Çağımız yaşamının doğal olmayan ve dengesini yitirmiş gerçekliği, komünal yaşam mücadelesini tüm çağlardan daha fazla yaşamsal bir ihtiyaç haline getirmiştir. Ağır bir bellek yitimi, duygu ve düşüncelerin hem birbirinden uçurumlar ölçeğinde uzaklaştırılması ve hem de bilimsel kandırmacalarla silikleştirilip şartlı reflekslere indirgenmesi, sadece insan açısından değil doğa açısından da büyük kayıpları getirmektedir. İnsanlığın özgürlüğe, eşitliğe ve adalete, güzelliğe olan özlemi komünalist mücadelenin de özünü ifade eder. Tarih boyunca gelişen komünal yaşamın özünü koruma ve geliştirme mücadelesi, adeta insanlığın özgürlük, eşitlik ve adalet belleği olmuştur. Tabii ki çelişkilerin ortaya çıkış biçimi, süreçler açısından çelişkiyi yorumlama ve temel çelişkiyi çözme yaklaşımı özgürlük mücadelesine de rengini veren temel boyut oldu.
19. Yüzyılda Marks-Engels ve ardından da Lenin’le bilimsel aşamaya ulaşan sosyalizm, yükselen proleterya ve burjuva sınıflarının kızgın çelişkisini ve amansız çatışmasını temel alarak teorik tanımlamaya kavuştu. Mevcut öne çıkan çelişkiyi tanımlama anlamında elbette ki doğru tespitlerdi ancak toplum ve birey yaşamının karmaşıklığı, çeşitliliği ve iç içeliği düşünüldüğünde eksik tespitlerdi. Eksikliği pratikleşmesiyle de birlikte yanlışları ortaya çıkardı.
Toplum yaşamının eşitsizliğini, farklılıkların karşıtlaşmasını, birey-toplum, kadın-erkek, toplum-birey-doğa ilişkisini ve çelişkisini, hücrelere sinmiş egemen-köle zihniyetini salt proleterya ve burjuva sınıfı arasındaki çelişkinin çözümüne bağlamak, tüm bu sorunları çözmek açısından yeterli değildi. Çözüm adına proletaryanın diktatörlüğünü devletleştirmek sosyalizmin çözmek üzere omuzladığı sorunlara çare olamadı. Çünkü sosyalizm mücadelesi, detayda yaşama, topluma, bireye, cinslere, doğaya girebilme ve her girdisine bir yaklaşım belirleyebilme mücadelesidir. Örneğin burjuvaziyi devirip de proletaryanın iktidarını kurduğunuzda, bir kadının ev içinde ya da sokakta, okulda, iş yerinde maruz kaldığı inanılmaz sömürüyü, neredeyse genlere taşırılmış kadın köleliğini ve erkek egemenliğini çözmüş olmazsınız. Kadın emeğinin maddi üretiminden tutalım da toplumun yeniden üretimine kadar vermiş olduğu büyük emeklere eşitçe cevap oluşturamazsınız. Nitekim gerçekleşen sosyalizm en fazla da bu gerçeği trajik örnekleriyle bize gösterdi.
