Düşünce ve Kuram Dergisi

Hayır’ı Anlamak

Mehmet Erbey

İnsan zekası ile evrensel zekanın ilişkisi kendini yokluğa karşı direnme ilişkisidir. Evren varlık sorununu insan bilinciyle farkına vararak bir forma kavuştururken; evren ise evrenin dili, sözcüsü olarak anlam kazanıyor. Bu yüzden olmalı ki insan özündeki anlam gücü ve enerjisi evrendeki varlıkların anlamlandırılmasıyla yokluğa karşı varlığı görünür kılma sorumluluğuyla taşırılmıştır. Oluşumun hızıyla insanda varlığın “sürekli anlamlı bir başlangıç’’ halinde olmasını sağlarken, kendi niteliksel formunu ortaya çıkartmaktadır. İnsandaki bu süreklilik hakikat arayışçılığına da yansımaktadır.

Özünde hakikat arayışçılığı varlığı korumaya dayalı olup, hakikati dile getirme yöntemleri de varlığını koruma ve sağlama metodları olmaktadır. İnsan niçin varoldu, amacı ve doğaya katkısı nedir? İnsan olmazsa da olur muydu? vb. gibi sorulara geliştirilen yanıtlara baktığımızda; Bruna; “Akıl için iki sonsuz olamayacağına göre,Tanrı ve Evren bir ve aynı şeylerdir. Tanrı evrenin yaratıcısı değil, kendisidir’’ derken, Kutsal kitap; “ben bir sır idim, bilinmek için evreni yarattım’’ der. Ancak evren sözcüğünün yerine insanı yerleştirdiğimizde gerçeğe bir adım daha yaklaşarak Terzi Hermes’in “İnsanlar ölümlü tanrılardır, tanrılar ise ölümsüz insandır’’ sözüne varıyoruz. Tao ise; ‘’Taşta uyur, çiçekte rüya görür, hayvanda uyanır, insanda uyandığının farkına varır’’ derken insanın gerçekliğe uyanık kıldığı, tikel-evrensel işlevine yani “evren adına her türlü bilginin insana ait, Tanrıya ait bir bilgi bile insana ait olduğu, tüm bilgilerin öznesi insandır.’’ değinmektedir.

Bilindiği gibi her hakikat arayışçılığı gerçeğe ulaşmayı ön görür. Ve bunu da insan anlamla gerçekleştirirken yaşamı fark etmektedir. Anlam ile yaşamak arasındaki ilişki varoluşun duruşudur.

Hakikat bizler için doğruların birikimi olurken, doğru ise bilince açılmış, bilme anında var olmuş varlığın keşfettiği anlamdır. Bilincimiz bunun için nesneyi belirleyerek bilmeye doğru eğilip hakikat koşullarına göre gerçeğe ulaşmaya çalışır. Peki neydi gerçek? İki sonsuz arasındaki bilinmezlik miydi? Yoksa doğmayı bekleyen hakikatler miydi? Elbetteki bu sorularımızı çoğaltırken çelişkilerin yanı sıra totolojiler de üretebiliriz. Ancak insan bilincindeki kavrama yeteneği kendi koşullarında cevaplar aramaya devam ederken bir düzeni ortaya çıkartacaktır. Çünkü varlık bu kadar düzenli ise, anlamaya bağımlı iken bunu da aşmaya çalışır. Evrendeki bu duruş içsel olarak Bigbang sürecinin devam etmesini de kanıtlar. Kaos ve düzen yada anlam ve anlamsızlık birbirini baskılaması sonucunda yeni bir anlam ortaya çıkar. Bu sayede insan ikinci doğaya olan bağımlılığını niteliksel sıçrama ile üçüncü doğa olarak dönüştürdü. Evrende bu zaman bükülmesi olarak karşılık bulur.Yani insan bilinci varolma amacı doğrultusunda gerçeğe ulaşmak için bilinmezlikleri belirli bir bilme anında örgütleyerek, yapısallaştırarak evrensel işlevle donatır.

İnsan bilinci bilme durağının büyük kısmını gözlemleyen ve gözlenen arasına kurmuştur. Ve buradan beslenir. Ancan bu eylemle bilmeler görecelidir. Görünen an ile görme olayının arasındaki mikro saniyelere ulaşmak yani gerçekliğe ulaşmak mutlak değildir.Gözlemleyen ve gözlenen arasında da belirli bir ilişki ile mücadele etkinliği söz konusudur. Bu yüzden de bilgiler yarım kalarak ilke halinde özel kılınabiliyor. Evrende de gerçekleşen bu yetkinlik insanda mükemmellik olgusuna vesile oluyor. Buda göreliliğin gelişmesidir. Diğer bir durum ise gözlemleyen ile gözlenen arasında oluşum farkı vardır ve bu zaman ile mekan birikimlenmesidir.

