Düşünce ve Kuram Dergisi

Hangi Meşruiyet?

Kenan Avcı

İnsanlığa musallat olan iktidar ve tahakküm sapması, insana, topluma, düşünceye ve siyasete dair olan her şeyi düalist temelde ele almayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü insanlığın bir devletli, bir de devletsiz tarihi mevcuttu. Bu her iki tarihsel oluş halinin gerçekleşme ve gelişme çizgisi karşıt kutuplu olmakla birlikte; devletli tarih oluşumu, devletsiz tarih hakikatinin yaratmış olduğu maddi ve manevi külliyatın manipülasyonu temelinde kurula gelmiştir. Ele alınan her sosyo-politik konumun bu temelde muamele görmesi, hem toplum hem de devlet perspektifiyle kritize edilmesi bu nedenle olmazsa olmaz kabilindendir.

Yasallık ve meşruluk tartışmasını da bu çerçevede ele almak gerekmektedir. Hangi meşruiyet, sorusuna verilecek cevapların içeriği iyi ayrıştırılamadığı takdirde, egemenin kurduğu kavramsal çerçevenin dışına çıkıp toplumcu bir ruhla orijinal kavramsallaştırmalar geliştirmek ve bunun üzerinden toplumcu soyutlamalar oluşturmak mümkün olmayacaktır. Bu bağlamda meşruiyetin iki boyutundan bahsetmek gerekmektedir. Bunlardan ilki; birinci ve ikinci doğanın işleyiş mantığının yansıması olan toplumcu meşruiyet iken; ikincisi, iktidar sapmasının yansıması olan devlete içkin inşa edilmiş meşrutiyettir. Bu açıdan toplumcu meşruiyetle kriztalize olduğa alana ahlak inşa edilmiş, meşruiyetin somutluk kazandığı alana yasa demekteyiz. Aynı kavramın içerimlediği bu düalizmi biraz daha derinlemesine irdelediğimiz zaman, her birinin kendi doğal ortamında çok farklı anlamlar taşıdığını görmekteyiz.

Toplumcu meşruiyet özelde insanın, genelde yaşamın varoluşsal özelliklerinden türemektedir.

Diyalektiğinden biliyoruz ki, evrende her şey birbirine bağlıdır. Etki-tepki, neden-sonuç gibi bağdaşık gelişme ilkeleri, birinci ve ikinci doğadaki bütün yapısallıkların öncekinin farklılaşmış formu olduğunu doğrulamaktadır. Bu ilkesel durum, yaşamın bütün farklı formlarıyla birlikte önemli oranda ortaklaşan özellikler barındırdığını kanıtlamaktadır. Bu ortaklaşmanın temel karakteristiği ise, hiç şüphesiz yaşama iç güdüsüdür. Yaşam doğası itibariyle gelişmek ve çeşitlenerek çoğalmak esasına dayalıdır. Evrimsel gelişme çizgisindeki ölümsüzlüğün sırrı da zaten yaşamın bu temel özelliğinde gizlidir. Dolayısıyla yaşam açısından meşruiyet; varlığını sürdürmek, farklılıkların uyum içerisinde birliğini sağlamak, çeşitlenmek ve çoğalmaktır. Herhangi bir canlı formu eğer evrimsel zincirin bir halkasında varlık kazanmışsa, onun kendi varlığını koruma, yaşamını sürdürme ve kendisini geliştirme istenci meşrudur. Yani doğal işleyiş açısından meşruiyet; varlık, farklılık ve bir aradalık zeminine oturmaktadır.