Ezme-ezilme olgusu, bir zihniyet olarak toplumun dimağına yerleştiğinde, artık bu zihniyet iktidarda olan ve iktidarda olmayan kesimlere göre, büyük bir çeşitlilik ve karmaşıklık içerisinde uygulanagelen bir alışkanlık haline geldi. Kadın bu gerici zihniyetin başat kurbanı olurken, çok büyük bir çoğunlukla da kadın gibileştirilerek ezilmeye mahkum edildi. İşte sosyalizm mücadelesini düşünürken, pratikleştirme mücadelesini verirken, bu nedenle dengesini en başta kadın olgusunda, onun iradesinde kaybetmiş bu iktidarcı zihniyet gerçekliğini çözümleyebilmek ve ona göre çözüm çeşitliliğini geliştirebilmek çok stratejik değerdedir. Artık sosyalizmin başarısı buna bağlıdır. Önce kadının duygusu, düşüncesi ve fiziği vurularak ortaya çıkarılmış bir egemen sistem gerçekliğine karşı mücadele ediyorsak, o zaman önce kadının duygusunu, düşüncesini, fiziğini, iradesini özgür yaşam felsefesi ile canlandırma mücadelesini vermek zorundayız. Bahsettiğimiz her türlü iktidar zihniyetinden uzak bir komünal özgür yaşam mücadelesidir. Zaten iktidar, tekleşen bir olgunun, bir cins de olabilir, sınıf da olabilir, ırk da olabilir gücü kendinde merkezileştirerek baskı ve zor kurumları ile tahakküm oluşturmasıdır. Bu nedenle çağımızda komünal özgür yaşam mücadelesinin temel karakteri, iktidarcı zihniyetten kendini arındırmış ve toplumun çeşitliliğini gören ve çeşitliliğin iradesine saygılı, eşitlikçi ve özgürlükçü yaklaşan bir zihniyeti giderek geliştirmesidir. Demokratik, özgür ve komünal yaşam mücadelesine kadın iradesinin katılımı, topluma özgürlükçü ve eşitlikçi yepyeni bir yaşam olanağı sunması çok önemlidir. Gerçekleşen sosyalizm kadın iradesinin yeşermediği bir özgürlük mücadelesinin başarıya gidemeyeceğini kanıtlamıştır.
Demokratik, özgür, komünalist bir yaşam bu nedenle her şeyden önce kadının iradesinin açığa çıktığı, kendisi olabildiği, özgücüyle hareket ettiği, her türlü erkek egemenliği ve kadın gericiliğine karşı kendini savunabildiği ve güç olduğu bir yaşamdır. Güç olmak, doğal yaşamın tüm canlılara hasrettiği bir gerçekliktir. Fiziksel olarak yaşamak bile bir güçtür, konuşmak, insanlarla ilişkilenmek, toplumsal üretime geçmek, yaşamın tüm detaylarında güç olabilmek gereklidir ve önemlidir. Burada beyinler ve yürekler, güç olmanın sadece iktidarcı zihniyet ve yöntemlerle gerçekleşebileceği inancı ile karmaşıklaştırılmakta ve buna inandırılmaktadır. Özgürlük ideolojisinin özellikle bu konuda aydınlanmayı gerçekleştirmesi de bundan kaynaklıdır. Güç olma biçimi, iktidarcı anlayışla tüm gücü kendi tekeline almak ve bunun için baskı uygulayarak ötekini iradesizleştirmek ve çalarak güç olma biçimi değildir. Gücün, tek biçiminin iktidarsal olduğu yaklaşımı, beyinlerdeki bir yanılsama ve bir iradesizleştirme biçimidir.
Yaşamak için, özellikle de özgür yaşayabilmek için güç olmak şarttır, ama bu güç asla iktidarcı zihniyetten ileri gelen bir güç anlayışı olmamalıdır. Çünkü özgürlük ve iktidar birbirinin tersi, birbirini dıştalayan iki olgudur. Birinin olduğu yerde diğeri olmaz. Bunu mutlaka iyi ayırt etmek gerekir. Kadın özgürlük mücadelelerinin de öncelikle bu kördüğümü çözebilmeleri, buradan başlayarak sistemi ve kendini aşma eylemini gerçekleştirmeleri çok önemlidir. Nasıl ki toplumsal eşitlik, özgürlük ve kardeşlik mücadelesi veren güçler, reel sosyalizm, bu çıkmazı çözemedi ve yenilgiye uğradı, aynı akıbet ders çıkarılamaması durumunda kadın özgürlük mücadeleleri açısından da geçerlidir. Güç olmak, iktidarı ele geçirmek olarak algılandığı anda iktidar güçlerine benzeşme, aynılaşma ortaya çıkmaktadır. Daha doğrusu esas iktidar güçlerinin bir karikatürü gelişmektedir. Bu bir tuzak gibidir ve hemen hemen her eşitlik-özgürlük mücadelesi veren güç bu tuzağa düşmüştür. Erkek egemenliği ve oluşturduğu iktidar anlayışını aşmak, sistemini aşmanın temel faktörü konumundadır.
