Düşünce ve Kuram Dergisi

Küresel Sisteme Karşı Küresel Direniş Arayışları

Nilüfer Koç

Küresel sisteme karşı küresel direnme arayışlarını ele alırken, öncelikle küresel sistemin yarattığı tahribatları, toplumları etkileme biçim ve yöntemlerini de ele almak lazım. Çünkü direniş bir sorun veya baskı karşısında gösterilir. Kapitalist modernist sistem tarihsel olarak her zaman kendini krizler yaratarak var etmiştir. Bu şekilde bir yandan siyaset ve toplumu uğraştırır, bir yandan da güya krizi çözme adı altında kurtaracı olarak kendisini lanse etmeye çalışır. Tıpkı şimdi karşı karşıya olduğumuz Covid19 pandemisinde olduğu gibi. Doğayı tahrip eden aşırı kâr mantığının pandemiye yol açtığı gerçeği, giderek genel bir kanıya dönüşmüştür. Son 40 yılda insanlara ‘faydalı’ olmadığı düşünülen yabani hayvan türlerin %70’i yok olmuştur. Bunun nedenleri arasında zevk için açılan safari parkları ve ekzotik hayvanları yeme de vardır. Yine giderek artan orman yangınları ile tarımda geliştirilen monokültürlerle hayvan türleri ortadan kaldırılmaktadır.

Diğer yandan toplumsal sorumluluktan arındırılmış ve kapitalist sistemin tekeli haline gelmiş, “bilim dünyası” insanlığa faydası olmayan laboratuvar deneylerindeki tehlikeli icaatları büyük sorunlara yol açmaktadır. Başta üniversiteler olmak üzere bilim dünyası birer şirket gibi çalışıyor. Kapitalist ülkeler arası artan rekabet ve çıkar çatışmaları nedeniyle devlet ve kamuya ait olan kurumlardan eğitim alanı da, daha çok özel sektöre kaymıştır. Birçok üniversitenin fen bilimleri, şirketler tarafından finanse edildiğinden eğitim müfredatı da buna göre şekillendirilmektedir. Üniverisiteler giderek şirketlere kar sağlayacak temelde ‘meslek aptalları’ yetiştirme yurtlarına dönüştürülmektedir. Bilimin toplumsallık açısından getirisi ve götürüsü ciddi bir gündem olmamaktadır artık.

Mevcut durumda pandemi hem kriz olarak yansıtılıyor hem de sistem adına hükümetler kendisini yegane kutaracı olarak göstermektedirler. Uzmanlık bakımından (viroloji) konuyla alakası olmayan Bill Gates, sık sık pandemi hakkında konuşuyor ve pandeminin 2022 yılına kadar süreceğini belirtiyor. Yine devletlere bağlı think tank ve enstitüler, ‘bilim’ adına toplumu aydınlatma yerine panik havası vererek, devletlerin çıkardıkları yasalara uyumlu hale getiriyorlar.

Batılı ülkelerde, korona tedbirleri adına geliştirilen yasaklara karşı bir direniş yükseliyor. Çok sayıda yürüyüş ve gösteri düzenlenerek hükümetlerin sorunu istismar etmemeleri talep edilmektedir. Ancak ‘bilim’ adına konuşanlar, sürekli kafa karıştırıcı açıklamalarıyla insanları adeta evlerinde rehine konumuna getirmektedirler. Çoğu ‘bilim insanı’ sorunun sebebini değil de, sonuçlarına bakarak tedbirler üzerinden yaklaştıklarından, neden sorusuna cevap vermemektedirler. Bu nedenle başta Avrupa olmak üzere dünyanın birçok yerinde halklarda, ‘pandeminin’ hükümetler tarafından araçsallaştırıldığına dair kanaat gelişmektedir. Böylelikle bu tehdit ‘silahı’ anlamını yitirip hükümetlere karşı güvensizliği derinleştiriyor. Devlet ve toplum arasında güven dengesi ciddi anlamada bozulmaktadır. Böyle devam etmesi halinde durum, daha büyük karşı koyuşlara ve yeni kaoslara yol açacaktır.

