Düşünce ve Kuram Dergisi

Kastik Katile Karşı Komünal Ekonomi

Murat Aslan

 

İnsanın varoluşunun temelinde “dayanışma” vardır. İnsanlık tarihinin başından beri var edici güç olan, tarihin de ana devindirici gücü olan bu dayanışma kültürü komünler biçiminde form tutup kurumsallaşmıştır.

Devletçi uygarlık güçlerinin bencil ve tekelci karakterleri, onları farklı biçimlerde ama sürekli bir şekilde komünlere karşı saldırgan ve talancı bir pozisyonda tutmuştur.

Dayanışma ahlakı ve komün yaşamı yok edilmediği müddetçe, insan emeği üzerinde tekel kurmanın ve sömürgecilik yapmanın mümkün olmadığı, kastik katil tarafından fark edildiği için ısrarla bu iki alana yönelik saldırı gerçekleştirilmiştir.

Kastik katil kavramı, daha doğrusu adlandırması Abdullah Öcalan tarafından yapılıp, en öz ifadeyle topluma karşı toplum emeği üzerine kurulan tekelci-iktidarcı yapıyı ifade eder. Günümüze dek kendini daha fazla örgütleyip güçlendirerek sürdürmeyi başaran kastik katil, bugünkü küresel tekelci sermaye sahiplerine karşılık gelmektedir. Katil olarak tanımlamalarını nedeni artı ürün ve sermaye uğruna bir taraftan korkunç bir kültür kırım ve toplum kırım gerçekleştirmeleri iken öbür taraftan yine aynı amaçlarla sürekli bir şekilde korkunç savaşlara yol açarak, Hegel’in tabiriyle; uygarlık tarihini kanlı mezbahalar tarihine çevirmeleridir.

Elbette bu saldırılar karşısında özelden Mezopotamya’da, genelde de Ortadoğu, Uzakdoğu, Kuzey Afrika hattı ve Avrupa’da (sonraki tarihlerde Amerika kıtasında) toplumlar komünlerini büyüterek direnmişlerdir. Komünlerin büyütülmesi yalnızca niceliksel anlamda olmayıp aynı zamanda niteliksel bir büyümeyi de ifade eder. Bu niteliksel büyüme gelenekten kültüre, kültürden de ideolojiye geçiş biçiminde olmuştur. Gelenek evresinin formu hala ağırlıklı olarak klan ve az olarak kabile biçiminde olurken, kültür evresinin formu kabile ve kavimler biçiminde olmuştur. İdeoloji evresinin formu ise ulus biçiminde anlam ve varlık kazanmıştır. Ancak burada kastedilen ulus, ulus-devlet zihniyetine göre tanımlanan tek dilli, tek dinli yapı olmayıp zihniyet ve kurumsal ortaklaşmayı sağlayan toplumların komünal yapısını ifade eder, yani demokratik ulusu ifade eder.

Ancak 5000 yıl boyunca süren kesintisiz saldırı ve vahşet durumu, durmadan artan ideolojik ve askeri kıyımlar sonucunda Mezopotamya ve Ortadoğu’da toplumsal hafıza ciddi manada darbelenmiştir. Bunun bir sonucu olarak komünal yaşam ve onun ruhu sayılan özyönetim kültürü gitgide unutulmaya başlanmıştır.

