“Modernite, beş bin yıllık tarihin Batı Avrupa’da 16. Yüzyılla beraber büyüyen kısmıdır. 16. Yüzyıldan günümüze kadar Batı-Avrupa merkezli gelişen uygarlıktır. Bu uygarlığın üç temel öğesi vardır; Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma”dır. Abdullah Öcalan, bu üç dönemi birbirinin devamı olarak okur: Rönesans (kültürel temel), Reform (dinsel yeniden yapılandırma) ve Aydınlanma (ideolojik hegemonya). Üçü birlikte, kapitalist modernitenin yükselişinin ideolojik-kültürel altyapısını oluşturur. Dolayısıyla Batı merkezli “ilerleme anlatısı”, aslında sömürgecilik, patriyarka ve sınıf sömürüsünü derinleştiren bir tarihsel seyirdir.
Bu tarihsel seyrin geldiğimiz noktada toplum karşıtı bir forma dönüşmesi anti ekolojik, iktidarcı, devletçi ve tekelci üç sac ayak kapitalist modernitenin altyapısını oluşturmaktadır. Toplumu pazar alanına dönüştürüp metalaştıran, özel mülkiyet, kar ve sermayeye dayanan kapitalist pazar. Toplumu evrensellikten koparıp burjuva pazar sınırlarına mahkûm eden, milliyetçilik ve ırkçılığa dayanan ulus-devlet ve azami üretim, birikim ve tüketim anlayışına dayanan ekoloji karşıtı endüstriyalizm. Abdullah Öcalan’a göre insanlık, kapitalist modernitenin üç temel dayanağı –kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizm– etrafında şekillenen hegemonik bir uygarlık sistemi altında yaşamaktadır.
Bu sistem, yalnızca ekonomik sömürü ve siyasal baskı üretmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal doğayı da derinlemesine tahrip eder. Üçlü sacayağı üzerinden yükselen modern çağın büyük krizleri, insanlığın bütün birikimlerini derinden sarsan yapısal sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. 20. Yüzyıl boyunca yaşanan iki dünya savaşı, faşizmin ve totaliter rejimlerin yükselişi, ardından Soğuk Savaş döneminde şekillenen devletli kapitalizm ve devletli sosyalizm deneyimleri, nihayetinde toplumların özgürleşme arayışlarının nasıl tıkanabileceğini ve yeni otoriterlik biçimlerine evrilebileceğini göstermiştir. Bugün küresel neoliberal düzenin ürettiği eşitsizlikler, ekolojik yıkım ve kimlik savaşları da bu tarihsel sürecin devamı niteliğindedir.
Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu “demokratik modernite” kavramsallaştırması, bu tarihsel çıkmazları anlamak için özgün bir teorik çerçeve sunar.Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik toplum paradigması ise, bu üç sacayağına karşı; demokratik modernite analizini geliştirdi. Modernitenin sacayakları olan ulus-devlet yerine demokratik ulus, kapitalizm yerine komün/komünalite, endüstriyalizm yerine eko-ekonomi ekseninde alternatif bir modernite anlayışını öne çıkarır.
A) Kapitalizm
Abdullah Öcalan, “Kapitalizm uygarlık tarihindeki devlet-iktidar-erkek egemenlik üçgeninin gelişmiş biçimidir. Sadece ekonomik değil sistemsel bir uygarlık krizi” olarak tariflendirir. Toplumsal doğayı parçalar, kadını köleleştirir, ekolojik yıkımı derinleştirir ve bireyi yalnızlaştırır.”
Kapitalizm, modernitenin yalnızca bir ekonomik sistem değil, aynı zamanda bir toplumsal örgütlenme biçimi olduğunun en açık göstergesidir. Sermaye birikimi, kârın azamiye çıkarılması ve emeğin metalaştırılması, kapitalist modernitenin temel dinamikleridir.
Kapitalizmin erken dönemlerinde ticaret burjuvazisi ve sanayi devrimi aracılığıyla güçlenen üretim ilişkileri, giderek tüm toplumsal yaşamı belirleyici hale gelmiştir. Bugün ise finans kapitalin hâkimiyeti, üretimden çok spekülasyon üzerine kurulu bir küresel ağ yaratmaktadır.