Analojik bir yaklaşımla bunu alıp toplumsal düzleme de yansıtabiliriz. Çünkü; toplum da canlı bir organizmadır. Canlı yaşamının biyolojik evrim süreciyle insana ulaşmış olması gibi, insan da kültürel evrim süreciyle toplumsallaşma düzeyini yakalamıştır. Bu yüzden canlı yaşamı için geçerlilik kazanan varoluşsal kurallar ve meşruiyet kaynakları, toplum tasarımları için de geçerlidir. Varlık, çokluk, farklılık, birlik (teklik değil!) ve çeşitlilik gibi davranışsal yönelimler, toplum olmanın da doğal sonuçlarıdır. Dinlerin “Sizi 72 millete ayırdık ki, konuşup anlaşasınız” mealindeki vurgusu, toplumsallığın bu temel özelliğinin altını çizmek içindir. Toplum farklılıkların biraradalılığını ifade ettiğinden , ahlaki kurallar ve politik değerlerin yaratımı söz konusu olmaktadır. Farklılık olmadan ahlaki kurallar ve politik düzenlemeler hiçbir anlam ifade etmez. Aralarındaki ilişki maddenin evrensel itme-çekme yasasına benzemektedir. Farklılaşma itme yasası iken, ahlaki politik değerler çekme yasasıdır. Çekme yasası olmasaydı maddenin biraradalığını sürdürmesi mümkün olamaz, farklılaşan atomlar çekirdekten kopup dağılırlarlardı. Dolayısıyla canlı veya cansız yaşamın maddi varoluşu gerçekleşmezdi. Aynı şekilde itme yasası da olmasaydı atomlar farklılaşarak çoğalmaz, formsuz bir kütle olarak kalırlardı. Bu ilke toplum açısından da geçerlidir. Toplumun itme yasası kültürel farklılıklar, çekme yasası ahlaki- politik değerler de olmazsa toplum form kazanmaz, buna mukabil ahlaki-politik değerler de olmazsa kültürel farklılıklar bir arada tutulamaz. Abdullah Öcalan, özgürlüğü de bu eksene oturtmak, demokrasi zemininde vücuda gelen ahlaki-politik değerlerin yapısallık kazanmış haline özgürlük demektedir.

İşte toplumsal meşruiyetin “kendiliğindenlik”ten çıkıp “kendisi içinlik” kazanması, devletin toplumsal özgürlük alanlarına girmesiyle başlar. Bu özünde tahakkümcü iktidar çizgisinin özgürlükçü toplum çizgisine saldırması anlamına gelmektedir. Hiçbir dışsal müdahale olmazsa toplum, demokrasi zemininde ahlaki-politik ölçülerini kurumsallaştırıp özgür yaşamını sürdürme kabiliyetine sahiptir. Ancak; dışsal müdahaleler (iktidar, tahakküm, sömürü) bu doğal akışı bozmakta, demokrasinin zeminini daraltarak ahlaki politik değerleri dejenere etmektedir. “Daha az devlet, daha çok toplum” tespiti bu yönüyle sorunun kaynağına inen önemli bir söylemdir.

Toplumun doğal akışına müdahale edilip, özgürlük alanına girildiğinde açığa çıkması beklenen en meşru davranış biçimi ise direniş olmaktadır. Toplumcu meşruiyet dediğimiz olgu, direnişten başka bir şey değildir. Doğadaki insan dışındaki tüm diğer canlılar açısından “meşru savunma refleksi” diye tanımladığımız duruşun insandaki karşılığı “direniş” biçimini almaktadır. Tahakkümcü saldırılar karşısında tikel anlamda insanın, tümel anlamda toplumun aldığı direniş pozisyonu kuşkusuz meşru savunma kapsamındadır. Fakat diğer tüm canlılardan farklı olarak insanın meşru savunma refleksini direniş boyutuna taşıyan özgürlük, irade faktörüdür. Doğadaki diğer tüm canlılar, salt fiziki varlığına bir saldırı yöneltildiğinde meşru savunma refleksi gösterirler. İnsan ve toplum gerçekliğinde durum biraz daha karmaşıklıdır. İstisnasız her insanda fiziki varlığını korumak için meşru savunma refleksi gösterir ama, insan ve toplumdaki direnişin özü sadece bununla sınırlı değildir. İrade faktörü ve özgürlük eğilimi, en az fiziki varlığını korumak kadar başat öğedir. İnsan da yaşamak ister; ama kendi öznel iradesiyle, kültürüyle, tarihiyle birlikte özgür yaşamak ister. Bahsini ettiğimiz, toplumcu meşruiyetin beslendiği köksel kaynak tam olarak bu noktadır. Doğadaki herhangi bir canlının fiziki varlığına müdahele edildiğinde ilgili öznenin göstereceği her türlü refleks ne kadar meşru ise, insanın iradesine ve toplumun ahlaki-politik değerlerine (dil,tarih,coğrafya, doğa, gelenek, özyönetim, kimlik, vb.) müdahele edildiğinde, insanı ve toplumu geliştireceği her türlü direniş de o kadar meşrudur. Bahse konu ettiğimiz toplumcu meşruiyet buradan beslenir.