Her Öldürülen Kadınla Toplum Yavaş Yavaş Ölür
İktidarlaşan güç tek yanlıdır, cinsiyetçidir, sınıfçıdır, ulus-milliyetçi, faşizandır. Kadın üzerinden geliştirilmeye başlayan ötekileştirme ve kendini her şeyin merkezine koyarak gücü de tek elinde toplama, insanlık ahlakı açısından büyük tahribatları, ters düşüşleri ortaya çıkarmıştır. Kendinden olmayana yaşam hakkı tanımayan bu iktidar anlayışı, yok etme mantığı üzerine kurulmuştur. Maddi ve manevi yok oluş, tükeniş, sadece insan açısından geçerli olmayıp doğaya yönelik de geliştirilir. Nitekim bugün insanlığın en acil çözülmesi gereken sorunlarından bir tanesi, doğanın dengesinin bozulması ve iklimin, atmosferin değişerek yeryüzü kaynaklarının her geçen gün artan oranda kurumasıdır. Sadece insan çıkarları açısından belirtmiyoruz doğada yaşayan tüm canlıların yaşamını ilgilendiren bir konudur. Bu konuda da insan merkezli yaklaşım, doğaya faşizan bir uygulamayı getirmiş ve doğanın iradesi yok sayılarak korkunç biçimlerde tüketilmiş, tüketilmektedir. Ancak doğa da bunun karşısında bir iradesi olduğunu, korkunç biçimlerde göstermektedir. Doğayı dinleyen, onun iradesine ve ürünlerine sevgi ve saygı ile yaklaşan demokratik, komünal, paylaşımcı zihniyet, dengenin yeniden oluşmasına yol açacaktır.
Benzer bir biçimde kadın katliamlarını da değerlendirmek mümkündür. Kastik sistem içerisinde erkek katilleştirilmiş, kurtlaştırılmış kadın ise kurbanlık kuzuya dönüştürülmüştür. Kurtlaştırılmış katil erkek kadına saldırtırılmaktadır. Basın-yayın organları özellikle de dijital medya bu işi gayet ciddi bir biçimde organize etmekte, neredeyse cazip kılmaktadır. Pornografiden tutalım da normal bir haber veriş biçimine, dizilerden sinemalara kadar birçok alanda rol oynamaya çalışmaktadır. Feodalizmin kapalı gelenekleriyle kapitalizmin açık saçık kültürü, birey ve toplum için korkunç bir mücadeleye dönüşür. İki kültür çarpıştıkça kadın kurban edilir. Ya fuhuşa sürüklenir ya bir yakını tarafından öldürülür ya tecavüze uğrar ya da günlük olarak çeşitli şiddet biçimlerine maruz kalır. Her ölen, tecavüz edilen, bastırılan kadınla, toplumun da yavaş yavaş öldüğü, bir çöp yığınına dönüştüğü görülmeden birçok katliam gerçekleşir. İşte bu da genel bir politikadır. Toplum, mikro iktidar batağına saplanmış kadınların ve erkeklerin çatışmaları ile büyük bir bölünmüşlüğü yaşar, sorunun kaynağı olan esas makro iktidarı görmekten, analiz etmekten uzaklaşır. İlişkilerde birbirine girmiş, yaşamı kararmış, her anı acıyla dolu olan insan-toplum gerçekliği çözümü daha fazla iktidara bağlanmakta görür ve sistem çarklarını döndürmeye devam eder. Bu nedenle devletler, iktidar odakları hiçbir zaman kadın-erkek sorununun çözümünü ve kadın katliamlarına son verilmesini istemez. Yine görüntüyü kurtarmak için bazı girişimlerde bulunurlar, ancak sorunun kaynağına asla ve asla yönelmezler. Erkek eksenli gelenek hep bir şekilde korunmuş, göz yumulmuştur.