Kapitalizm yalnızca ekonomik sömürüyle sınırlı kalmaz. Kültür, eğitim, medya ve hatta bireysel kimlikler, piyasa ilişkilerinin nüfuzu altına girmiştir. İnsan, üretici bir varlık olmaktan çok, tüketici bir nesne haline getirilmiştir. Kapitalist modernite, toplumsal değerlerin metalaşmasıyla birlikte yaşamın tüm alanlarını piyasa mantığına tabi kılar. Hiçbir sistemin yapamadığı kadar toplumsal ahlakı yıkarak bireyi liberalizm ideolojisiyle toplum karşıtı hale getirerek bencil, doyumsuz elde ettikçe daha fazlasını isteyen canavar bireyler haline getirir. Bu durum, toplumun kendi kendini örgütleme kapasitesini felç ederek, bireyleri yalnızlaştırır.
Kapitalizmin temel dayanaklarından biri de cinsiyetçilik olarak karşımıza çıkar. 16. Yüzyılda başlayan “ilksel birikim” döneminde, cadı avlarıyla kadınların doğa ve toplulukla kurdukları bilgisel bağlar koparılmış, doğurganlık ve yeniden üretim denetim altına alınmıştır. Silvia Federici’ye göre bu süreç, kapitalizmin yalnızca üretim alanında değil, toplumsal yeniden üretimde de köklü bir dönüşüm yaratarak kadın emeğini görünmez kıldığını söyler. 18. ve 19. yüzyıllarda sanayileşme ile kadınlar düşük ücretli işgücüne dönüştürülürken, ev içi emek “doğal” ve “karşılıksız” kabul edilmiştir. 20. Yüzyılda ise neoliberal politikalar, kadın emeğini esnek, güvencesiz ve parçalı biçimlerde yeniden sömürünün merkezine yerleştirmiştir. Dolayısıyla 16. Yüzyıldan bugüne kadın emeği, kapitalizmin kurumsallaşmasının zemini haline getirilmiştir.
B) Ulus-Devlet
Kapitalizmin gelişimi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir aygıtı da zorunlu kılmıştır: Ulus-devlet, modern devlet, kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülebilmesi için gerekli olan homojen kimlik yaratma ve merkeziyetçi otorite kurma işlevini üstlenmiştir. Ulus-devletlerle birlikte toplumsal çeşitlilik yok sayılmış, etnik, dini ve kültürel farklılıklar tektipleştirici bir yurttaşlık kimliğine indirgenmiştir.
Ulus-devlet, aynı zamanda kapitalist birikim için güvenlik şemsiyesi işlevi görür. Ordusu, polisi ve bürokratik mekanizmalarıyla, hem içerde toplumsal muhalefeti bastırır hem de dışarıda sömürgecilik ve emperyalizm aracılığıyla sermayenin yeni alanlara yayılmasına hizmet eder. Bu bağlamda ulus-devlet, kapitalist modernitenin ideolojik bir zor aygıtıdır.
Ulus-devlet ideolojisinde sömürgeci eril tahakkümü devam ettirmek ve kadın bedenini denetim altına almak için uygulanan nüfus politikaları önemli yer tutar. Nüfus politikaları, sadece işçi ve asker nüfusunun niceliksel takibi amacıyla değil, aynı zamanda etnik-dinsel azınlık nüfuslarını kontrol etmek için de uygulanır.
Abdullah Öcalan’a göre ulus-devlet, en az kapitalizm kadar modernitenin kurucu unsurudur. Ulus-devlet olmaksızın kapitalizmin sürdürülebilirliği mümkün değildir. Çünkü kapitalist pazarın genişlemesi, ancak sınırların şiddetle korunması ve toplumların ulusal kimlikler etrafında disipline edilmesiyle mümkündür.
C)Endüstriyalizm
Kapitalist modernitenin üçüncü ayağı olan endüstriyalizm, teknolojiyi insanlığın özgürleşme aracı olmaktan çıkarıp sermayenin tahakküm mekanizması haline getirmiştir. Endüstriyalizm, yalnızca üretim tekniklerini değil, toplumsal yaşamın bütün dokusunu şekillendiren bir zihniyet sistemidir.
Sanayi devrimiyle birlikte üretimin ölçeği büyümüş, doğa sınırsız bir kaynak deposu olarak görülmeye başlanmıştır. Bugün ekolojik kriz, iklim değişikliği ve kitlesel tür yok oluşları, endüstriyalist zihniyetin doğrudan sonuçlarıdır. Ancak mesele yalnızca doğanın tahribatı değildir. Endüstriyalizm, toplumsal ilişkileri de fabrika disiplinine ve bürokratik rasyonaliteye indirgemiştir.