 

Toplum Ahlakla, Devlet Yasayla Varlık Kazanır

Meşru direniş iradesini açığa çıkaran itki ise, hislerle beslenen bilinçtir. Bir insanın fiziki varlığına doğrudan müdahale edildiğinde, meşru savunma refleksi anında açığa çıkacaktır. Çünkü bu, güdüsel bir kodlamadır. Ama; doğaya, kültüre, kimliğe, ahlaka, dile, tarihe vb. müdahele edildiğinde, direniş pozisyonu kendiliğinden açığa çıkmıyor! Bu paradoksun nedeninin yabancılaşma olduğunu biliyoruz. İnsan ahlaki-politik değerlerinden uzaklaştırılıp öz yönetiminden düşürüldüğü zaman, direniş iradesini de yitirmiş bulunuyor. Yabancılaşma dediğimiz şey, esasında direniş iradesinin yitirilmesidir. Bir birey varsa toplum, devlet tahakkümü karşısında direnişe geçme ferasetini ve cesaretini ortaya koyabiliyorsa, ahlakını tamamen yitirmemiş, politikadan düşmemiştir. İki koldan akan tarih nehrinin toplumcu yatağında, insanlığın tahakkümcü düalist saldırılarına karşı cisimleşen tarihsel direniş mirasının haddi hesabı yoktur.

Örneğin “Beyaz Adam” 16. Yüzyılda anakarayı işgal ettiğinde, Kızılderililer olarak tanımlanan halklar, sırf doğayı ve toprağı korumak için topyekün direniş iradesini göstermişlerdi. Soykırımlar dizisiyle yok edilmiş olmaları, ortaya koydukları ahlaki-politik bilinç düzeyi yüksek direnişin erdeminden hiçbir şey eksiltmemiştir, tersi çoğaltmıştır. Oysa günümüzde her yer “anakara” haline getirilmiş bulunuyor. “Beyaz Adam” metaforuna temsiliyet kazanan tahakkümcü iktidar çizgisinin ayak basmadığı tek karış toprak, sömürmediği tek bir insan, talan etmediği tek bir toplum kalmamış gibidir. Buna rağmen insanlık topyekun direniş pozisyonuna geçerek sırtındaki devlet denilen tüketici uru söküp atamıyorsa, bunun nedeni hislerin önemli oranda kadükleştirilmiş, bilincin alabildiğine köreltilmiş olmasıdır. Bu nedenli devrimciliğin öncelikli görevi, duygu ve bilinç inşası olmaktadır.

Bu noktayı toparlayacak olursak; toplumcu meşruiyet, kendi kendini yönetme gücü kazanana kadar direnmek ve hem birey hem de toplum olarak demokrasinin zihniyet evreninde ahlaki-politik değerlerini canlandırmaktadır. Fakat bunun karşı kutbunda bir de inşa edilmiş devletçi meşruiyet alanı mevcuttur. Çoklukla temel bir hataya düşülür. Sanki meşruluk salt toplumun, yasallık salt devletin alanıymış gibi yanılgılı ve eksik değerlendirmeler yapılabilmektedir. Bir kavramın hangi açıdan yorumladığımız çok önemlidir. Yasallığı devlet cephesine terk ettiğimiz zaman, meşruiyeti de riske atmış oluyoruz. Çünkü meşruiyet yasallığın dayanak noktasıdır. Devlet için de, toplum için de bu böyledir. Elbette ki, toplum ahlakla, devlet yasayla varlık kazanır. Ancak her genel doğru, yasanın devletlerin uhdesinde olduğu anlamını taşımaz. Amaralı “Ahlaka yedirilmiş hukuk” formülasyonuyla bu açmazın çıkış yolunu geliştirmiş durumdadır.