Kısacası iktidarlaşan zihniyet, erkeksi, tekçi, baskıcı ve gücü yettiğince yok edicidir. Bu zihniyetten en olumsuz biçimde nasibini alanlar, kadınlar, çocuklar ve doğadır. Dikkat edersek her üçü de yaşamın temel dinamik güçleridir, her boyutta doğurgan ve gelişmeyi yaratan öğelerdir. Bunların maddi ve manevi olarak öldürülmesi, yaşamın öldürülmesidir, tek renklileştirilmesidir. Oysa yaşam çeşitlilikleri, yaşam öğeleri ile güzel ve yaşanılasıdır. Bu nedenle erkek egemenlikli iktidar zihniyetine karşı özsavunma anlayışıyla mücadele etmek kutsal bir görev, kutsal bir sorumluluktur. Yaşamın yeniden ve güzel, özgürce yeşermesinde tohum serpmek gibidir. Bu genel yaşananlara karşı bir de mücadele içerisinde olanlar vardır, bir şekilde bu erkek iktidarlaşmasını aşmak isteyen örgütlenmeler, bireyler vardır. Mücadele edenlerin varlığı ve her geçen gün bu soruna eğilen, çözmek isteyenlerin çoğalması, umut vericidir. Çünkü bu tarihin en kadim sorununu aşmak hiç de kolay değildir. Ne kadar çeşitli ve yaygın örgütlenmeler geliştirilirse, o kadar yeri vardır. Erkek iktidarlaşması nasıl ki bireyin duygusuna, güdüsüne, düşüncesine kadar mikrolaşarak girebilmişse, bunu aşmak ve kadını yaşamın her alanında varolan yerine kavuşturmak isteyenler de mikro ve makro düzeylerde mücadeleyi yürütmek durumundadırlar.
Çağımızın özellikle de kadın özgürlük mücadelesi yürüten güçleri, toplum kırıma, yaşam kırıma, kadın kırıma, doğa kırıma ve zaman kırıma karşı toplumun, yaşamın, kadının, doğanın ve zamanın özünü savunma görevini yerine getirmektedir.
Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi de bu anlamlı görevi yerine getirmenin çabası içerisindedir. Dünya çapında ve Ortadoğu’da özgün bir deneyim olarak ortaya çıkmıştır. Salt teorik yanlarıyla değil, kadını ve erkeği, sınıfsal-milliyetçi bakış açılarını en köklü yanlarıyla sorgulayıp bireyde özgürlüğü yaratma mücadelesi yürüten bir harekettir. Abdullah Öcalan’ın bir yöntem olarak devreye koyduğu kopuş teorisi, yine kadın kurtuluş ideolojisi, kadın partileşmesi ve ordulaşması, jineoloji, bu anlamda kadına ve erkeğe önemli değerler kazandırmıştır. Kürdistan özgürlük hareketi içerisinde kadın erkeksiz yaşamayı, en zor koşullarda mücadele etmeyi, kendi yaşamını örgütlemeyi, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmiştir. Kendi kimliğinden utanmayı değil kimliğinin yaşamın en temel öğesi olduğunu öğrenmiştir. Erkek ise kadını fiziksel, düşünsel ve duygusal açıdan sömürmemeyi, kadına dayanmadan kendi yaşamını örgütlemeyi, birilerinin iradesine basmadan ayakta durmayı öğrenmiştir. Belki bunlar bizler için sıradanlaşmış durumlardır ancak dünyanın bir coğrafyasında böyle bir yaşam gerçekliğinin yaratılması çok önemli bir kazanım, çok önemli bir deneyimdir. Erkeklerin ve kadınların tarihi çelişkileriyle birlikte hem bir arada kalmaları ve hem de böyle ilişki ölçülerini geliştirmeleri gerçekten anlaşılması gereken bir durumdur. Belirttiğimiz gibi bunlar tümden özgürleştiğimizin bir göstergesi değildir. Ancak bu yolda asla azımsanmaması gereken gelişmelerdir. Tabi bu gelişim düzeyini toplumsallaştırmada yaşadığımız sorunlar vardır. Mevcut gelişim topluma da mal oldukça yaygınlaşacak ve daha ileri düzeylere doğru bir sıçramayı yaşayacaktır. Bu konuda daha yoğunlaşan ve yayılan bir örgütlenme tarzını geliştirmemiz, hızla çözüm üreten bir yapılanmaya kavuşmamız gerekmektedir. Daha fazla proje geliştiren ve yaşamsallaştıran, özsavunma kapsamında birçok özgün-özel örgütlenmeler geliştirmemiz bir zorunluluktur. Kadına içerilmiş köleliği ve yaygınlaşmış erkek egemenliğini aşmak için her an, her gün başımızı ağrıtmalı ve ideolojik çözümler oluşturmalıyız. Aynı zamanda bu yolda mücadele eden herkesle ortaklaşalığı yakalama gücünü göstermeliyiz. Teslim alan ve teslim olan tüm geleneksel zihniyetlere karşı ideolojik, ekonomik, sosyal, politik mücadeleyi özsavunma zihniyetine dayalı olarak geliştirmeliyiz.