Toplum, büyük ölçekli üretim ve tüketim zincirlerinin bir parçası haline getirilmiş; bireyler ise iş gücü olarak standartlaştırılmıştır. Özgün toplumsal örgütlenme biçimleri, yerel ekonomiler ve geleneksel bilgi sistemleri, endüstriyalist hegemonya altında değersizleştirilmiştir. Böylece endüstriyalizm, hem doğayı hem de toplumsal çeşitliliği yok eden bir makine gibi çalışmaktadır.
Devletli Kapitalizm Deneyimleri
Kapitalizm, serbest piyasa ilişkilerine dayanmasına rağmen hiçbir zaman bütünüyle devletsiz işleyememiştir. 19. Yüzyılın sonlarından itibaren yaşanan krizler, özellikle de 1929 Büyük Buhranı, devlet müdahaleciliğini kapitalist düzenin temel bir unsuru haline getirmiştir. Bu süreçte devlet, yalnızca güvenlik ve vergi aygıtı olmaktan çıkıp ekonominin doğrudan aktörü haline gelmiştir.
Keynesçi politikalar, devletin piyasa üzerinde düzenleyici rolünü meşrulaştırmış, büyük altyapı yatırımları, kamu istihdam programları ve refah devleti uygulamaları, kapitalizmin kendisini yeniden üretmesini sağlamıştır. Böylece devletli kapitalizm, bir yandan toplumsal muhalefeti yumuşatırken, diğer yandan sermaye birikiminin güvence altına alınmasının aracına dönüştü.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’da inşa edilen refah devleti, devletli kapitalizmin en kurumsallaşmış formunu temsil eder. Fordist üretim modeli ve refah devleti uygulamaları ile aile ücreti, sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik alanlarında gerçekleştirilen işçi sınıfı mücadelelerinin kazanımı olan reformlar temelde kapitalist üretim ilişkilerini değiştirmedi; tersine, onların meşruiyetini artırdı.
Refah devleti, sınıflar arası çatışmayı bastırarak kapitalizmin sürekliliğini güvence altına aldı. İşçi sendikalarıyla yapılan uzlaşmalar, emekçilerin sisteme entegrasyonunu sağladı. Aynı zamanda bir erkeğin tek başına çalışarak ailenin geçimini sağlayacağı aile ücreti uygulaması ile emek gücünü cinsiyetlendirerek erkek geçim ile ücretli sömürünün içine çekilirken kadın ise bakım ile ücretli istihdamın dışına çıkarıldı, kadın emeği değersizleştirildi. Ancak bu entegrasyon, sınıfsal çelişkiyi ortadan kaldırmadı; yalnızca geçici bir uzlaşma sağladı. Refah devleti, kapitalizmin derin çelişkilerini gizleyen bir tampon mekanizma işlevi gördü.
1970’lerde yaşanan petrol krizleri ve ekonomik durgunluk, devletli kapitalizmin bu sosyal uzlaşma modelini aşındırdı. Neoliberal dalga, görünüşte devlet müdahaleciliğini azaltmayı hedefledi. Ancak pratikte devlet, piyasanın yeniden yapılandırılmasının en önemli aktörü oldu. Özelleştirmeler, finans piyasalarının regülasyonu ve esnekleşen işgücü piyasaları, devletin aktif müdahalesiyle gerçekleşti.
Bu dönemde devlet, sermaye sınıfı için yeni bir güvenlik aygıtı haline geldi. Sosyal hakların budanması, sendikaların zayıflatılması ve kitlesel özelleştirmeler, toplumsal muhalefeti etkisizleştirdi. Refah devleti gerilerken, “güvenlik devleti” öne çıktı. Göçmenlere, yoksullara ve muhaliflere yönelik baskılar, neoliberal kapitalizmin otoriter karakterini açığa çıkardı.
Kadının üretici ve toplumsal yaşam kurucu rolü, piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilirken, “kadın emeği” hem ücretli hem de ücretsiz biçimde iki yönlü sömürünün merkezine oturtuldu. Neoliberalizm, kadını bağımsızlaştırmak yerine patriyarka ile ittifak kurarak onu güvencesizlik, yoksulluk ve yalnızlık kıskacına aldı. Kriz dönemlerinde en kolay vazgeçilen yedek işgücü olarak sermayenin ve erkeğin insafına bırakıldı.