Örneklendirecek olursak; Güneş ışınları dünyamıza 8 dakikada ulaşabilmektedir. Güneşe bakıp gördüğümüz biçimsel an aslında 8 dakika öncesine aittir. Buda sürekli yarım bilmemizi kaçınılmaz kılarken gerçeğin bir çok yönüne ulaşmamızı sağlıyor. Bu durum neyin gerçek neyin yanılsama olduğu bir karmaşıklığına vesile olabilir gibi gözüksede yaşamımızı özgür kılmaya engel değil, aksine büyük imkan esnekliği sunuyor. Çünkü unutmayalım ki bilincimiz hakikat şartlarına uygun tasarlama, değiştirme ve dönüştürme kabiliyetindedir.

 

Gerçeğin İnşacısı: İnsan

Mekan ve zamanın orta yerinde duran insanın mekandaki hareketliliği ağır işlerken bilinçteki zamanı ise mikro ölçektedir. Yani insan aynı anda dünyanın herhangi bir yerini düşünebilirken, fiziki olarak orada olması mümkün değil! Aslında çelişki bize sonsuz bilinmezlikler içinde en doğruya, çeşitliliğe ulaşmamıza imkan sunarken tıpkı insan anatomisinin binlerce moleküler dizilişiyle ortaya çıkan bedeni gibi bütünsel hakikat formunu, yaşamı ortaya çıkarmamıza imkan sunuyor. Bu gerçekliğin farkında olan Derviş, Peygamber, Evliya ve Budistler soyut yaşamayı öğrenerek özgür bir yaşama ulaşabilmişlerdir. Öcalan, “Herkes soyut yaşayamaz. Herkes anlam gücüne, duygularının gücüne dayanarak yaşayamaz. Kim yapabilir? Evliyalar, Peygamberler, Budistler yaşayabilir.” demekte.

Peygamberce yaşamak sürekli nefis savaşı içinde olmayı gerektirir. İnsan nefsini bozan ve bunun üzerinden varlığı ortadan kaldırmayı öngören her türlü tehditle mücadeleyi esas alır. Günümüzde bu tehdit kapitalist modernitedir. O halde kendini, zıddını göremeyenler yeniyi yaratamazlar ve direnemezler.

Soyut yaşam nedir? Soyut yaşam hayallerimizin, düşlerimizin olmasını arzuladığımız gerçeğe ulaşmayı öngören, ütopyalarımızdır. Nasıl yaşamalı, ne yapmalı, nereden başlamalı? sorularına verdiğimiz özgürce cevaplarımızdır. Yani verili mevcut yaşamı reddederek “ben şöyle yapmalıyım, şöyle yaşamalıyım” diyerek hedefler ve bu hedefe inanan umut yüklenir. Tüm eylem ve faaliyetlerimiz ve ölçülerimiz buna göre şekillenir.

Neden böyle bir arayışa ihtiyaç duyarız? Çünkü insan ruhu, bilinçli enerjidir. Enerji maddeleşirken anlamlaşmak, anlamlaşırken maddeyi aşma eğilimindedir. Varlık kendini böylesi bir direniş akışıyla mümkün kılıyor. Ne zaman ki mevcut yaşam varlığın gelişimine engel olup meşruluğunu kaybetti, yani öz biçimi kaldıramıyorsa yeni bir yaşam formunu arar. Dikkat edilirse burada bir ilke var. Varlık kendisini dualistçe ifade ederken, insanda da red ve kabul veya HAYIR-EVETLER gelişir. Evetlerimiz daha çok soyut olup, gerçekleşmesini istediğimiz arzu, umut ve tasarımlarımız, hayal ve ütopyalarımız geleceğe ilişkin olurken; hayırlarımız ise somut, mevcut olanı yaşanılan, yaşanmakta olan durumlara dönük gelişmektedir. Hayır’la mevcut düzen ve yaşam formundaki saptırıcı, tutsak edici, varlığı tehdit eden, daha somut olarak devletçi kapitalist modernite sistemini reddederek, evetle kurduğumuz hayallerimizin peşinden gideriz. Aslında bu özellik insanı insan yapan kendini fark etme bilincidir. Çünkü sezgi, düş ve hayaller gerçek olmazsa da gerçeğe dayanırlar. Yani yeniyi, tasarıyı, ütopyayı, sezgileri oluşturan gerçekliktir. Hayallerimiz, sezgilerimiz yaratıcı aklın kaos aralığını düzene koyan ve bunu mümkün kılan güçtür. İnsanları diğer canlılardan ayıran en temel özelliğidir. Evren ile yaşam arasındaki gerçekliğe götüren köprüdür.

İnsan, yaşamını düşüncelerle tasarlarken; düş kurar ve bunun peşinden gider. Sezgisellik evrende olduğu gibi fark etme ve fark ettiğine yönelme bilinci ya da duygusal ana zeka demekte mümkündür. Bilindiği gibi duygusal zekanın en temel amacı, yaşamı varlığı korumaya dayalıdır. Yaşamı koruma, süreklileştirme ve farklılaştırmayla anlamlandırma yetisini geliştirir. Öcalan, “Canlı seziler küçümsenemez. Ne varsa yaşam adına o sezilerde gizlidir. Bu sezilerin mikro-makro evrenlerden bağımsız oldukları söylenemez. Anlayışa daha yakın olan bu seziler dünyasının evrenin temel bir özelliği olmasıdır.” der.