Bir gül düşünelim ve gülün dikenlerini. Gül ve diken ikilisinin diyalektiğini anlamaya çalıştığımızda güzelliğiyle bizi kendimizden geçiren bir gül aynı zamanda elimize battığı zaman canımızı yakan bir diken taşır. Gül, kendi doğasınca kendini korumanın bir uzantısı olarak dikenlerini de yaratmıştır. Bu dikenler size durup dururken saldırmaz, sadece ve sadece ona birileri dokunma eyleminde bulunduğu zaman batarak kendini savunmak ister. Bu, çok anlamlı bir savunma diyalektiğidir. Aslında kadınlardaki savunma diyalektiği de gül ve diken diyalektiğindeki gibidir. Kendine saldırı olmadığı müddetçe herhangi bir neden olmadıkça bir zararı olmaz, ancak saldırıya karşı savunma mekanizmalarını kendinde yaratmıştır. Erkek egemenlikli sistem kadına her açıdan saldırdıkça, onu soluksuz bırakmaya çalıştıkça, kadınlar da dikenlerini çoğaltmıştır. Saldırı ne kadar yoğunsa kadının da dikenleri o kadar çoğalmıştır. Öyle ki bazen dikenlerden içindeki gül görünmeyecek duruma gelmiştir ama gül orada dikenlerin koruması altındadır.
Sonuçta bu dikenler özgürlük ve mücadele bilinci gelişmedikçe, kendi beyninde ve duygusal dünyasında keşif yapamadıkça yönsüz batar ve özünde bir başarı da yaratmaz. Fakat ruhsal bir savunma mekanizması olarak vardır. Kadınlar olarak beyinsel, duygusal ve bedensel dünyalarımızın maruz kaldığı saldırılar buna yol açar. Ve biz kadınlar gerek kendimizde gerekse de kendi cinsimizde bu varolan beyinsel-duygusal doğurganlığı fazlaca göremeyiz. Göremedikçe yaşamlarımız kısırlaşır, kararır ve anlamsızlığa doğru gider. Önemli olan kendimizi, içimizdeki gülü görebilmek, ona ulaşabilmektir. Yine dikenlerimizi neye karşı, kimlere karşı kullanacağımızı bilebilmektir. İşte duygusal ve düşünsel doğurganlığımızın bilincinde ne kadar olursak, kendimizi neye karşı savunmamız ve neyi aşmamız gerektiğini bilirsek, o kadar çeşitliliğimizi ortaya koyabilir ve esas egemenliğe karşı ortak ve güçlü mücadele yürütebiliriz. Nihayetinde mücadele gerekçelerimiz nettir, gerekçelere göre neye, kime karşı mücadele edeceğimiz de nettir. Kadın özgürlük mücadelesi açısından artık en önemli ve stratejik nokta, kadını eğitici, dönüştürücü, sistem karşısında koruyucu ve sisteme karşı tavır alıcı örgütlenme odaklarını yaygınlaştırma ve bu yaygınlaşan örgütlülüğü koordineli ve iletişimli kılabilmedir. İşte bu nokta da komün örgütlülükleri oluşturmak çok önemlidir. Demokratik toplumun en temel özsavunma örgütlülüğü komün örgütlenmesidir. Kadın komünlerinin örgütlenmesi özsavunmanın örgütlenmesidir. Yaşamın en basit diyebileceğimiz bazı ayrıntılarına karşı mücadeleden tutalım da en siyasal boyutlarına kadar, ufak-büyük demeden, neye ve kime karşı mücadele öngörülüyorsa, orada hemen komün örgütlenmesini oluşturmak en temel ve esas hedefimiz olmalıdır.
Özellikle de kadına karşı şiddet karşısında böyle kalıcı kadın komün örgütlenmelerini her yerde kurmalıyız. Yüzyılların kadın örgütsüzlüğünün acısını çıkarırcasına kadın komünal örgütlenme ağlarını oluşturmalıyız. Oluşturduğumuz bu kadın komünlerimiz kısa süreli hedefler içinde olabilir, uzun süreli hedefler içinde daha kalıcı komünler de örgütlenebilir. Hangi biçimde olursa olsun mutlaka ama mutlaka kadın komünlerini oluşturmalıyız. Özgürlüğümüz için özsavunmaya dayalı komün örgütlenmesi hayati önemdedir.