Devletli Kapitalizmin Nihai Sonuçları
Devletli kapitalizmin farklı dönemlerde aldığı formlar -Keynesçilik, refah devleti, neoliberalizm-farklı görünümlere sahip olsa da, hepsi aynı yapısal eğilimi paylaşır: sermaye birikimini garanti altına almak için devletin otoriter kapasitesini artırmak.
Kapitalizmin krizleri derinleştikçe, devletin baskıcı aygıtları daha da güçlenir. Bugün dünyada yükselen otoriter rejimler, neoliberal kapitalizmin bir tesadüfü değil, doğrudan ürünüdür. Bu rejimler, sermaye birikimini sürdürebilmek için demokratik mekanizmaları askıya almaktan çekinmez.
Dolayısıyla devletli kapitalizm, özgürlük ve eşitlik üretmek yerine, uzun vadede ya otoriter yönetim biçimlerine ya da sınırsız sömürü düzeneklerine evrilir. Bu, kapitalist modernitenin yapısal mantığından kaynaklanır. Devlet, sermayenin çıkarlarını korumakla yükümlü olduğundan, kriz anlarında toplumun ihtiyaçlarını değil, sermayenin devamlılığını önceler.
Devletli Sosyalizm Deneyimleri
20. Yüzyılın başında sosyalist hareketler, kapitalizmin eşitsizliklerini aşmak ve sömürüsüz bir toplum yaratmak amacıyla yükseldi. Ekim Devrimi, bu arayışın en güçlü ifadesi oldu. Ancak sosyalizm, kısa sürede devlet merkezli bir modele evrildi. Bu evrim, bir yandan iç savaş, emperyalist kuşatma ve dış saldırılarla şekillenirken, diğer yandan Marksist teorinin kendisinde var olan devlet anlayışının merkezileşmesiyle bağlantılıydı.
Sovyetler Birliği’nde devrim sonrası kurulan işçi konseyleri (sovyetler), başta toplumun kendi kendini yönetmesinin sembolüydü. Ancak kısa sürede parti bürokrasisi, konseylerin yerini aldı. Devletli sosyalizm, halkın öz-yönetim kapasitesini geliştirmek yerine, giderek merkeziyetçi bir iktidar yapısına dönüştü.
Devletli sosyalizmin en temel sorunu, bürokrasinin yükselişi oldu. Parti ve devlet aygıtı, üretim araçlarının kamusal mülkiyetini yönetirken, aynı zamanda toplumsal yaşamın tüm alanlarına nüfuz etti. Böylece işçi sınıfının özgürleşmesi için tasarlanan mekanizma, işçi sınıfını yeniden bir hiyerarşi altında disipline olması için zor aygıtlarının da devreye girdiği devrimi koruma anlayışına evrildi. Bu durum devrim terminolojisinin başlangıç niyetini de alt üst etti. Örneğin sosyalizmde başta fabrikalar ve üretim alanlarında, emeğin, mülkiyetin ve buna bağlı ilişkilerin tümünün kolektifleştirilmesi gerekirken, sendikalar yerini işyeri komitelerine bıraktı ve bu komiteler, devletin merkezinde yer alan partinin ekonomik planının uygulayıcısı bürokratik birimler haline geldiler. Kendi işlerinin emekçisi oldukları kadar, parti bürokrasinin talimatları doğrultusunda işveren pozisyonunu da üstlenmiş oldular. Ortada bir sınıfsal sömürü mekanizması belki yoktu ancak, mülkiyete dair tüm otorite parti bürokrasisi tarafından yönetiliyordu.
Kadınların eşitliği için ilk günden yasal mevzuatlar oluşturulsa da sosyalizm deneyimlerinde üst yapıya değil, kadınların ev içindeki karşılıksız emeğine ve toplumsal üretimdeki cinsiyetçi iş bölümüne odaklanan politik çerçeve siyasal alan yönetiminin sadece erkeklerden oluşmasının önüne geçemedi. Kâra ve ranta dayalı üretim ilişkileri ortadan kalksa da patriyarka, özel alan başta olmak üzere, kendisini yeniden üretebileceği iç dinamiklerini korudu. Sovyet deneyimi; aileyi sadece kapitalizme ait bir kurum olarak gören ve kadınların ücretli emek gücüne katılımıyla kadın erkek eşitsizliğinin ortadan kalkacağını varsayan, sosyalizm anlayışının sınırlarını da çok net biçimde ortaya koyar.
Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde görülen yoğunlaşmış baskı, yalnızca bir kişisel diktatörlük değil, yapısal bir sonuçtu. Merkezi planlama mekanizmaları, demokratik katılım kanallarıyla desteklenmediği için, toplumun kendi karar alma süreçleri yerini patriyarkal/teknokratik bir yönetim anlayışına bıraktı. Bu durum, sosyalizmin özündeki özgürlükçü hedeflerle derin bir çelişki yarattı.
Çin ve Doğu Bloku Deneyimleri
Çin Halk Cumhuriyeti de benzer bir merkeziyetçi sosyalizm modeli geliştirdi. Çin Halk Cumhuriyeti, 1949’dan itibaren devletli sosyalizmin tipik bir örneği olarak merkezi planlamaya dayalı bir ekonomi kurdu. Ancak Mao sonrası dönemde, özellikle Deng Xiaoping’in 1978’de başlattığı “reform ve dışa açılma” süreci, sosyalizmin temel iddialarını kökten dönüştürdü. “Sosyalist piyasa ekonomisi” adı altında gerçekleştirilen bu dönüşüm, aslında devletin denetiminde kapitalizme entegrasyonun kapısını araladı. Tarımda kolektif sistemlerin çözülmesi, özel mülkiyetin kısmen tanınması ve yabancı sermayenin ülkeye davet edilmesi, Çin’i kısa sürede küresel kapitalizmin merkezlerinden biri haline getirdi. Bugün Çin, bir yandan kendisini sosyalist olarak tanımlamaya devam etse de diğer yandan küresel finans sistemine, uluslararası tedarik zincirlerine ve neoliberal ticaret mekanizmalarına sıkı sıkıya bağlıdır. Bu ikili yapı, devletli sosyalizmin nasıl kapitalizmin taşıyıcısı haline gelebildiğinin en çarpıcı örneğini sunar: Toplumu özgürleştirmesi gereken bir sistem, bürokratik devlet elitleriyle sermayenin ittifakı sayesinde otoriter kapitalist bir melez rejime dönüşmüştür.
Doğu Bloku ülkelerinde de sosyalist deneyimler, toplumsal çeşitliliği bastıran, muhalefeti yasaklayan ve demokratik kanalları kapatan rejimlere dönüştü. İşçilerin, köylülerin ve kadınların örgütlenme kapasitesi, devletin gölgesinde sınırlı kaldı. Bu nedenle “proletarya diktatörlüğü”, fiilen parti diktatörlüğüne dönüştü.
Ekonomi-Toplum Çelişkisi
Devletli sosyalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetini kaldırarak kapitalizme karşı tarihsel bir adım attı. Ancak bu adım, toplumsal özgürlüğün garanti altına alınmasına yetmedi. Devlet mülkiyeti, toplum mülkiyetiyle eş anlamlı olmadı. Merkezi planlama mekanizmaları, toplumun ekonomik karar süreçlerine katılımını engelledi.
Böylece sosyalist rejimler, üretim araçlarını kapitalistlerden devralırken, onları halkın demokratik denetimine açmadı. Bu, sosyalizmin halkın özgürleşmesi için değil, devletin yeniden üretimi için işlemesine yol açtı. Sonuç olarak sosyalist deneyimler, özgürlük üretmek yerine, otoriter bir modernite biçimi olarak kapitalist modernitenin karşıt kutbu gibi işledi.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Çin’in kapitalizme entegre olması, devletli sosyalizmin sınırlarını gösterdi. Bu sistemler, kapitalizmin sömürü ilişkilerini aşmak bir yana, yeni bir bürokratik elit yarattı. Halkın demokratik öz-yönetim kapasitesi gelişmediği için, sosyalizmin eşitlik ve özgürlük hedefi otoriter rejimlere kurban edildi.
Devletli sosyalizm, kapitalizmin eleştirisini yapmasına rağmen, onun en kritik dayanaklarını-ulus-devlet /patriyarka ve endüstriyalist zihniyet-sorgulamadı. Bu nedenle sonuç, demokratikleşme değil, otoriterleşme oldu. Ne insan, ne toplum, ne doğa, ne kadın ne de ekonomi özgürleştirilemedi ve demokratikleştirilemedi.