Hali hazıra sorun yasanın kendisinde değil, ona yüklenilen anlamdadır. Tahakküm öğelerinden sıyrılabildiği oranda, yasanın toplumsal özellikler kazanması mümkündür. Yasa; insanın pozitif bilim anlamında evreni algılama düzeyine, sosyal bilim anlamında toplumu yorumlama tarzına, siyaset bilim anlamında evreni algılama düzeyine, sosyal bilim anlamında toplumu yorumlama tarzına, siyasal bilim anlamında üretim ilişkilerini tasarlama biçimine göre form ve içerik kazanır. Yani yaşam içeriği, onu yapan zihniyetin simetrisidir. Yasayı yapan zihniyet iktidarcıysa, yasa tahakküm üretir; toplumcuysa, yasa özgürlük alanı oluşturur. Bunun yanı sıra; yasa birinci doğada sabitlik ve statiklik içerirken, ikinci doğada esnek ve dinamik bir kişilik kazanır. Örneğin yer çekimi yasası insanın mevcut kavrayış düzeyine göre sabittir. Bu evrensel yasa hali hazırda yoruma ve tartışmaya kapalıdır. Fakat siyasetin ve toplumun yasaları inşa edilen daha esnek kurallara tekabül eder. Kökeni farsça (muhtemelen Zazaca!) olan “Yasa” kelimesi zaten kural anlamına gelmektedir. Bu açıdan Zerdüşt’ün Zend Avesta kitabındaki “Yasnalar” bölümü çok çarpıcıdır. Zerdüşt, kitabının o kısmında toplumun “yönlendirici ve düzenleyici” kurallarını tanımlamaktadır.

Gatalar bireye verilen öğütleri içerirken, Yasnalar toplumsal kuralları belirler. Çok muhtemeldir ki yasa kelimesi de oradan türetilmiştir. Dolayısyla yasanın tanımı ve içeriği toplum açısından “yönlendirici ve düzenleyici” bütünü iken, devlet açısından “değişmezlik ve mecburiyet içeren kurallar” halini almıştır. Dikkat edilirse toplumcu yorumunda ihtiyaçtan doğan gönüllülük, devletçi yorumunda sömürüden doğan dayatma vardır. Dolayısıyla hem yasayı hem de ona dayanak olan meşruiyeti iki yönden ele almak zorunludur. Felsefi olarak yasa ile meşruiyet birbirinden ayrıştırılamaz; bu ayrıştırma ancak politik düzlemde yapılabilir. Devletin kendi yasal çerçevesi ve meşruiyet anlayışı vardır ve elbette ki bu, toplum karşıtıdır. Buna mukabil toplumunda kendi meşruiyet alanı ve ondan beslenen düzenleyici kuralları söz konusudur.

Meşruiyet konusuna geri dönecek olursak, toplumcu meşruiyetin karşı kutbuna konumlanan, inşa edilmiş, devletçi meşruiyeti biraz daha irdelemek faydalı olacaktır. İktidar zihniyetinin bir sapma olduğu tespiti, hep vurgulanagelen bir hakikattir. Bu zihniyetin somutlaşmış hali olan devlet örgütlenmesi de toplum karşıtı ve gayri meşru bir yapılanmadır. Toplumun maddi, manevi, kültürel, düşünsel değerlerini çapullayarak kendisini var ederken bile, toplum karşıtlığında sınır tanımamaktadır. Kendisini yaşatan ve ayakta tutan toplumu mütemadiyen baskı altında tutması ve sömürmesi yapının doğası gereğidir. Aksi durumda ayakta durması ve sürekliliğini sağlaması mümkün değildir. İktidar zihniyetiyle güdümlenen devlet örgütlenmesinin kurmuş olduğu sömürü ve tahakküm ilişkilerini çıplak-kaba zorla ayakta tutması mümkün olmayacağından, rızanın üretimine hizmet eden meşruiyet inşasına gidilmesi, sistem açısından olmazsa olmaz kabilinden hayati bir ihtiyaçtır. Arapça anlamı tecavüzle özdeş olan devlet yapılanmasına ait olan her şey toplum dışıdır, sapmadır. Devletleri kurup en altından en üst kademesine kadar yöneten insanlar da özünde şudur ki, “ devletlü” güçler kendi gerçekliklerinin bilincindedirler. İnsan toplum ve doğa karşısında ne kadar onursuz bir pozisyonda olduklarının farkındalığıyla devleti kutsayarak kendilerini aklamaya çalışıyorlar. Yani inşa edilmiş devletçi meşruiyet kurgusunun bir yanı sistemin sürekliliğini garantiye alma telaşı, diğer yanı devletli güçlerin şerefini kurtarma operasyonudur. Zira devletin kutsal bir yapı olarak sunulması devleti kuran ve yöneten kişilerin de yüceltilmesi anlamına gelir. Bunun en kestirme ve sonuç alıcı yolu, toplumcu yerine devleti ikame etmiş tarzda yeniden inşa etmektir.