Avrupa’da iktidar ve devlet yapılanmaları çok geç oluştuğu için Ortadoğu’daki kadar zihinsel tahribatlara yol açmamıştır. Bunun en bariz örneklerinden biri Sparta’dır. Resmi tarih Spartalıların yalnızca yaman savaşçılar olduklarını anlatır. Oysa Spartalıların güçlerinin esas kaynağı komünal yaşamlarıdır. Spartalılar özel mülkiyeti ve onun ekseninde şekillenen bireyci yaşamı reddediyorlardı. Komün onların temel yaşam formuydu. Yasaları da bu temelde oluşturulmuştu. Temel yasaları olan Lykurgos, bu nedenle yazılı tarihinin ilk komünalist ütopya metni olarak da kabul edilebilir. Yalnız bu ütopyanın bilinen ütopyalardan farkı, yazıldığı tarihte yaşanıyor olmasıydı. Komün Spartalılara özgürlük veriyordu. Bu açıdan değerlendirildiğinde Sparta’ya bildik anlamda “devlet” demek zorlaşıyor. Sparta’nın devlete dönüşmesi esas olarak Peloponnesos Savaşıyla (MÖ. 431-404) beraber komünal yaşamdan vazgeçip özel mülkiyet ve kastik katile kapı açmaları ile başladı. Spartalılar bu savaşta Atina’yı yenip güçlerinin zirvesine ulaşmalarına rağmen çöküş sürecine girdiler. Çünkü savaşın korkunç bir bürokrasi oluşturmasını engelleyemediler. Savaşı kazanmanın sonucunda elde edilen yüksek miktarda ganimet bu bürokrasinin tekeline alınınca toplumsal bir yarılma gerçekleşti. Yarılma toplumun kendi içinde olmasa da toplumla yönetim arasında gerçekleşti. Yönetim iktidarlaştı. Kastik katil Sparta’da başa geçerek komünü darbeledi. Komünün darbelenmesi Sparta’nın darbelenmesini kaçınılmaz kıldı.

Mezopotamya’da miladi yılın 2. Yüzyılından itibaren komün hareketleri ideolojik bir perspektifle bir kez daha tarih sahnesine çıktılar. Bunların ilkleri sırasıyla Mani (200’lü yıllar) ve Mazdek (400’lü yıllar) komüncü hareketlerdir. Üçüncü dalga Hürrem tarafından kurulan tarafından yüzyıllara varan bir direniş komünüdür (M.S 500-1100). Hürremdinler merkezi uygarlığa karşı en güçlü karşı koyuşlarını 800’lü yılların ilk yarısında sergilerler. Kürt, Türkmen, Ermeni, Fars ve Arap halklarının birlikteliğinden oluşan Hürremdin komünü Babek (gerçek adı Papek’tir) döneminde altı savaşta üst üste Abbasi ordularını yenerler. Güçlerinin kaynağı komünal yaşamlarının kendilerine verdiği özgürlük ruhudur. Komünal yaşam onların hayatını o kadar özgür ve coşkulu kılmıştır ki o dönemin bazı Abbasi tarihçileri şöyle yazmışlardır; “insanlar İslam’ı sıkıcı bulup akın akın o kafir Hürremdinlere kaçıyorlar, Hürremdinleri çok coşkulu özgür buluyorlar”. Kürt Aleviliği Hürremdinliğin bir devamı olarak bugüne dek varlığını sürdürebilmiştir.

Hürremdinlerden sonra Karmatilerin, Ortakların (Şeyh Bedreddin hareketi) ve daha yakın tarihlerde Sudan ve Cezayir’de Selusilerin, İran’da Bahaddinlerin güçlü birer komün hareketi olarak tarih sahnesine çıktıkları bilinir. Sudan ve Cezayir’de devleti yıkıp komünü kurmayı başaran Selusiler yarım asrı aşkın bir süre İngiliz, Mısır (Kavalalı dönemi) devletlerine karşı direnebilmişlerdir. Tüm bu komüncü halk hareketlerinin deneyimlerinden, başarılarından ve yenilgilerinden çıkarabilecek önemli dersler vardır. Unutmadan belirtmek gerekir ki Darius döneminde Perslere karşı en etkili Med isyanını başlatan Gomata da komüncüdür. Darius’u tahtından ettikten sonra yaptığı ilk iş tüm topraklar halka vermek olmuştur. Tarihte bilinen ilk toprak reformu da denilebilir. Ancak Darius bunu bir fırsat bilip aristokrasiyi, toprak efendilerin etrafına toplayarak (kastik katiller sürüsü) Gomat‘ya darbe yapıp yeniden Pers imparatorluğunun başına geçmiştir.