Devletin Özgürlüğün Bastırılması
Devletli kapitalizm de devletli sosyalizm de, görünürde farklı ideolojik hedeflere dayanıyor olsa da aynı yapısal eğilimi paylaşır: Devletin merkezileşmesi. Kapitalizmde devlet, sermaye birikimini güvence altına almak için merkezileşir; sosyalizmde ise üretim araçlarının kolektifleştirilmesini yönetmek için. Ancak sonuç aynıdır: Toplumun kendi kendini yönetme kapasitesi devletin gölgesinde yok olur.
Her iki sistemde de özgürlük, güvenlik ve kalkınma gerekçeleriyle bastırılır. Kapitalizm bireysel özgürlüğü piyasanın sınırlarına hapsederken; sosyalizm, kolektif özgürlüğü devletin bürokratik mekanizmalarına indirger. Bu nedenle özgürlük, her iki modelde de gerçek anlamını yitirir.
Ulus-Devletin Tektipleştirici Rolü
Kapitalist modernitenin sacayaklarından biri olan ulus-devlet, hem kapitalist hem de sosyalist deneyimlerin ortak paydasıdır. Kapitalizmde ulus-devlet, sermayenin çıkarlarını koruyan bir güvenlik aygıtı işlevi görürken; sosyalizmde “halkın devleti” iddiasıyla toplumsal çeşitliliği bastırır.
Her iki durumda da ulus-devlet, farklı kimlikleri, kültürleri ve toplulukları homojen bir yurttaşlık kimliği altında eritmeye çalışır. Bu homojenleştirme, aslında toplumsal çoğulluğun reddi anlamına gelir. Oysa gerçek bir özgürleşme, ancak çeşitliliğin tanınmasıyla mümkündür.
Endüstriyalizm ve Çelişkisi
Kapitalizm ve reel sosyalizm, üretim anlayışında da benzerlik taşır: her ikisi de endüstriyalist zihniyeti benimser. Kapitalizm, doğayı sınırsız bir kaynak deposu olarak görür; reel sosyalizm ise doğayı üretim planlarının nesnesi haline getirir.
Sonuç olarak her iki sistem de ekolojik krizi derinleştirir. Kapitalizm aşırı tüketimle, devletçi sosyalizm ise üretim fetişizmiyle doğayı tahrip eder. Tarımın endüstriyel mantığa tabi kılınması, yerel bilgi ve toplulukların yok sayılması, insan-doğa ilişkisinde geri dönülmez tahribatlar yaratır.
Devletli kapitalizm, kriz anlarında otoriterleşmeye yönelir; devletli sosyalizm ise daha başından itibaren otoriterleşmeye meyillidir. Bunun nedeni, her iki sistemin de toplumsal iradeyi devlet aygıtı aracılığıyla temsil etmeye çalışmasıdır. Temsil ilişkisi, halkın doğrudan katılımını engeller ve iktidarı bir avuç elitin elinde toplar.
Bu nedenle her iki model de demokrasi üretmek yerine, toplumun öz-yönetim kapasitesini bastırır. Kapitalizmde bu süreç neoliberal otoriterlik biçiminde; devletçi sosyalizmde ise parti diktatörlüğü biçiminde tezahür eder.
Devletli kapitalizm ve devletli sosyalizmin ortak sonucu, insanlığın özgürleşmesi yerine yeni sömürü mekanizmalarının doğmasıdır. Kapitalizm, emek gücünü ve doğayı sermaye için sömürür. Devletçi sosyalizm, sömürüyü kaldırma iddiasına rağmen, bürokratik elitin yeni bir sömürü mekanizması yaratmasına yol açar.
Böylece her iki model de, toplumun gerçek ihtiyaçlarını karşılamak yerine, kendi aygıtlarının devamlılığını önceleyen mekanizmalar haline gelir. Bu noktada Abdullah Öcalan’ın tespiti nettir: “kapitalist modernitenin hangi biçimini alırsa alsın, devlet merkezli sistemler özgürlük ve eşitlik üretmez; aksine otoriterlik ve sömürü üretir.”