Evetlerimiz hakikat koşullarına göre kendi yaşamını yaratırken, hayırlarımız neden yaratılmasın, nasıl hangi yönde olması gerektirdiğini söyler. Eğer bunu gerçekleştirme olanağını bulamazsa bile bilinç ve varlık kendini anlamdırır ve savunmasını mümkün kılar. Yani mevcut kapitalist sistemi yaşamanın bir zorunluluk olmadığını, bu sistemin dışında da yaşamanın mümkün olduğunu bilir. Buna soyut yaşam diyebiliriz. Yoksa sistemin gözlükleriyle hayalperest, duyarsız, sorumsuz bir yaşam kastedilmemektedir.

Soyut yaşamak kapitalist modernitenin tüm dayatmalarına karşı kendi yaşamını inşa etmektedir. Kendi ölçülerinde hakikat değerlerinde yaşamaktadır. Bu durum aynı zamanda ahlaki politik toplumun bireydeki formudur. Kendinde toplumu yaşatmak, tıpkı tanrıçalar, bilge ve peygamberler gibi. Bu yüzden HAYIR dediklerimizin karşısında kendi evetlerimizi yaşamak büyük bir estetik ister. Kant, Estetiği yüksek bir duyarlılık ve idrakla tanımlar. Bilinç ve duyarlılık anlamını ortaya çıkartır. Kutsal kitap “Gönül gözünü aç ki canı göresin, görülmez olanı göresin, her zerrenin ortasını varsan onda bir güneş görürsün” der. Pope, “Bir bakın dünyamıza görün sevgi bağının yerdeki gökteki her şeyi birleştirdiğini” derken, Hz.Meryem ise Hurilere verdiği vaazda “Sevgi ruhların çeşitli yaratıkların arasında bölünmüş parçaların birleştirilmesidir.” der.

Duyarlılık; canlılığı, ilişkiyi her zerreye yani varlığı sürekli kılan her ne varsa ona karşı kendini borçlu, sorumlu görme ve kendini harekete geçirmedir. Direnen insan bu yüzden en duyarlı insandır. Yaşama saygının; kişiye, insanın insana, doğaya saygının nişanesi duyarlılığın ve onlara karşı sorumluluk bilincidir. Kolektif akılda, toplumsal akılda demek mümkündür. Aksi durum ise “kurmê darê ji darê nebe dar hilnaweşe” (Ağacın kurdu ağaçtan olmazsa ağaç çürümez)sözünde varlığı çürüten kurt olur. Duyarlılık ile sevgi özünde benzerdir. Sevgiyi ilgi ve merakla insanı, canlıyı ve evreni anlamaya yöneltmek olarak tanımlayabiliriz. Duyarlı insanda yaşama olan sevgi büyüktür. Tıpkı bir derviş gibi sürekli hakikatı arar, insanın yarım bilmesini fark ederek kendini tamamlama arayışı gibi. Chandel, “Aşka muhatap bir kalp aşıksız olduğu zaman, gönül ehlini kaybettiği sevgiliyi aramaya gönderir ve bulmadıkça sakinleşmez.” der. “Yaşama aşk ve tutkuyla bağlı olanlar büyük eylem sahibi olurlar. Ancak yaşamın anlamı sadece biyolojik düzeyde tutanlar ise eyleme kalkışmaları mümkün değildir. Çünkü aşk kendini sorumlu, doğayı, insanı seven ve kendisini her şeyden sorumlu görürken, güdülerin peşinde tatmin edenler ise yaşamdan nefret ederler.” A.Haydar Dersim

 

Baba Tahir Uryan ise:

“Denize baksam, denizin içinde seni görürüm.

Çöle, ovaya, doğaya, vadiye baksam

Hep beni izliyorsun

Her şeyde her varlıkta sürekli senin güzelliğini görüyorum.” der.

Duyarlılık tıpkı aşk gibi bilinçli bir eylemdir. Sevdiğin yaşamın her zerresinde yaşama umutlu ve direnişin sel olduğu eylemsellikle akmaktır. Kendini bilme sorumluluğun farkında olmaktır. Madem ki insan evrenin sözcüsüdür, o halde görevi olan varlık- yokluk diyalektiğinin kendini var etme tarzını yani direnişi, oluşumu bulunduğu her yerde, derinlikte zamanda evrenin amacını dile getirmelidir. Yoksa felç olmuş bireyi temsil eder. Kendini fark etmeyen yaşamdan düşerek bilinç kaybıyla kendine ihanet eder.