16. Yüzyıldan itibaren gelişen kapitalist modernite (kastik katil uygarlığın son halkası olarak tanımlanır Abdullah Öcalan tarafından) süreci ile önce Avrupa içinde, akabinde dünyanın geri kalanında komüncülüğü doğuran tarihsel zeminler (tarım köy toplumu, ana kadın değerleri, doğa ile uyumlu yaşam) açıkça kırıma tabi tutulmuştur. Ancak, yazının girişinde de vurguladığımız üzere toplumsal insanın varoluşunun temelinde komünal yaşam vardır. Bu nedenle hafıza ne kadar tahrip edilirse edilsin, toplumsal insanın ontik (varoluşsal) özelliği olan komünleşme isteği asla tümden yok edilemez. Çünkü ontolojik açıdan varoluşsal olan bir şey aynı zamanda içgüdüsel olan şeydir. Varlık tümden yabancılaşmaya uğramadığı müddetçe varoluşsal özellikleri de tümden yok edilemez. Kuşkusuz bugün inşa edilen tüketim ve gösteri toplumu gibi gerçeklikler, toplumun kendisine belli bir düzeye kadar yabancılaştığı anlamına gelir. Yabancılaşmanın vardığı bu düzey yabana atılır türden olmasa da yine de toplumun tamamen yabancılaştığını iddia etmek imkansızdır. Zira ontolojik olarak tümden yabancılaşan bir varlık ölür. “Yabancı” artık bambaşka bir varlıktır. Oysa toplum henüz ölmemiştir. Dahası birçok yönüyle darbelenmesine rağmen ayaktadır. Bunun bir neticesi olarak günümüzde kapitalist modernite kadar, demokratik modernite de varlığını hemen her alanda sürdürebilmektedir. Bu her iki modernitenin varlığı, kendilerini yaratan öznelerin varlığıyla mümkündür ki, birinin öznesi kastik katil; öbürünün öznesi komünal toplumdur.

Demokratik modernite yapıları, kapitalizmin neoliberalist evre ile küreselleşmesine karşı, bugün daha güçlü bir uyanış ve örgütlenme arayışı içerisindedirler. Tarihsel hafıza uyanıyor. Bunun öncülüğünü Kürt özgürlük hareketinin yaptığı bilinmektedir. Hindistan’dan Amerika’ya kadar her yerde birbirinden bağımsız da olsa komünlerin, kolektiflerin, dayanışma ekonomilerinin, toplumcu kooperatiflerin kurulmakta ve durmadan gelişmekte olduğuna tanık olmaktayız. İspanya’nın Bask bölgesinde Mondragon kooperatifleri, Hindistan’daki SEWA kadın kolektifi, Amerika’daki New Labor işçi ve göçmen hakları inisiyatifi gibi daha onlarcası sayılabilecek yapılar bu arayışları ifade eder. Türkiye’deki PankoBirlik, Süt Birliği gibi oluşumlar da kooperatif türleri arasında yer alsalar da devlete doğrudan bağımlı oldukları ve iç demokrasi, özyönetim gibi anlayışlı sahip olmadıkları için tam olarak komünal birer yapı gibi değerlendirilemezler. Ancak Rojava’da oluşturulan dayanışma ekonomisi modeli büyük bir komünün altyapısını oluşturmuş durumdadır. Henüz bir geçiş dönemi olduğu için belki bazı eksiklikleri olabilir; ancak buna rağmen gelecek açısından büyük bir umut vaat etmektedir. Oradaki komünleşmenin temel farkı gruplar halinde farklı kimlikleri, inançları, fikirleri bütünleştirebilmesidir. Bu yönüyle demokratik ulusun tipik bir örneğini oluşturmaktadır.

Bugün dünyadaki en gelişkin toplumcu kooperatiflerden biri olan Mondragon‘nun kuruluş hikayesi öğretici bir ders sunabilir. Herkes Jose Arizmendi’nin beş kişiyi örgütleyerek soba üretimi işi ile bu kooperatifin temellerini attığını söyler. Oysa bunun öncesi vardır ve esas sır orada gizlidir. Arizmendi genç bir papaz olarak gittiği Bask bölgesinin Mondragon şehrinde bir savaş enkazı görür. Bu enkazı ortadan kaldırabilmek için öncelikle gençlerin eğitim görebileceği bir alan oluşturur. Belli bir temel eğitimden sonra meslek eğitimi olanağı sunar. Bu meslek okulundan mezun olan beş kişi ile kooperatif işine koyulur. O zamandan (1959) itibaren kooperatif durmadan büyür, çeşitlenir. Bugün 80.000 üyesiyle milyonlarca insanın hayatına olumlu etkilerde bulunmaktadır. Yani bu örnekte bilincin temel alındığı görülmektedir. Zaten diyalektiksel olarak tezi bilinç; anti tezi maddi yapılanma (üretim) üzerinde oturtmadığımız zaman kaba materyalizm hatasına düşmüş oluruz ki, sonuçta Sovyetlerdeki denemelerin sonucundan farkı olmaz.