Yine erkek egemen sistemin gerek kapitalist modernite biçiminde gerek feodal biçimde gerekse de savaş rantçılığının kirli bir politika olarak geliştirdiği kadın katliamlarına karşı da artık sesimizi daha fazla yükseltmeli ve varolan tüm kadın seslerini birleştirmeliyiz. Kadın katliamları karşısında örgütlülüğümüzü bu katliamlar karşısında ilmik ilmik örerek kadını koruyan bir örgütlenme ağını geliştirmeliyiz. Hiçbir kadını bu kastik katil sisteme kurban ettirmemeliyiz, kadınların örgütlenme zayıflığı bu canavarlaşmış ataerkil sistemin kendisini güçlendirmesi anlamına gelmektedir. Kadını baskı altına alan hangi zihniyetse, hangi kurumsa hatta hangi kişiyse bunlara karşı özel politika üretip mücadele etmeliyiz. İşledikleri suça göre kendi kadın komünlerimizde özsavunma kapsamında ceza politikamızı geliştirmeliyiz. Bu zihniyetin böyle canının istediği gibi kendisini yaşatmasına asla izin vermeyecek örgütlülüklerimiz olmalıdır. Kadının gücü örgütlülüğündedir. Kadının düşünsel kollektifliği, ortak aklı yaratıldığında muazzam bir yöntem zenginliği ve yaratıcı mücadele biçimleri doğacaktır. Bu anlayışla klasik namus, töre anlayışlarına yine sözde modernizm adına kapitalizmin parçalayıcı ve metalaştırıcı politikalarına karşı hiçbir kadın yalnız bırakılmamalıdır. Örgütlenerek ortak bilinci ve ortak tavrı geliştirebilmeliyiz. Kadınlar özgürlük bilinci ve aydınlığı ile harekete geçtiklerinde kendilerini yalnız hissetmeyecekler ve mücadele etmekten korkmayacaklardır.
Siyasete, Toplumsal Sorunlara Kadınca Bakmak
Kadın mücadelesi ortak hedeflerde birleşerek kendi örgütlü iradesini geliştirmelidir. Çünkü dünyanın neresine bakarsak bakalım, toplumsal yozlaşma, iradesizleştirme, kimliksizleştirme, insan pazarlama, her türlü hakkına tecavüz vb. özellikle kadın üzerinden gerçekleştiriliyor. Kaldı ki bu kadın soyuna yapılabilecek en büyük hakarettir. Evinin içinden tutalım da sokakta, işte, okulda vb. her yerde erkek egemenlikli sistemin korkunç baskılarına, fiziki ve ruhsal şiddetine maruz kalmaktadır. Kadın etrafında gerçekleştirilen toplumsal yozlaşma, iradesizleştirme dünyanın her yerinde en temel sorun haline gelmiştir. Kadın hareketleri gelişme gösterdikçe bu tip olaylar daha fazla gün yüzüne çıkmaya, tartışılmaya ve aşılmaya çalışılmaktadır. Kadın hareketleri bu yönlü sorunlar karşısında gündem yaratıp birlikte tavır geliştirmelidir. Kadın mücadelesi belki tek tek kadınları, onların bazı sorunlarını çözmeyi esas alıyormuş gibi görünmektedir. Ancak sadece böyle değildir. Kadının kendi sorunlarını tartışmaya başlaması, gündeme sokması, örgütlü bir güç olarak ataerkil sisteme karşı mücadele etmesi, sadece kadına bazı haklar kazandırmaz aynı zamanda o toplumsal yapının zihniyetsel değişiminin de önünü açar. Yine sisteme ait mevcut tek taraflı gelişen siyasi iradeyi, merkezileşmiş iktidarı, insan ilişkilerini ve hatta aile ilişkilerini yeniden çift taraflı ele almayı getirir ki, bu ataerkil zihniyetin aşılmasında çok belirleyici bir önemdedir. Adaleti ve özgürlüğü getirecek olan bu mücadeledir. Bu nedenle kadınların yürüttüğü mücadele, mevcut siyasal gelişmeleri mutlaka etkilemektedir. Bu etki, erkek egemen siyasi kültürün baskısı nedeniyle gösterilmemektedir veya çeşitli biçimlerde küçümsenmektedir. Ancak siyasete, gelişmelere, toplumsal sorunlara kadınca bakmaya başladığımızda, kadının emeğinin, mücadelesinin, görülmek istenmese de önemli değişim ve dönüşümleri yarattığını görmekteyiz. Bu konuda yaşanan örgütlenme zayıflığı, egemen sistemi güçlendirirken, örgütlenmede bir başarı kaydetmek ise egemen sistemi zayıflatır, gereksizleştirir. Zaten sistemin kadın emeğini, söylemini ve eylemini küçümsemesi de bu korkudan ileri gelmektedir.