Cinsiyetçi kapitalist modernite özellikle saldırdığı alan hakikat değerleridir. Hakikat değerlerinin saptırılması birey toplumu savunmasız bırakarak ahlaki-politik ölçülerini dağıtan insanın özünün ve ruhunun kirletilmesine neden olur. İnsanın özü evreni hep dile getirmek ise hep hakikati arayarak kendinde evreni nitelikli kılmaya çalışır. İyi kötü, lanet kutsallık vb. gibi ölçüler buna dönüktür. Kapitalist modernitenin hakikatinde ise; tecavüz, toplum kıyımı, ekonomi gaspı, manevi değerlerin yozlaştırılması, talan, savaş, cinsiyetçilik, milliyetçilik inkar ve nihilizm gibi bireyi tüm değerlerine karşı düşman yapan bir inti hakikattir. Bireyi özgürlüğe yöneltmek yerine; iktidarı için her türlü ahlak dışı söz ve eylemi bireye özgürlük diye yedirtmektedir. Tam bir bozguncu kişiliği yaratıyor. Ne yapan nede yaptıran kişilik…

Özellikle son dönemde yaşanan gelişmeler pandemi sürecinde gerçekler artık daha çok yalınlaşmıştır. Çoğalan intihar vakaları, kadın ve çocuğa karşı yürütülen sistematik tecavüz ve şiddet eylemleri, sosyal mesafe adı altında toplumsal ilişkilerin yozlaştırılması, adalet ve vicdan duygularının, bireyciliğin sermayeye dönüştürülmesi, komünal ve dayanışma kültürü yerine hırsızlığın, lümpenliğin geliştirilmesi, reklam ve sanal alemde vitrinlere dönüşen toplumsal ölçüler üretim yerine tüketimin taşırılması vb. toplumsallığı tehdit eden bu çarkı refah sistemi olarak topluma yedirilmeye çalışılıyor. Her gün açıklanan sözde neoliberal ekonomi politiği ve büyüme rakamları kişi başına düşen milli hasıla savaşları, tamamen insanları daha fazla yozlaşmaya çağırmaktadır. Tüm bu rakamlar ancak toplumsal yozlaşmanın seviye göstergesi olabilir. Havuz medyasında günlük tecavüz, taciz, cinayet ve hırsızlığın arttığını, işsizlik ordusunun cinsel düşkünlükle adeta celladına aşık ettirmenin metotlarının yayılmasına şahitlik ediyoruz. Yanı sıra HES, orman talanları dere yataklarının kurutulması vb. ekolojik talanıda eklersek bir cinnetlik haline şahitlik ederiz. Ancak mevcut verili sitem bunu refah düzeyi olarak sunar.

HAYIR demek tüm bunları reddetmektir. Reddetmekle sınırlı kalmayarak direniş konumunu büyüten, kararlı, inançlı ve umutla ütopyalarının peşinde koşan, bunun için her türlü bedeli göze alan

“Yaşamı uğruna ölecek kadar çok seven” bir tutkuyla eylemleşen demektir. Bireysel mutluluğu toplumsal özgürlükte aramayan, kendinden feragat etmeyen birey, yaşamı kaybeden ve ona yabancılaşan, edilgen bir canlıya dönüşür.

Feragat kelimesi özünde kendini bilmek, kendini eğitmektir. Dervişler kendilerinden feragate inzivaya çekilerek başlarlar. Verili maddi yaşamı, haz ve zevklerinden el etek çekerler. Ve evrensel amacı insanda aydınlatırlar. Bu nedenle HAYIR demek feragati gerekli kılar. Çünkü mevcut sistemde gerçekleşen ölümler, tecavüzler, talan ve solduran yaşamı görmezden gelerek duyarsız, demagog, sorumsuzca mutlu olmayı, huzuru, dinginliği düşlemek bitkisel yaşama gitmektir. En hafif deyimle “cehaleti mutluluk saymaktır.” Yaşananlardan mutlu, huzurlu olmayı aramak sadistleşmeyi, psikopatlaşmayı getirir. Bu nedenlerden ötürü HAYIR demek ilk önce kendi nefsiyle mücadele etmeyi, kendi nefsine karşı direnmeyi ister. Friedrich Nietzsche; “Yaşam bana sırrı verdi, sen kendini her zaman yenmeye mecbur olmalısın.” der. Hz. Muhammed ise; “Cihadı Ekber“ der. Yani büyük savaş. Abdullah Öcalan; Şahsen sizin gibi yaşayacağıma kendime günde bir mezar kazar yada tüm mezarları ortadan kaldırırdım.” der.