Komün ile ilgili sıkça düşürülen yanılgılardan biri ya bazen salt ekonomik faaliyetlere indirgenmesi ya da ekonomik faaliyetlerin önemsiz görülmesidir. Birinci yanılgıya bağlı olarak bazen bir kooperatif ile komünün aynı şey olduğu zannedilebiliyor. Oysa komün, örgütlü yaşamın bütün boyutlarını kapsayan demokratik toplumun yerel birimlerini ifade eder. Yani her birim kendi içinde örgütlü demokratik toplumsal yaşamın tüm özelliklerini; ama kendi öz kimliği ve kültürü ışığında oluşturur. Daha da somutlaştıracak olursak komün içinde üretim, bölüşüm, dayanışma, sanat, eğitim, öz savunma, özyönetim gibi olguların tümü vardır. Katılımcı demokrasi onun temel karakteridir. Her komün özerktir, kendi kendini yönetir; ama diğer komünlerle de canlı bir bütünlük ilişkisi içerisindedir.

“Bölüşüm yalnızca insanlara para vermek ya da gelir düzeylerini artırmak değildir. Bölüşümden beklenen, aynı zamanda yaşam tarzlarında ve yaşam standartlarında nitel bir değişiklik yaratmasıdır” der Aslıhan Aykaç (bkz. Dayanışma Ekonomileri, sy. 118)

Komünlerin medyayı, sinemayı, edebiyatı, folkloru, tanıtımı toplumsal dönüşümün birer aracı olarak etkili bir biçimde kullanmaları elzemdir. Hatta küresel kapitalist sistemin ve ulus-devletlerin toplumun zihnini kirletmek için ve burjuva kültürünü yaymak için etkili bir araç olarak kullandıkları dizi sektörü de doğru kullanıldığında toplumsal dönüşüm için iyi bir araçtır. Bu nedenle her komün kendi üretiminden edindiği bir kısmını bu alanlara ayırmalıdır. Komün konusunda en hassas alanlardan biri ekonomi konusu olduğu için ona özel bir başlık ile eğilmek gerekir.

 

Komünal Ekonomi

Burada ekonomi konusu demokratik ulusun ekonomi boyutu perspektifi ile, ancak somut-pratik bir tahlille ele alınmaya çalışılacaktır.

Komünal ekonomi her şeyden önce ekonomik özerkliği ifade eder. Pazar bir kâr ya da tekel alanı olarak değil “değişim” alanı olarak görülür. Kapitalizmin istismar ettiği geniş yoksul kitleleri, inkâr edilen ve sömürülen etnik, inançsal ve kültürel grupları, kadınları ve yaşlıları yeniden üretimin ve paylaşımın aktif özneleri haline getirmeyi hedefler. Azami kâr uğruna doğa üzerinde gerçekleştirilen tavana karşı ekolojik bir perspektifle üretim yapar. Asla devlete, iktidarı ve tekelci sermaye sahiplerine yaslanmaz, onlara bağlanmaz. Özerk bir temada işlevselliğini sürdürür. Şayet devletin toplum lehine geliştirdiği ekonomi politikaları olursa bunları da destekler. Ancak asıl görevi imkân ve alternatif yaratmaktır. Komünal ekonominin kapitalist ekonomiden farkı; komün üyelerinin devlet ya da patron için değil de kendileri ve toplumları için üretim yapmaları, üretimde de paylaşımda da söz ve karar sahibi olmalarıdır.