Demokratik Modernite Perspektifi
Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik modernite kavramı, kapitalist modernitenin üç sacayağına (kapitalizm, ulus-devlet, endüstriyalizm) karşı inşa edilen alternatif bir toplumsal modeldir. Bu model, “devlet merkezli” değil “toplum merkezli” bir örgütlenmeyi esas alır. Demokratik modernite, toplumsal doğayı ve bireyin özgürlüğünü önceleyen bir paradigma olarak, insanlık tarihindeki komünal geleneklerden ve yerel öz-yönetim pratiklerinden beslenir. Kapitalist modernite bireyi yalnızlaştırırken, demokratik modernite bireyi toplumsallığın aktif öznesi haline getirir. Devlet, iktidar ve sermaye eksenli örgütlenmelerin aksine demokratik modernite, çok merkezli, çok kültürlü ve çok katmanlı bir örgütlenme biçimi önerir.
Demokratik modernitenin siyasal örgütlenme biçimi, Abdullah Öcalan’ın demokratik konfederalizm olarak adlandırdığı modeldir. Bu model, ulus-devletin yerine yerel meclisler, komünler ve demokratik konseyler aracılığıyla örgütlenmiş bir toplumsal yapı öngörür. Demokratik konfederalizm, sınırların ötesine geçen bir toplumsal birliktir. Yani ulus-devletin katı sınır anlayışını reddeder. Halklar, kendi kimliklerini koruyarak bir arada yaşayabilir. Bu yönüyle demokratik konfederalizm, hem çoğulcu hem de adem-i merkeziyetçi bir yapıya sahiptir.
Bu sistemde karar alma süreçleri tabandan tavana işler. Merkeziyetçi bir devlet yerine, yerelden örgütlenmiş ve yatay ilişkilerle birbirine bağlanan topluluklar vardır. Bu durum, siyaseti toplumun günlük yaşamına taşır ve bireyin doğrudan katılımını teşvik eder.
Kadın Özgürlüğü
Öcalan, patriyarkal düzeni, hem kapitalist modernitenin hem de devletli sosyalizmin içselleştirdiği en temel tahakküm ilişkisi olarak tanımlar. Kadının köleleştirilmesi, toplumsal köleliğin ilk biçimi olmuştur.
Bu nedenle özgür bir toplum veya sosyalist toplum, ancak kadın özgürlüğü üzerine inşa edilebilir. Demokratik modernite, erkek egemenliğini yıkmayı ve kadınların özerk örgütlenmelerini güçlendirmeyi temel bir ilke olarak benimser. Kadın meclisleri, kadın akademileri ve kadınların öz-savunma birimleri, bu perspektifin somut araçlarıdır.
Kapitalist modernite, kadını hem ucuz emek gücü hem de tüketim nesnesi olarak görürken; demokratik modernite, kadını toplumsal özne haline getirir. Kadın özgürlüğü, yalnızca cinsiyet eşitliği meselesi değil, aynı zamanda tüm toplumsal özgürlüğün temeli olarak konumlandırılır.
Ekoloji ve Toplumsal Doğa
Demokratik modernitenin üçüncü temel ayağı, ekolojik toplum anlayışıdır. Kapitalist modernite, doğayı sınırsız bir kaynak deposu olarak görürken; devletli sosyalizm ise doğayı merkezi planların nesnesine indirgemiştir. Her iki model de doğa-toplum ilişkisinde yıkıcı sonuçlar doğurmuştur.
Demokratik modernite veya toplumcu sosyalizm ise doğayı özneleştirir. İnsan-doğa ilişkisini hiyerarşik değil, karşılıklı bağımlılık temelinde ele alır. Ekolojik toplum, üretim ve tüketimin sınırlılığını kabul eder; doğanın dengesini korumayı toplumsal yaşamın merkezine alır.
Yerel tarım, kooperatifçilik, yenilenebilir enerji kaynakları, suyun ve toprağın ortaklaştırılması gibi pratikler, demokratik modernitenin ekolojik yaklaşımının somut örnekleridir. Bu yaklaşım, yalnızca ekolojik bir zorunluluk değil, aynı zamanda özgür bir toplumun varlık koşuludur.
Kooperatifçilik ve Toplum Ekonomisi
Kapitalist modernitenin ekonomi anlayışı, kârın azamiye çıkarılmasıdır. Devletli sosyalizmde ise ekonomi, merkezi planlama ve devlet mülkiyetine indirgenmiştir. Her iki model de toplumun ekonomik karar süreçlerine doğrudan katılımını engellemiştir.
Demokratik modernite, buna karşı toplum ekonomisi anlayışını öne çıkarır. Bu anlayış, ekonomiyi piyasadan ve devletten kurtarıp topluma geri verir. Kooperatifçilik, komünal üretim ve yerel ekonomiler, toplumun kendi ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir ekonomik çerçeve sunar.