Direnmenin ideolojik, politik, ahlaki, askeri doğrultusu vardır. Özelde insan için öncelik bilinçlenme, örgütlenme ve kendini eğitmedir. Ancak bu şekilde tüm mezarları ortadan kaldırmak mümkün olabilir. Sonuçta yaşamak direnişle mümkündür. Yaşam ancak savaşla ortaya çıkarılabilir. İnsan dışındaki canlılar bile bu kavgayı vermektedir. Ancak insanlaşma süreçlerinin niteliği, nefs mücadelesinin evrensel bağının kurulduğu irade ve bilinçle anlam kazandığını görüyoruz. Nefs mücadelesinin amacı neden yaşamak gerektiğine, yaşamın anlamına varmayı, evrendeki varlık nedenine ulaşarak yeni yaşamı doğurma isteğidir. Alexis Carrel’in deyimiyle insanın kendi iradesini Allah’ın iradesiyle uyumlu hale getirmesinin en iyi yolu fizyolojik, psikolojik, maddi ve hayati ölçülere uymasıdır. Yani evrenin ölçüleriyle insan iradesinin uyumunun sağlanması…

Kapitalist modernitede tercihler önceden belirlenerek insanlar yönlendirilir. Hatta insanlara tercihleriyle özgür iradeli olduğunu zannettirir. Önceden belirlenmiş tercihlerin dışında alternatif sunulmaması, bunun yerine çoklu sermaye düşlerinin sunumları insanlar için bir tercih diye sunulur ve insanda bunu böyle zanneder. Kendini böyle tatmin ederler. Bu aldatıcı tercih anlayışına dönük Mevlana, “ Seçim insanın büyük korkunç ızdırabıdır. Uyuşturucuya, sarhoşluğa sığınanlara gaflet ve unutkanlık peşine düşenlerin yaptıkları şey kendi duygu ve bilinçlerini köreltip felç etmek yoluyla seçme derdi ve sorumluluğunun ağır yükünün dayanılmaz baskısından kurtulup dinlenme çabasıdır.” der. EVET veya HAYIR’larımız birer tercihlerimizdir. Yaşamın anlamına göre gelişmediğinde sadece sorumluluktan kaçmanın, kendini rahatlamanın, mış gibi yapmanın faaliyetine dönüşür.

Kapitalist sistem kültürel, politik, ekonomik, askeri ve reklam bombardımanıyla en temel hakikat yöntemi olan bilimsel (sözde) iddiayla insanoğluna saldırmaktadır. Max Weber buna “demirden kafes” dedi. Bu saldırı yöntemiyle insanlığı kuşatma altına almaktadır. Buna karşı tıpkı tarihte insanlığı koruyan direniş geleneği (Zerdüşt, Alevilik, Karmatiler, Babek, Hürremizim vb.) gibi karşı bir HAYIR’la duruş sergilemek hayatidir. Öcalan,bu konuda Hz. Musa her şeyden öte özgür yaşamı her yerinden bal, süt akan bir yaşam ütopyası kurdu. Neye karşı; Firavun’un köleleştirici sisteme karşı. Önce düşüncede bu Firavun’a HAYIR dedi, sonra yönünü bal akan vaat edilmiş topraklara verdi. Bu direniş ve dirilişin öyküsü kuşatılmış yaşamın kurtarılmasıydı. Özetle kopuş kendi hakikatinin tüm yöntemleriyle ideolojik formla Hayır’lı olmuştu.

Öncelikle kendini eğiten, örgütleyen, zaaflarını gideren bir tutumla sistemin her türlü saldırılarına karşı duruş sahibi olmak önemlidir. Kapitalist sistem özelde güdüleri ve haz duygularını biyoiktidar aracılığıyla kışkırtarak yönlendirmektedir. Misal pazar veya mağaza vitrinlerine yerleştirilen metalar, reklam metotlarının kraliçesi bu ürünlerin satışa sunulma yöntemlerine baktığımızda; insanları kışkırtarak almaları sağlanıyor. Ancak burada satılanın insanın kendi ruhu, ölçüsü ve duygusu olduğunun farkında bile değil. Onun duygularına hitap eden görseller özünde insana dönük, yani insanı vitrine çıkarmış oluyorlar. F.Nietzsche “Zamanında namusum iyi bir saatinde şöyle söylemişti; her varlık bence ilahi olmalı, o zaman kirli hayaletlerle beni bastırdınız. Ah o güzel saat nereye uçtu? Bana her gün kutsal gelmeli gençliğimizin hikmeti bir zamanlar böyle derdi. Gerçekten mutlu hikmetin sözü! Fakat düşmanlarım, siz benim gecelerimi çaldınız ve onun yerine uyku kaçıran acı koydunuz. Ah bu mutlu Hikmet nereye uçtu? “demekte.