Komünal ekonomi Batı rasyonalizmine göre değil, ahlaki politik ilkeye göre çalışma yöntemi ve hedefi belirler. Yönetim biçimi doğrudan demokrasidir. Örgütlenme modelinin yatay olmasından kaynaklı bürokrasinin oluşma zemini yoktur. Haliyle sorunlar kendi yerelinde, birlikte tartışma ve karar alma usulüyle çözülür. Yalnızca sorunlar değil, planlamalar da bu şekilde yapılır. Dayanışma ekonomilerinin dört ana işlevinden bahsedilir; üretimin yeniden örgütlendirilmesi, paylaşım, demokrasi, yeni emek dayanışması: Bu dört boyut yerelde birleşirler. Böylece dayanışmanın ana zemini oluşur (Age.17). Bu özellikler çok daha fazlasıyla komünal ekonominin temel özellikleridir. Komünal ekonomi Fordizmi (standartçı, tek tipli üretim) reddeder. Dayandığı yerellerin kaynaklarına, kültürlerine ve ihtiyaçlarına bağlı olarak üretim ve örgütlenme biçiminin de esneklik ve çeşitlilik yöntemini esas alır. Zaten komünal ekonominin ekonomik özerklik olarak da tanımlanmasının nedeni yalnızca devletten ya da küresel sermaye güçlerinden ayrı olması değil, aynı zamanda yereller arasında da özgün olmasıdır. Ayrıca komünal ekonomide esas alınan esneklik asla postfordizm değildir. Postfordizm neoliberalizmin üretim ve pazar tekniği olup kârı artırmayı, sömürgeciliğin yerkürenin her metrekaresine yaymayı hedefler. Oysa komünal ekonomideki esneklik kaynağını toplumsal özerkliklerden alır.

Komünal ekonomi “ekonomik büyüme”yi değil, toplumsal kalkınmayı hedefler. Devletler şahsında görüldüğü üzere, toplumsal kalkınmaya hiçbir faydası olmayan “ekonomik büyüme”, yalnızca toplumdaki sınıfsal bölünmeyi derinleştirmeye, yoksulu daha diplere, kastik katili daha yükseklere çekmeye yarar. Ulus-devletler her ne kadar periyodik “kalkınma politikaları” açıklasalar da esasta hiçbir zaman toplumsal kalkınmayı esas almazlar, devlet olarak, iktidar olarak büyümeyi esas alırlar. Bunun en bariz kanıtı; devletlerin her yıl resmi olarak açıkladıkları “yıllık kişi başına düşen milli gelir” ile gerçekte yıllık olarak her bireyin kazanabildiği gelir arasındaki dağ gibi farktır.

Komünal ekonomi üretime göre talep oluşturmanın arayışına girmez; talebe göre üretim yapar. Bunun anlamı şudur; neoliberalizm, azami kâr için suni talepler oluştur. Toplumu “tüketim toplumu” haline getirilerek her türlü artı ürünü sürekli olarak satabileceği bir müşteri kitlesine dönüştürür. Bu durum toplumu hem ekonomik hem kültürel hem de ahlaki ve politik açılardan çürütür. Bu çürümenin etkisini birçok örnekle göstermek mümkündür. Örneğin her yıl mobilya takımını komple yenileme, her yıl araba yenileme, evin dekorasyonunu yenileme, her yıl yeni seriye göre telefon, bilgisayar gibi aygıtları yenileme, ihtiyaç olmadığı halde, modayı takip etme adına haftalık elbise yenileme… ve benzeri onlarca şey daha sıralanabilir. Ahlaki politik toplumda bir eşya bir ihtiyaca cevap olduğu sürece ömürlük kullanılır. Maddi eşya manevi yaşamın bir parçası haline gelir. Çünkü ahlaki politik toplumun, yani komünal toplumun hayata bakış açısında bir şeyleri salt özne ve salt nesne biçiminde ayrıştırmak yoktur. Herhangi bir eşya eğer yaşamlarına bir katkıda bulunuyorsa, o eşya yaşama kattığı emekten dolayı değerlenir. Değerlenen şey anlam kazanır. “Değer” ve “anlam” olgularının metafizik yapıları nedeniyle söz konusu eşya manevi anlam kazanır. Hatta çoğunlukla bu manevi anlam o kadar artar ki, söz konusu eşya “kişilik” kazanmaya başlar. Kapitalizmin neoliberal evresiyle beraber toplum büyük oranda tüketim toplumuna dönüştürüldüğü için bahsettiğimiz örnekler de seyrelmeye başladı; ancak yine de tarihsel toplum sosyolojisinin hakikati budur. Bu nedenle komünal ekonomi çalışmaları bu noktaya hassasiyetle eğilmek, üretimin yanı sıra kültür, eğitim ve öze dönüş çalışmalarına da yoğunca odaklanarak bu öz bilinci yeniden açığa çıkarıp hakim hale getirmek durumundadır.

