kürdistan özgürlüğü için değil, aynı zamanda reel sosyalizmin yıkılması ile birlikte ortaya çıkan teorik boşluğun doldurması açısından da, önemli tezlerin bütünselliğinden oluşan bir paradigmadır. Kadına yaklaşım, demokratik özerklik, demokratik ulus, devletsiz sistem, ahlaki-politik toplum ve tüm bunlardan demokratik konfederalizmin formu ortaya çıkmıştır.

Görüşme notlarında “İmralı direnişim uluslararası komployu açığa çıkartmam, savunmada dile getirdiğim yeni paradigmamı şekillendirmem, reel sosyalizminin enkazı altında dünya devrimine katkı sunma konusunda oluşturduğum yeni tez ve ideolojik oluşumla yaşanan boşluğu doldurmamdır” demişti. Bir lider özgürlüğü düşünür, halkı nasıl özgürleştirir, özgür topluma nasıl ulaşılır ve evrensellikten özele özelden evrenselliğe doğru düşünerek dünya özgürlüğünün temel ilkeleri konusunda adım atmasını bilir. İmralı süreci de böyle bir gerçekliği açığa çıkartmıştır. Bir Liderin direnişi bu tarz da gerçekleşiyor.

Sonuç olarak; insan iradesini kırabilecek, bilincini köreltebilecek, ruhunu öldürebilecek, onun iç dünyasını fethedebilecek hiçbir araç, teknik ve mekanizma yaratılamaz. İnsan iradesi her türlü zorlukları aşabilecek, kaba işkenceyi ve rehabilitasyon yöntemlerini boşa çıkarabilecek bir güce sahiptir. İnsanlık bu güç ve bilinçle sıfırdan başlayarak bu günkü düzeye ulaşmıştır. Eğer onun iradesinden daha üstün bir irade, düşüncesini köreltecek bir teknik, azmini kıracak, ruhunu eritip özünü başkalaşıma uğratacak bir mekanizma olmuş olsaydı, bugün ya olmayacak ya da başka bir varlığın kölesi olmuş olacaktı.

Bugünün insanı, dünkü insanı kat be kat aşmıştır. Dolayısıyla, bugün insan dünkü insandan daha bilinçli, inançlı, kararlı ve güçlüdür. İnsan aslanın kaba gücünü yendiği kadar, tilkinin kurnazlığı ile çakalın sinsiliğini yenmesini, doğayı etkisi altına aldığı kadar uzaya da kafa tutmasını bilmiştir. O halde, insan nasıl ki tüm zorluklara karşı büyük bir direniş göstermişse, egemenlerin kaba işkencelerine karşı kahramanca direnip ser verip sır vermemişse, izolasyonla, yalnızlaştırma, tecrit ve beyin yıkama hücrelerine karşı da direnebilir, zafer elde edebilir.

Bunları da beğenebilirsin