Burada amaç kâr değil, ihtiyaçların karşılanmasıdır. Ekonomi, toplumsal adalet ve ekolojik denge gözetilerek düzenlenir. Böylece toplum, hem doğaya hem de kendi üyelerine yabancılaşmadan üretim ve tüketim yapabilir.
Demokratik Modernitenin Potansiyeli
Demokratik modernite, özgürlüğü yalnızca bireysel hakların korunması olarak görmez. Özgürlük, bireyin toplumsal karar süreçlerine doğrudan katılımıyla mümkündür. Bu nedenle demokratik modernite, hem bireysel hem de kolektif özgürlüğü birlikte düşünür.
Bu anlayış, temsili demokrasiyle sınırlı değildir. Temsili sistemler, iktidarı bir avuç elitin elinde toplarken, demokratik modernite doğrudan katılımı ve öz-yönetimi esas alır. Böylece toplum, iktidar aygıtı tarafından yönetilen pasif bir kitle olmaktan çıkar, kendi yaşamının öznesi haline gelir.
Demokratik modernite, yalnızca Kürt halkının özgürlük mücadelesi için değil, tüm insanlık için bir alternatif modeldir. Dünyanın farklı yerlerinde yükselen ekososyalist, feminist, anarşist, komünalist ve yerli halk hareketleri, demokratik modernitenin evrensel potansiyeline işaret eder.
Bu model, kapitalist modernitenin krizleriyle boğuşan tüm toplumlar için ilham kaynağı olabilir. Çünkü demokratik modernite, tek tip bir reçete sunmaz; her toplumun kendi kültürel ve tarihsel bağlamına göre esnek biçimde uygulanabilir.
21.Yüzyılın ilk çeyreği, kapitalist modernitenin krizlerinin yoğunlaştığı bir dönem oldu. Ekonomik eşitsizlikler derinleşti, otoriter rejimler yükseldi, ekolojik yıkım küresel ölçekte geri dönülmez noktalara ulaştı. İklim değişikliği, göç dalgaları, pandemi gibi olgular, kapitalist modernitenin krizini artık yalnızca bölgesel değil, evrensel bir sorun haline getirdi.
Bu koşullarda, demokratik modernite veya toplumcu sosyalizm perspektifi yalnızca Ortadoğu için değil, tüm dünya için bir alternatif olarak öne çıkıyor. Çünkü modernitenin devlet merkezli yapıları, krize çözüm üretmek yerine, krizi yönetmeye odaklanıyor. Oysa demokratik modernite, doğrudan toplum merkezli bir yeniden inşa perspektifi sunuyor.
Toplumcu Sosyalizmin Evrensel Ufku
20.Yüzyılın büyük dersleri açıktır: Ne devletli kapitalizm ne de devletli sosyalizm insanlığı özgürlüğe taşıyabilmiştir. İlki toplumu piyasanın kölesi kılmış, ikincisi bürokratik iktidarların tahakkümüne yol açmıştır. Her ikisi de kapitalist modernitenin üç sacayağına-kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizm-yaslandıkları için, nihai sonuçları ya otokratik rejimler ya da azgın sömürü mekanizmaları olmuştur.
Buna karşılık demokratik modernite, insanlığın tarihsel komünal birikimlerinden ve güncel direnişlerinden beslenerek, özgürlükçü bir çıkış yolu sunar. Demokratik konfederalizm, kadın özgürlüğü ve ekoloji temelleri üzerine inşa edilen bu paradigma, yalnızca bir Ortadoğu projesi değil, küresel ölçekte insanlığın yeni bir yaşam arayışının ifadesidir. Abdullah Öcalan’ın değerlendirmesi, bu arayışın özünü yansıtır: “Kapitalist modernite toplumu çözerek iktidara bağımlı kılar; demokratik modernite ise toplumu örgütleyerek özgürleştirir.” Slavoj Žižek ise günümüz dünyasında “demokrasinin boş bir kabuğa dönüştüğünü” söylerken, alternatiflerin yaratılması gerektiğini vurgular. Ona göre, radikal demokrasiyi yeniden icat etmek zorunluluktur. Demokratik sosyalizm, tam da bu zorunluluğa somut bir yanıt üretmektedir.
Yoruma kapalı.