Komünal ekonomi öz yeterlilik ilkesi ile üretim yapar. Yani kendi kendine yetebilmeyi hedefler. Bu durumda üretim tek bir ürüne ya da yalnızca birkaç ürüne sıkıştırılamaz. Toplumun ihtiyaçlarını ifade eden tüm alanlarda üretim yapmayı hedeflemek elzemdir. Belki bir komün bir yerelde bunu gerçekleştirmesi her zaman coğrafya ve iklim faktörleri nedeniyle mümkün olmayabilir; ancak bu engellere rağmen bunu mümkün kılabilmek için yerel-bölgesel-ulusal pazarlar arasındaki uyum ve dengeyi iyi tutturmak, yerelin karar hakkını ihlal etmeden üretim planlamasını, paylaşım planlamasını ve ürünün pazara sunumunu yaparken, yerelin özerkliği ve imkanları ile genelin ihtiyacı birlikte hesaplanmalıdır. Hem genel (bölgesel-ulusal) hem yerel üretimde bu ölçü olmazsa olmaz kabilindendir. Örneğin komünal ekonomi hem ağır sanayi, manifaktürel üretim, tekstil üretimi, teknoloji üretimi yapmalı hem de tarımsal vd. gıdaların üretimini yapabilmelidir. Başka türlü özerkliğini koruyabilmesi mümkün değildir. Yine örneğin tarımsal üretimde temel ihtiyaçları ve pazar ihtiyacını ifade eden tüm ürünlerin üretilmesine yönelik bir planlama olmak zorundadır. Bunun için öncelikle kapsamlı bir fizibilite çalışması hazırlanır. Elbette bir komün bir anda her şeyi üretmesi olası değildir. Ancak aşama aşama bu gerçekleştirilebilir. Bir kooperatif bile aşama aşama gelişip çeşitlenir. Bir planlama bu aşamaları da içerir. Bu arada yenilenebilir enerji, doğa, çevreyle uyumlu, inşaat, yapılaşma ve temiz suya erişim imkânı sağlamakta en az beslenme ve istihdam konuları kadar komünal ekonominin temel konularındandır. Yani toplumu devletin ve kastik katilin tahakkümü altından çıkabilmenin ana yolu, onun kendi bütün ihtiyaçlarını yine kendisinin karşılayabileceği imkanlar yaratmaktır. Abdullah Öcalan’ın vurguladığı gibi bu da ancak komünleşme ile mümkündür.

Hindistan’daki SEWA üyelerinden Quijano’nun şöyle çarpıcı bir değerlendirmesi vardır ki, SEWA’nın gelişim sırrına dair bize bir şeyler anlatmaktadır “dayanışma ekonomileri üç temel alanda yapısal nitelik sunar;

1-Dayanışma ekonomileri, bugün artık aşikâr olan nedenlerden, yani değere el konulması, eşitsiz mübadele ve sermayenin sonsuz birikiminden ötürü kapitalist üretim biçimine karşı bir alternatif sunar.

2- Dayanışma ekonomileri kapitalist üretim içinde yer alan ve ekonomik aktörlerle giderek daha fazla iç içe geçen devlete karşı durur (…)

3– Dayanışma ekonomileri kapitalist sistemin üzerinde inşa edildiği özel mülkiyet, sömürü ve tahakküm ilişkilerine karşı durur” (Age 30-31). Quajino’nun burada dayanışma ekonomileri olarak adlandırdı şey komünal ekonomidir.

Komünal ekonomilerin öncelikli hedefi kapitalist düzenle beraber oluşan ekonomik sorunları ve bozulan toplumsal ilişkileri yerelde çözmektir. Bir anda küresel kapitalizmi yıkıp aynı anda tüm dünya üzerinde alternatif modeli tepeden inme şeklinde uyarlama gibi bir stratejiyi esas almaz. Yerelde dönüştürücü bir strateji izler. Yani devrimci fikirlere ama evrimci planlamalara dayanır. Daha doğrusu devrimi zamana yayarak aşama aşama gelişecek olan dönüşümlerle gerçekleştirmeyi hedefler.