 

Halklar İçin Esas Olan Toplumsal Meşruiyet Alanıdır

Devletin kendisini meşru ve vazgeçilmez kılma anlayışı, kurulduğu ilk günden şimdiye değin eksik olmamıştır. Bir yalancının kendisini hakikat timsali sunmaya çalışırken yalanı süreklileştirmesi gibi devlet de lanetini gizlemek için sürekli yapay kutsallıklar kılıfına bürünmek zorundadır. İnşa edilmiş meşruiyet masalları bir traji-komik hikayelerin incelikli anlatımı olmaktadır. Devlete içkin inşa edilmiş meşruiyetin, güç ve otoritenin kullanımıyla ilgili olması tesadüfi değildir. Toplumun söz, karar ve iradesi üzerinde mutlak hak sahibi olduğunu iddia eden devletli güçlerin bu hakkı nereden ve kimden aldığını da topluma izah etmesi gereklidir. Bu hak esasında “kılıç hakkı” dır! Yani zora zorbalığa dayalı olmaktadır. Fakat Napolyon’un da ifade ettiği gibi “Kılıçla herşeyi yapabilirsin ama kılıcın üzerine oturamazsın!”. Napolyonun özdeyişinde, iktidarın kılıçla kurulabileceğini ama sürdürülemeyeceğini ifade etmektedir. İşte tam da bu nedenle devletlerin kuruluş dönemlerinde kılıcın rolünün bittiği noktada, mührün(meşruiyetin) rolü başlar.