Kapitalist modernite güçlerinin krizleri denetleme ve kontrol altında tutma kabiliyetlerinin yüksekliği bilinmektedir. Kriz ve sorunların denetlenememesinde toplumsal direniş ve isyanlar belirleyici olmaktadır. Bu güçler, büyük savaşlarla yeni dengeleri oturtmayı dayatarak, çıkarlarına uygun bir düzen sağlamaya çalışırlar. Zira hegemonya için birincisi, yayılmaları gerekir; ikincisi ise artan toplumsal direnişi kırarak teslim almaya çalışırlar. Bu durum geçmiş yüzyılda iki büyük paylaşım savaşına yol açmıştır. Bugünde kapitalist sistem, 1991 Körfez Savaşıyla startını alan 3. Dünya Savaşını benzer bir süreci yürütmektedir. Reel sosyalizmin çözülüşü sonrası ABD, Körfez Savaşıyla YDD(Yeni Dünya Düzeni) projesini ilan etmiştir. Ancak bunu istediği gibi yapamadı. Başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın birçok bölgesini sorun yumağı haline getirdi. Yani YDD’nin pratikleşmesi toplumların karşı koyuşunu getirdi. Yine Çin ve Rusya gibi güçlerin hegemonik iddaları nedeniyle çok başlılığa yol açtı. Ve ABD’nin ilan ettiği 21. Yüzyıl hegemonyacılığının kolay uygulanamayacağını açığa çıktı. Kapitalizmin sistemsel kriz ve kaosunu derinleştirdi. Bu nedenle kapitalist modernitenin öncü gücü ABD, krizleri istediği gibi denetleyememe ve kontrollü yürütememe durumuna düştü. Yarattığı krizlere rakipleri de müdahil olmaktadırlar artık. Her müdahil güç de fırsattan istifade ederek kendi hegemonyasını inşa etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle dünyamızda 40’ın üstünde savaş, 400‘ün üstünde de çatışmalı bölgeden söz edilmektedir. Ve bu sayı gittikçe de artmaktadır. O yüzden toplumlarda sual sorma ve irdeleme giderek çoğalmaktadır. Sorgulamalar da direniş arayışlarına sevk ediyor, önemli bir reaksiyonlara yol açıyor.

 

İdeolojisizlik Sebeple Değil Sonuçla Uğraştırır

En çok savaş ve çatışmaların yaşandığı yer Ortadoğu’dur. Ardından başta Kuzey Afrika olmak üzere Afrika ve Asya gelmektedir. Latin Amerika da bu sorunun dışında değildir. Savaş ve çatışmaların en fazla olduğu Ortadoğu, direnişlerin de yoğun yaşandığı coğrafyadır. Sömürü, işsizlik, yoksulluk, çevre, cinsiyetçilik, iklim gibi sorunlara karşı ulusal, yerel ve bazı zamanlarda da küresel çapta direnişler olmaktadır. Ancak küresel direnişlerin odağı Ortadoğu’dur. Rojava Devrimi yeniyi temsilde başat konumdadır. Bölge tarihin en derin kültürel direnişlerine sahiptir. Güçlü kültürleri olanlarından biri de Kürtlerdir. Kürtler tarihsel olarak kanlı kıyımlara maruz kalsa da, hala en diri ve direngen toplum olmaktadırlar.

21. Yüzyılın kapitalist modernitesine karşı küresel direnişin merkezi, Ortadoğu’nun kalbi Kürdistan’da ortaya çıktı. Rojava Devriminin küresel çapta yarattığı etkinin; ideolojik ve toplumsal çözümleri pratikleştirdi. Abdullah Öcalan’ın reel sosyalizm çözümlemesiyle; çöküş nedenlerinin başında iktidar ve devletin geldiğinin tespitini yaptı. Devletin son temsilcinin de ulus-devlet olduğunun sonucuna vardı. Dolaysıyla reel sosyalizmin çözülmesin tek nedeninin kapitalizmi olduğunun tespitiyle aşılamayacağını belirtti, tarihsel ve toplumsal dayanaklarını ortaya koyan yeni bir paradigma geliştirdi. Paradigmanın özünü yerinde yönetime dayalı demokratik, kadın özgürlükçü, ekolojik ve ademi merkeziyetçiliği esas almaktadır. Dikey değil, yatay eksenli farlılıklarda birlik ilkesidir.