Komünal ekonomi özü itibariyle toplumcu ve demokratik (doğrudan katılım) olduğu için yerellere göre şekillenmek durumundadır. Ancak tabi katı bir yerel-ulusal ayrımına dayanmaz, aksine yerelinde ulusal olana entegre (demokratik entegrasyon) olma sorumluluğu vardır. Zira nihayetinde evrenselliği olmayan bir yerelin varlığından da bahsedilemez. Komünal ekonomiler özerk varlıklarını inşa edebilmek ve sürdürebilmek için devletin ve küresel sermaye sisteminin dışında kalmak zorundadır. Çünkü devlet ve küresel kapitalist sistemin temel amacı azami kâr ve azami iktidar biriktirmektir. Bu uğurda hem toplum hem de doğa en hoyrat biçimde sömürülür. Oysa komünal ekonomilerde amaç yaşanılabilir bir çevre, toplumsal refah, demokrasi ve özgürlükleri geliştirmektir. Bu da toplumsallığın güçlendirilmesi, ahlaki politik ve ekolojik bilincin yükseltilmesiyle mümkündür. Şayet bir komünal ekonomi azami kâra odaklanırsa, devlete ve küresel kapitalist sisteme bağımlı hale gelmekten kurtulamaz. Bu durumda belki maddi anlamda biraz kâr elde edebilir; ama toplumun ve ekolojinin talanına mal olur, yani toplumdan ve doğadan vazgeçilmiş olur. Bu durumda özerkliğini ve özgürlüğünü yitirmiş olur.

 

Komünal Ekonomide Kooperatif Sistemi

Kooperatiflerde yeteneğe göre üretimde ortaklık ve kâr paylaşımı esas alınsa da daha önemli hedef sosyal kalkınmadır. Kapitalist şirketlerde ve devletçi kooperatiflerde görüldüğü gibi sermaye birikimi esas alınmaz, yeni yatırım alanları ve yeni kooperatifler açarak sürekli daha fazla insanın üye edilerek istihdam ve ekonomik bağımlılık sorununun çözülmesi hedeflenir. Kooperatiflerin temel motivasyonu, temsil ettikleri yerel toplulukların (komünlerin) sosyal, kültürel, eğitim, üretim ve sağlık gibi temel sorunlarını çözebilecek ekonomik olanaklar yaratmak olmalıdır. Bu nedenle tüm bu alanlar için kooperatiflerin özel bütçeler oluşturmaları, her yıl üretimden elde edilen gelirin kayda değer bir yüzdeliğin bu alanlardaki hizmetlere aktarılması konusunda tüm üyeler sözleşme yaparlar. Bu özel bir fon olur. Bunun dışında elde kalan gelir üyelerin hesabına yatırılır. Ancak üyeler bunu her ay değil de yıl sonunda çekerler. Zira bu parayla yeni yatırımlar yapılır. Bu arada üyelerin maddi ve sosyal sıkıntı yaşamamaları için her ay kendilerine ve ailelerine rahatlıkla yetebilecek belli bir ücret ödenir. Bu bir tür avanstır. Böylece hem kooperatife üye olan komün üyeleri mensubu oldukları komün ve topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar hem de kendi ekonomik durumlarında bariz bir iyileşme olur. Bu onları kapitalizmden de uzak tutar.