İktidarın meşrulaştığı alan olarak tanımlanan otoritenin, devletli oluşum sürecindeki geçirdiği evreler biliniyor. Meşruiyetin inşası Teos, Genos ve Demos aşamalarından geçerek günümüzdeki modern halini almıştır. Yani iktidarın meşruiyeti ilk başta tanrı ve din temelliydi; zamanla kan ve gen biçimini aldı ve en sonunda halk ve yasa düzlemine oturtuldu. Otoritenin kaynakları iktidarın dayanakları ve devletin öznel uygulamaları sosyal bilimin temel tartışma ve araştırma alanı olsa da bu noktada toplum lehine güçlü bir perspektifin açığa çıkmamış olması, egemenlerin en büyük avantajı olagelmiştir. Birey-toplum, toplum-devlet, devlet-birey ilişkilerinin muhtevası, karşılıklı hak ve görev alanları yetki ve sorumluluk düzeyleri vb. gibi konular sosyal bilimin en çok incelediği konu başlıkları olmalarına rağmen, pozitif sosyolojinin meselenin özünü izah etmekten uzak yorumları, devlet ve iktidarın inşa edilmiş toplum karşıtı meşruiyet alanını meşrulaştırmaktan başka bir sonuç doğurmaktadır. Birey toplum ilişkisi elbette ki, sosyolojinin temel yoğunlaşma alanıdır. Fakat devlet-toplum, devlet-birey ilişkilerini sosyolojinin değil, direnişe dayalı politikanın konusu yapmak doğru olanıdır. Çünkü devlet-toplum ve devlet-birey arasında tarihsel bir ilişkiden değil, antagonist temelli çatışmalı bu çelişkiden bahsetmek gerekmektedir. Daha ilk baştan bu tespiti yapmadan, devlet-toplum ve devlet-birey ilişkilerini görev ve yükümlülükler bağlamında ele almak, devletlerin tahakkümcü zorunu, belkide farkında olmadan meşrulaştırmak anlamına gelir. Pozitivist sosyolojinin yaptığı en temel hata bu noktada açığa çıkmaktadır. Özü çapulculuk olan devlet örgütlenmesinin otorite kullanımını meşrulaştırmak veya yasallaştırmak, en temel yanılgıdır. Devletin toplum karşıtı olduğunu ve dolayısıyla toplum adına söz, karar ve irade sahibi olamayacağını, yapacağımız her değerlendirmenin önünde temel bir tespit olarak ifade etmeden, ortaya konulacak meşruiyet tanımlamalarının son tahlilde dönüp dolaşıp tahakkümcü iktidar çarpmasını aklama riskinin bulunduğunu bilmeliyiz. Mevcut sosyal bilimler bu hayata çokça düşmektedir. Çünkü eril iktidarcılık zihniyette aşılmamıştır. Örneğin pozitivist sosyolojinin dörtlü sac ayaklarından birisi olan “Yorumlayıcı Sosyoloji’nin kurucusu Max Weber’in otorite tanımlamasını ele alalım. Weber gücü yani iktidarı ikiye ayırır. Bunlara da “olgusal güç” ve “otoriteryen güç” adlarını verir. Buna göre olgusal güç piyasa ilişkileriyle bağlantılı olup ekonomik çıkarlar aksına oturur. Otoriteryen güç ise, doğrudan siyasal kaynaklı olup yönetim faaliyetleriyle ilgilidir. Weber; olgusal güç dediği piyasa ilişkilerinde çarpıklığını irdeleme gereğini duymaz. Sadece “otoriteryen güç” diye tanımladığı, devletin tahakkümcü uygulamalarını ve toplumsal bellekte yanıtladığı eril zihniyet kırılmalarını meşruiyet alanına çekerek üçe ayırır. Bu açıdan Weber’e göre tahakkümcü iktidar güçlerinin otoritesi üç biçimde meşruiyet kazanır. Bunlara “Geleneksel Otorite”, “Baskıcı Otorite” ve “Hukuksal Otorite” adlarını verir. Yani devletin veya herhangi bir öznenin uygulamaları tahakküm içeriyor olsa bile, eğer geleneksel, baskıcı ve hukuksal otorite kaynakalarından besleniyorsa, meşru kabul edilir! Böyle bir şey olabilir mi? Mesela babanın otoritesi geleneksel temelliyken, valinin otoritesi hukuk temellidir. Bu açıdan Weber’e göre babanın çocukları üzerinde, valinin otoritesi hukuk temellidir. Bu açıdan Weber’e göre babanın çocukları üzerinde, valinin halk üzerinde kurduğu tahakkümcü otoritesi haklı ve meşrudur. Ama zaten sorun da burada değil midir? Geleneği kim belirliyor, hukuku kim oluşturuyor? Eril zihniyetin esiri olmuş egemen erkeğin kurduğu geleneğin veya yasanın herhangi bir toplumsal meşruiyetinden bahsetmek, zaten gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemek anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak; ezilen halklar ve ilerici insanlık için esas olan toplumsal meşruiyet alanıdır. Bu da doğası itibariyle devlet karşıtı olmak, kadın özgürlük çizgisini temel almak ve ekolojik bakış açısını gözetmek zorundadır. Devletlerin toplumsal direnişleri kriminalize edip pasifizm sınırlarında tutabilmek amacıyla “Bireysel Haklar” yanılsamasıyla kimi ayak oyunları yaptıkları bilinmektedir. Özellikle geniş orta sınıflar için kontrollü bir eylem alanı açıp, toplumu parçalama ve asıl direniş alanlarını gölgeleme taktiği, devletli güçlerin uzmanlık alanı halini almıştır. Yasal gösteriler, izinli mitingler, basın açıklamaları, seçim sandığına hapsedilmiş irade beyanı, parlamentarist sınırlarda gezinen mücadele anlayışı, egemenin olmayan merhametinden aman dileyen muhalefet çizgisi, toplumsal meşruiyetin radikal direniş çizgisinden sapmayı ifade etmektedir ve sonucu her zaman için hüsran olmaya mahkumdur. Toplumcu meşruiyet direnişleri elbette bu mücadele argümanlarını da kullanabilir; ama yasallık sınırlarıyla kendisini bağlayan parlamentarist mücadele anlayışı, toplumsal meşruiyeti pasifizm ve hatta onun bir adım sonrasında teslimiyetçiliğin kucağına itecektir.

Bunları da beğenebilirsin