Sistem toplumun yarattığı değerlerini gasp etme çarkında öğütürken, insanın özü sezgisel de olsa direniş halinde olmaya devam eder. Bilinçli yada bilinçsiz öz bunu sürdürür. Biz bunu insanda yaşanan ruhsal gerilim veya arayışlarında görebiliyoruz. Bu aslında kabul etmeme, bir yerlerde sorun olduğunu hisseden bir ayaklanma eğilimi olurken, sistem bunu kendi lehine kontrol altında tutmak için, çeşitli sahte dinginlik keyfiyet alanları oluşturarak bir ayrım yapar. Buna uyum sağlayanlar sağlıklıdır, uyumsuz olanlar ise psikolojik sorunları var diyerek hasta kabul ediyor. Buna stres, depresyon adı altında bir siyaset yürütüyor. Siyasetin kökü seyisliktir. Yani at terbiyecisi, görevi özgür, doğal direngen, kısrakları kral, beylerin hizmetine sokmak için ehlileştirirler. İnsanın özü de, özgür kısraklar gibidir. Sistem psikolojik hastalık adı altında yaşanan sistem karşıtı gerilim enerjisine ehlileştirmeye çalışıyorlar. Oysak ki gerilim, özünde Hayır’la başlar. Kabul edilemeyen bir durum karşısında yaşanan net pozisyon alış duygusudur. Sonuçta derdi olmayanın bir arayışı ve gerginliği de olmaz. Hele ki kapitalist modernitenin her gün kan döktüğü; çocuk, kadın-yaşlı demeden paramparça ettiği, sosyal yaşam adına ahlaki değerlerin dezenere edildiği bir dönemde, rahat ve huzurlu yaşamak mümkün olabilir mi ? Oluyorsa; vicdani değeri kalmamış, psikopat bir kişilik ortaya çıkmış demektir. Asıl hastalık olanda budur ve gerçeklerden kaçmaktır!

Peygamberler, Dervişler ve Tanrıçalar mevcut yaşama karşı oluşan gerilimden, ruhsal kaostan titreye titreye bayılarak sara türü kriz geçire geçire doğru yaşam biçimine ulaşmışlardır. Bu gerçekliği bilen sistem sahte rahatlıklar türetmiştir. Ancak insan özünde buna karşı duruştur. Emeksizliğe ,donukluğa gericeleşmeye karşı direnerek sürekli değişimi ve dönüşümü tercih etmiştir. Yerine yenisini koymuştur. Tıpkı bir sanatçı gibi: Sanat ve sanatçı yaşamdan doğrudan beslenir. Sanat özde toplumsal bir üründür. Toplumun red ve kabul ölçülerini estetize ederek yansıtır. İnsan bu yöntemle ve tüm varlığıyla doğada dönüşümünü sağlar. Düşler ile düşüncenin yeniden birleşimiyle hakikati açığa çıkarır. Sezgi, bilinç ve duygular ürüne dönüşerek emekle özgün çeşitlenmenin içinde yerini alır. Yaşam kendisini sanatla gerçek kılarken, sanatla yaşamı dile getirerek özel kılar. İçinde özlem ve ütopyalar taşınarak düşünce biçiminde yapıtlaşır. O yüzden her eser bir bilinç yapıtı olarak kendi içinde temsil ettiği toplumsallığın geçmişini, anını ve geleceğini görünür kılarak ders verip ilham olur.

Bilindiği gibi kutsal kitaplarda insanın yaratılış öyküsü sanatçı olarak tanrılaşır. Tanrı insanları balçıktan yaratıp kendi nefsini; sevgi ve bilincinin hakimiyeti altında yarattığı anlatılır.

Hegel “Sanatlar Tanrı’ların yaratıcısıdır. Gerçeklikle ideal olanı kendi içinde kaynaştırır.” diyerek sanat ve sanatçının rolünü çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştur. Bu durumda kendini fark eden ve anlamlaşan insanın kendisini yaratması, en büyük sanat ve sanatçılık örneğidir. Sanatçı eserine inşaa ederken temel amacının ne olup olmadığını düşünüp tasarlar. Yaptığı çıkarmaların ardından ürün ortaya çıkar.

Örneğin; akan bir şelalenin coşkusunu fotoğraflayarak tuvale yansıtması onu ressam sanatçı yapmaz. Ressam odur ki, bize esinlendiği duygu ve düşüncelerinin resmini yaparak anlatabilmesidir.

Maupassant “Bir sanat yapıtı ancak aynı zamanda hem bir simge hemde bir gerçekliğin eksiksiz anlatımı olduğu zaman yetkindir.” derken

Rodin, “Sanat dünyayı anlamaya ve anlatmaya yönelen düşünce çabası olmakla insanın en yüce görevidir.” der.Bu yüzden sanat tıpkı felsefe gibi hakikatin dile getirme yöntemidir. Sanatçı bunu şiirle, heykel ile türkü veya folklorik biçimlerle hakikati dile getirir. Sanatçı bu hakikati sanatla biçimlendirerek, yaşama katmasını bilen ve toplumun bilinci olmayı başarandır.