Üyelerin kooperatife üye olmaları için eşit hisse yatırmaları şart değildir. Ancak hisse farkının fazla olması paylaşımda bariz bir eşitsizliğe yol açacaktır. Bunun önüne geçmek için iki yöntem uygulanabilir; bunlardan yaygın olarak kullanılan (Mondragon örneği) kimsenin hissesinin %5’inden fazlasına sahip olmasına izin vermemektedir. İkincisi (bu bizim önerimizdir) herkesin eşit hisse ile katılmasının olanaklarını yaratmaktır. Gelir adaletsizliğini ve ekonomik uçurumları önlemenin en iyi yolu budur. Bunun için ilk etapta bir komün bankası oluşturmak zor olsa da pratikte üye olmak isteyen; ancak öngörülen miktarda hisse yatırma imkânı olmayanlara faizsiz kredi imkânı sunulabilir. Kooperatif belli bir düzeye çıktıktan ve başka birçok kol oluşturduktan sonra bir komün bankası oluşturulabilir. Bu banka kooperatifin tüm üyelerine ve üye olmak isteyenlere faizsiz kredi verir. Ayrıca yeni yatırım ve üretim alanları açarak istihdam ve üretim alanı genişletir. Kooperatiflere üyelik tamamen gönüllülük esasına dayanır. Ayrıca üye sayısına sınır konulmaz, cinsiyet ayrımı gözetilmez, aksine kadının maruz bırakıldığı sömürge durumunu ortadan kaldırmak için kadına pozitif ayrımcılık yapar. Kooperatiflerin yönetim biçimi demokrasidir. Tüm Üyeler hem karar süreçlerine hem yönetimin seçilmesi süreçlerine aktif olarak dahil olurlar. Her üyenin bir oy hakkı vardır. Ve kooperatifler özerktir.

Her kooperatif kendi üyelerinin eğitiminden sorumludur. İnsanların iş becerilerinin üretim kapasitelerinin gelişip nitelik kazanması bu eğitimlerle sağlandığı gibi, ayrıca üyeleri bir kooperatiften öbürüne kaydırmak gerektiğinde de bu eğitimler sayesinde hızlı bir mobilizasyon sağlanır.

Bugün üreticilerin tarım alanında en fazla dert yandıkları şey tarlada üretilen ile pazarda satılan ürün arasındaki korkunç fiyat farkıdır. Bu korkunç fark üretici kadar tüketicinin de dert yandığı bir durumdur. Bu bezdirici fiyat farkının nedeni üretici ile tüketici arasında kurulan kapitalist kâr zinciridir. Bunun önüne geçebilmenin yolu komünal tarım kooperatifleri kurmaktır. Böylece tüm tarım üreticileri hiçbir aracı parazite ihtiyaç duymadan kendi kooperatifleriyle kendi ürünlerini bir elden pazara sunarlar. Bu sayede hem üretici daha iyi bir hak ile ürününü satma imkânı bulur; hem de tüketici çok daha uygun fiyatlarla, ihtiyaç duyduğu bu ürünlere erişebilir. Kooperatif kendi üyelerine bu aracılardan kurtarma imkânı sağlayarak yalnızca üretici ve tüketiciye kâr sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda bu sayede kapitalist düzene kendi alanında müdahale de etmiş oluyor. Beraberinde değişen pazar durumları, enflasyon ve belirsizlik gibi durumlara karşı da kooperatif sayesinde üretici ve tüketici korunmuş oluyor.

Santos ve Rodrigues-Garavita (2006) kooperatifler ile şirketler arasındaki dört ana farkı şöyle anlatırlar; “Kooperatifler şirketlere kıyasla dört önemli üstünlüğe sahiptir: İlk olarak kapitalist olmayan prensiplerin piyasa ekonomisi ile bir arada varlık göstermesi, üretimde ekonomik kaygıların yanı sıra toplumsal kaygıların da göz önüne alınmasına zemin hazırlar. İkincisi işçi kooperatifleri işletme ve yönetim maliyetlerini düşürür ve esnek, bölünmüş ve değişken piyasa koşullarına daha kolay uyum sağlayabilirler. Üçüncüsü kooperatifler bölüşüm ilişkilerini etkin bir biçimde örgütleyerek bir taraftan eşitsizliği azaltırken diğer taraftan ekonomik büyümeye katkı sağlar. Dördüncüsü kooperatifler üyelerine ekonomi dışında da destekler sağlar; bu nedenle şirketlerin kurumsal sosyal sorumluluk adı altında küçük bütçelerle yaptığı destekleyici işlevler kooperatiflerde merkezi bir bileşen haline gelir” (Age, 93). Bu açıdan bakıldığında, neoliberalizmin dünyayı kuşatan ahtapot kolları olan şirketlere karşı komünal kooperatiflerin güçlü birer alternatif olduğu görülüyor.

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.