Demokratik siyasetin en stratejik yönü toplumda yaşanan kadın sorunlarını daha fazla ele alma, çözmeye çalışma ve projeler üretmektir. Bu yönüyle kadının özgürlük uğruna harcadığı en küçük bir emek bile, söylenmiş en kısa bir cümle bile çok değerlidir, anlamlıdır. Dünyanın bu ağırlaşmış ve egemen erkek tarafından korkunç düzeylere getirilmiş siyaset ve askerlik gerçeğine karşı kadın yüreğimizle, beynimizle ve cesaretimizle mücadele etmek, kendi kimliğimize ait değerlerle yeni demokratik siyaset ve komünalist ilişki anlayışını geliştirmek çok çok önemlidir.
Kapitalist modernite sisteminin soykırım, toplum kırım, kadın kırım, eko kırım ve özel savaş politikalarına karşı ancak özsavunma mücadelesi çözüm üretebilir. 21. Yüzyılda bilim, teknik ve istihbarat alanında yaşanan gelişmeler sistem karşıtı mücadeleler açısından en temel stratejik çalışmanın özsavunma çalışması olmasını gerekli kılmaktadır. Nasıl ki 20. Yüzyılın sistem karşıtı mücadele diyalektiği mekanik fiziğe göre kendi strateji ve taktiğini oluşturmuşsa, 21. Yüzyıl mücadele doktrini de kuantumik fiziğe göre kendi strateji ve taktiklerini oluşturmak durumundadır. Sistem karşıtı hareketler özsavunma çalışmalarını örgütlemekten ve geliştirmekten sorumludur. Özsavunma tüm canlıların ontolojik gerekçesidir. Varlık için özsavunma gereklidir, varolmak için varlığını korumak, savunmak için gereklidir. Varlık özsavunma ile korunabilir. Bu da örgütlenme, irade haline gelmeyle ilişkilidir, fiziksel değil esas olarak zihinsel güçle düşünce derinliğiyle ilişkilidir ve tüm canlılar için hayati bir konudur.
Demokratik sosyalizm açısından da özsavunma önemlidir ve Demokratik Komünler birliği de özsavunmaya dayanır. Toplumsal özsavunmayı kadın öncülüğünde demokratik komünal sistemde en iyi biçimde gerçekleştirmek mümkündür. Özünde özsavunma demokratik siyasetin yoğunlaştırılmış ifadesidir. Demokratik komünal sistem ulus-devlet kaynaklı militaristleşmeyi ancak özsavunma ile durdurabilir. Özsavunmadan yoksun toplumlar kimliklerini, politik özelliklerini ve demokratikleşmelerini yitirmek durumundadır. Bu nedenle özsavunma toplumlar için basit bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşme olgusuyla iç içedir. Toplum ancak kendini savunabiliyorsa özünü, kimliğini koruduğundan, politikleşmesini sağladığından ve demokratik siyaset yapabildiğinden söz edebilir. Bu gerçekler ışığında demokratik komünal sistem aynı zamanda bir özsavunma sistemi olarak örgütlenmek durumundadır. Tekellerin küresel hegemonik çağında ve bütün toplumun ulus-devlet biçiminde militaristleştirdiği koşullarda, demokratik modernite aynı kapsamda, tüm zaman ve mekan koşullarında özsavunmayı demokratik siyaset temelinde, komün ağlarından oluşan öz sistematiğiyle ancak hegemonyaya karşılık verebilir. Ne kadar hegemonik erkek egemenlikli şebeke varsa, demokratik komünal sistemde o denli komün, özsavunma ve demokratik siyaset ağlarını geliştirmek durumundadır. Kürdistan’ın ve kadınların varlığı ve özgürlüğü özsavunmasız olamaz.