Vawvenargues, “Büyük düşünceler gönülden gelir.” Sistem içinde tıpkı bir sanatçı gibi olmak HAYIR’la ateşi tanrılardan çalan ve yaşamı canlandırıp EVET’lerle harlamayı gerekli kılandır. Aksi durumda sistemin sadece çarkının basit bir dişi ve nesnesi oluruz. Bilindiği gibi pozitivist bilimle sistem, özne-nesne ayrımının oluşturduğu şasesi üzerine oturtulmuştur. Evren, insan ve toplum doğası bir saat mekaniğine benzetilir. Her parçanın göstergesi onun işlevi olduğu belirtir. Bunlar ayrı ayrı özelliklere sahipler. Birey ve toplum bu yüzden aralarında hiç bir bağa sahip değillerdi başlangıçta. Dışarıdan bir müdahale sonucu bir araya gelmişlerdir, bu şekilde de dağıtılabilinir, denilmekte. Yani birey ile toplumun keskin bir ayrımla parçalayarak birbirinin karşıtı olduğunu kabul ederler. Tıpkı Hobbes’in “İnsan insanın kurdudur.” belirlemesi gibi. Ancak kuantum dünyası ve insanlığın tarihinde oluşan değerlerin bağıntısı ispatlıyor ki, insan mikro kosmostur. Evrenin insanda dile gelmesidir, denebilir. İnsan ile dili birbirinden bağımsız düşünmek mümkün mü ki, insanı evrenden koparalım! İnsan ile dili arasındaki bağ ne düzeyse ise insan ile evrenin bağı da o düzeydedir. Kendini fark eden bilinç, önce eksikliğini görerek kendini tamamlamaya çalışmıştır. Taklit etmiş, ruha anlam biçip yıldızlarla bütünleşmiş. Evreni kendi yaşamına taşıyarak toplumsal düzeni inşa etmiştir. Sonuçta ne arayacaksan başladığın yerde arayacaksın. Öcalan, kendinde aradığı Sokrates gibi Zerdüşt misali sen kimsin diyerek? Musa vari odur dedi. Nietzsche, “Gözleri her zaman bir düşmanı, kendi düşmanını arayan kişiler olun. İçinizde bazılarında ilk bakışta bir kin vardır düşmanınızı aramalısınız. Kendi düşüncelerinizde kendi özgürlüğünüzü aramalısınız. Düşünceniz yenilse bile içtenliğiniz zafer kazanmalıdır.” İnsan zihninde unutmamak gerekir ki her şey zamansal (enerji oluş) ve mekansal olarak nesnel görünür ve bilgiyi buradan sağlar. Bunu varlık ile yokluğun arasında olmasından ötürü sürekli mücadele elde eder, insan zihni bu açıdan büyük mücadele evrenselliğinin hem hafızası hemde aynasıdır. Edindiği bilgiyi beceriye taşıyarak aktarırken yeni metotlara ulaşır.

İnsan, kapitalist sistem içinde; ayakta durabilmesi için HAYIR’lara ihtiyaç duymaktadır. Hayırlar çoğaldıkça, paylaşıldıkça çoğalan bilinç, kendisiyle birlikte varlığını korumayı öğrenir, öğrendikçe varlığını sürekli kılması mümkün olur. Kendi varlığını oluşturma, özgür kişiliğin en temel başlangıç formudur. Oluşumun buradaki amacı da özgür ve Evetlerin temelinde kendini bir forma kavuşturmasıdır.

Zerdeşt “Kötüye diren! Ondan korkacağına, ona adaklar adayacağına, onu yatıştıracağına ona diren. Kötüden kurtuluşun tek yolu, kötü olan her şeye, herkese ve her tekiline direnmektir. Kötü her yerdedir. Senin beynindeki düşüncede senin dilinde ve senin eyleminde kötüyü ara ve ona diren… İçine dön, içini dinle, kalp ateşinin yanı başında seni baştan çıkarmaya çalışan kötünün mücadelesini kendi nefsinde yakacaksın. Sen bu sırra erdiğinde Tanrı sensin. Çünkü kendinde Tanrının özünü teşkil eden ilahi ışıktan oluşmuşsun, bu sırra er.” der. Sonuç olarak, insanın öz varlığına yabancılaştığı, toplumsal değerlerin paramparça edildiği, bilinç ve hakikat algısının dumura uğratıldığı insan-doğa, insan-insan ve insan ile evrenin ahenginin bozulduğu bu dönemde, kendini bilmek ve kendini hakikate erdirmek; insanlığı insan olmaktan çıkaran tüm anlayışlara karşı Hayır demek, insanda var olan evrensel enerjinin toplumsal lehte işlevselleştirerek yapısallık kazanması, varlığını yeniden sağlamanın adı olacaktır. Kendini bilme tüm bilmelerin özünü teşkil eder. Evreni, aşkı ve yaşamı anlamak demektir. Varlığın direniş halinde özgürlüğe aktığı, dolaysıyla özgürlüğün öylece sabit duran, tek seferde kazanılan olduğu, bittiği bir olgu olmadığı; sürekli direniş, oluş halindeki eylemsellikler bütünü olduğu görülür. Kendimde evreni, canlı-cansız her zerreyi anlayarak içine almak, onunla yaşamak ve yaşatmak, sevgi ve sevgini anlamlandıracaktır. Yaratıcı aklın çeşitliliğini ve esnekliğini, söz ve eylemini kendimizde görürüz. Çünkü insan kuantum anında evrene ulaşan oluş halinin, bilinç ve anlama ulaşan özgürlük ruhunu zamanın her halinde dile getiren hakikattir.

 

Neden Hayır Diyoruz?