Özsavunma uluslararası evrensel bir haktır, herkes için her topluluk için yaşamsal bir ilkedir. Özsavunma anlayışı toplumun her türlü örgütlenmesinin geliştirilmesidir. Özsavunma derken dar bakış açısından ve anlayış sorunlarından kaynaklı silahlı mücadele anlaşılmaktadır. Oysa ki en demokratik toplumların bile kendisini savunmaya ihtiyacı vardır. Bu salt silah demek değildir. Öz savunma boyutu, toplumlar için sadece bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşmelerini gerçekleştirme olgusuyla iç içedir.
Devlet olmadan halkın kendi kendini savunmasıdır. Kadınlar, Kürtler, demokratik güçler hiçbir güce ihtiyaç duymadan kendi özsavunmalarını geliştirmelidir. Özsavunma başta olmak üzere, siyasi, sosyal, kültürel her alanda örgütlü oldukları her yerde özsavunma çalışmalarına ağırlık verecekler ve toplumsal örgütlenmelerini ağ gibi öreceklerdir. Kürtler soykırımdan kadınlar cins kırımından özsavunma örgütlülüğüyle kurtulabilir. Kürt halkı ve kadınlar yaşamın tüm boyutlarında özsavunmalarını geliştirerek fiziki, kültürel her çeşit soykırım ve cins kırım politikasına karşı kendini savunabilir, koruyabilir. Demokratik siyasetin özsavunma perspektifi ve donanımının bulunması, kendi savunma gücünü oluşturmasını gerektirir. Demokratik siyaseti bir de bu yanıyla düşünmek ve anlamak, bunun gerektirdiği bilinç, örgütlülük ve donanımı yaratmak şarttır. Tüm hücrelerine kadar devlet ve arkasındaki iktidar aygıtlarının siyaset çalışmasının sonuç alabileceği düşünülemez. Bu yanıyla demokratik siyaset çalışması ciddi bir direniş kültürü ve bilinci yanında bunun ifadelendirileceği özsavunma kurum ve araçlarıyla da yürütülmek durumundadır. Demokratik siyaset denildiğinde gündeme gelen başka bir hususta eylemlilik olmaktadır. Tartışan, karar alan ve bunu uygulamaya geçirmeye yönelen her demokratik siyaset, yapılanması eylemlilikle beslenmek durumundadır. Bu demokratik siyasetin olmazsa olmazıdır. Eylemliliğin olmadığı yerde demokrasi gelişmez, sadece tartışan ve karar alan fakat bunu demokratik eylemliliğiyle yaşama geçirme gücünü göstermeyen bir toplum, ahlaki ve politik olamaz. Kendini bir irade olarak kabul ettiremez ve hegemon güçler karşısında meşruiyetini sağlayamaz. Bu açıdan demokratik eylem gücünün geliştirilmesi özsavunma çalışmalarının önemli bir yönünü ifade etmektedir.
Özsavunma halkın ve kadınların kendi güvenliğini sağlamasıdır, demokratik toplumun her alanda örgütlenmesi, kurumsallaşması ve kendi güvenlik sistemine kavuşmasıdır. Toplumun ve kadınların özsavunma güçleri hiçbir güce teslim edilemez. Kadınlarda kendi güvenliğini kimseye teslim etmemeli kendi güvenliğini kendi sağlamalı, özgücüne dayanmalı ve bunun örgütlenmelerini geliştirmelidir. Özsavunma ne devlete ne erkeğe bırakılabilir. Özsavunma örgütlü güce dayanır. Örgütlü toplum özsavunmasını en iyi yapan toplumdur. Tüm canlılarda özsavunma varlığını korumanın ve özgürlüğünü sağlamanın olmazsa olmazıdır. Varlık ve özgürlük asla ama asla özsavunmasız olamaz.
Yoruma kapalı.