Aşmak istediğimiz, kabul etmeyip yenisini arzuladığımız için, ruhumuzu kirleten sevgi ve değer namına hiçbir şey bırakmayan felçli ve sistemin ajanlığını temsil eden anlayış; kişilik ve kurumlarından kurtulmak, lanetlenen olgulara karşı durmak, daha özgür, eşit, ekolojik ve cins özgürlüğü temelinde demokratik yaşamı kurmak için diyoruz.

HAYIR’ı olmayanlar ise; yanlışa, talana, gasp ve tecavüze, ekoloji, toplum katliamlarına, kadına, çocuğa karşı her türlü cinsel ve fiziki şiddetle yaşamlarının çalınmasına, savaş ve ölümlerin süreklileşmesine, işgal ve faşizme, köleliğe geçit veren değersiz, nihilist, biyolojik yaşamı esas alan, celladına aşık düşünce yapısı çökmüş, kararsız, düşkün bir karaktere bürünürken, emeksizliğiyle ve kendine her an intihara sürükleyen kişilikle donanır.

21.Yüzyılın en büyük hastalığı olan oportünist ve nihilizm lümpenlikle azgınlaştırılması, dürüstlük, iyi niyet namına hiçbir şey bırakmamaktadır. Dürüstlük kelimeleri en çok kullanılan bir olgu olurken, insan hayatında bu kadar soyut ve değersizleştirilmemişti. Oysa ki; dürüstlük cesaretiyle, kararlılığıyla, iyi ve doğruda tutarlı olan sözü eylemde, eylemi sözünde yaşayan mütevazi, sevgi dolu duyarlı olmaktır. Buda toplumsal doğrunun temsiliyetini, enerjisini yansıtmak demektir.

Doğru söylememek, gerçeklerden kaçmak, sorumsuzca yaşamak, yalanın ve sahtekarlığının alanında dolaşmaktır. İşte tüm bu kişilik ve anlayışlara HAYIR HAYIR demekle yönümüzü iyiye ve güzele yani özümüze çeviriyoruz. Neydi öze dönüş? Saptırılmış toplumsal değerlere, insanı özelliklere ters düşmüş bilinç ve ahlaki yönden yabancılaşmış, yaşama karşı ihanet içinde olmaktan, soykırım ve sömürgeci kişiliğinden koparak yönünü özgür, iradeli, dürüst ve aşkla, özlemle bütünleşmiş insanlaşmaya dönüştür.

Öcalan, “Özgürlük somut bir olgu değil, eylem halidir. Harekettir. Özgür insan, korkularıyla mücadele eden ve tutkularıyla bağlanan, direnen, niçin yaşadığını bilen hep yürüyen insandır.” der.

Evren ikilem halinde iken oluşum sürekli olabilir. Varlık ile yok arasındaki mücadele; varlığın yokluğa karşı direnişi ile sürüp giden süreç, varlığın kendisi olmak için bir duruş sahibi olmasıdır. Buna formda demek mümkündür. O zaman varlığın özü kendisi olmaktaki kararlılıktır. Bunun için kendini arındırır, yenileyerek amacına ulaşmak için yapılanır. Tıpkı Baba Tahir Uryan‘ın dizelerinde olduğu gibi kendi hakikat şartlarında gerçeği görür.

“Senin yolun dikenli çalılı bir yoldur

Senin yolun göklerde ince ve dar bir yoldur Ey kalbimin üzerindeki derileri at

At ki yükün hafiflesin, onu oraya kolay taşıyabilesin.” der.

Aşk ve meşru savunma tıpkı atomdaki birlikteliği sağlayan kararlılığı ifade eden elektron bulutları gibidir. Bu bulutlar olmazsa atom dağılarak varlığını yitirir. Yaşamda böylesi bir atomik düzen içindedir. Bu nedenle meşru savunma ve aşk bir zihniyet ve buna bağlı olarak gelişen kararlı duruştur. Her türlü varlığı tehdit edenin karşısında kendi hakikat özüne göre anlam ve gerçeği ortaya çıkartarak kendini koruma, direnç yetkinliğine ulaşmaktır. Burada özgürlük ilkeleri savunma ve aşkla görünür kılınırken yaşam ve yaşama hakkını elinde bulundurmaktadır. Tesadüfen yaşamak yerine kendine var kılmaya karar ve inanç getirmektir.

Dikkat edilirse böylesi bir duruş, doğanın her olgusunda da özde vardır. Bu yüzden sürekli bir akış ve oluşum halindedir. Varlığına karşı iç ve dış tehditlere karşı kendini korumak bir özgürlüğün evrensel kuralıdır. Bu yaklaşım evrensel oluşum yasasına da uygundur.

Öcalan, “Görülüyor ki özlemlerin ve umutların sınırı olmadığı gibi gerçekleştirilmesi için bireyin kendisinden başka önünde bir engelde yoktur. Yeter ki biraz toplumsal namus biraz da aşk ve akıl olsun.” der.

Bunları da beğenebilirsin