 

Küresel Direnişler

Küresellleşme esasında toplumun üst kesimini oluşturan %1’in yani, finans kapitalizmi yönetenlerdir. Bu kesim, sınırsız ve engelsiz bir şekilde istediği zaman, istediği yere ve istediği şekilde müdahele edebilmektedir. Bunun yürütücü gücü ve öncüsü ise eskiden burjuvazi olarak tanımlanan ancak, günümüzde ise görünmeyen plütokrasi olmaktadır. Küresel sistem araştırmalarından en çok ön plana çıkan plütokrasi kavramıdır.  Plütokrasi yönetme erkinin tepesinde sivrilen zengin ve ayrıcalıklı bir kesimdir. Ve oligarşik bir yapıdır. Plütokrasi aynı zamanda “zenginlerin yönetimi” anlamına da gelmektedir. Plütokrasi demokrasinin daraldığı, toplumun karar mekanizmalarının dışına tamamen itilerek iradesizleştirme yönetimidir. Bu azınlığın esasında ulus-devlet sınırlarını aşan ‘dünya vatandaşları’ gibi her yere vizesiz giren, her ülkenin karar mercilerine talimat verme yetkisine sahip olan kesimdir. Aşırı rekabetten dolayı birbiriyle sürekli çıkar çatışması ya da uzlaşması içerisindedirler. Kamuya ait olanı Dünya Bankası ve İMF zoruyla özelleştirebilmektedirler.  Bir ülkenin ormanını, gölünü, nehirini başka bir ülkenin sermayesine satma yetkisine sahip olan kesimdir. Bu da kırsaldan kentlere göçleri artırdığı gibi, yoksullaşmanın da artmasına götürüyor. Diğer yandan büyük şirketler monokültürler adına bir ülkenin geniş topraklarını satın alır ve genetik manipulasyona uğratılmış tohumlar kullanılabilmektedir. Bu durum sağlık sorunlarına yol açtığı gibi toprağım biyolojik yapısını katletmektedir. Bu sorunun en çok yaşanan ülkeler, Latim Amerika ve Hindistan, Filipinler, Bangladeş vb. ülkelerdir. Aynı durum bazı Afrika ülkelerinde de yaşanmaktadır. Daha fazla ürün için geliştirilen GDO’lara (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara) karşı da çok sayıda STÖ’ler bir yandan toplumsal aydınlanmayı diğer yandan hukuksal mücadele ve kitlesel eylemsellikler geliştirmektedirler. Aynı şekilde sağlık alanında da benzer bir aydınlanma süreci bulunmaktadır. Sağlık alanında diğer sorunsal bir gelişme ise sağlık merkezlerinin giderek özel sektöre satılmasıdır.

Kapitalist modernist sistemi yöneten %1’lik kesim bir nevi hükümet ve devlet üstü; devleti çıkarlarına göre hizmete zorlayan anti toplumcu bir kesimdir. Bu kesime karşı direnişlerin ortaya çıkmaması için de, devlet ve siyaset üzerinden, özellikle de medya üzerinden milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik yoluyla toplumu homojenleştirmeye çalışılmaktadır. Sürekli bir düşman yaratılarak toplum meşgul edilmektedir. Milliyetçi ve ırkçı politikalarla da toplumun bir kesmine üstünlük aidiyeti sağlanirken, diğerini dıştalayarak tehdit algısıyla düşmanlaştırılmaktadır. Amaç tüm kesimleri bir şekilde kontorl altında tutmaktır. Bu bir nevi faşizmin alt yapısıdır. Zaten faşizm homojenleştirme ve tek tipleştirmedir. Mevcut durumda dünyanın birçok yerinde sağcı-populist başbakanlar veya başkanların ortaya çıkarması da bunu göstermektedir. Kısmen demokratik içeriğe sahip olan anayasaların, içeriklerinin boşaltılması bunu göstermektedir.

Dünya üzerinde dijital teknik yoluyla ciddi bir kontrol sağlanıyor. Yeryüzünde insanları, uzaydan kontrol etmek istemektedirler. Chip sistemleriyle bir insanın tüm yaşam hikayesi devletin çekmecesindedir artık! Bu durum insanları ürkütmekte ve kontrol edildiği hissi uyandırmakta. Sadece Çin Halk Cumhuriyeti, 680 milyon vatandaşını kameralar üzerinden kontrol edebilmektedir. Türkiye’de mobese kameralarının her tarafa kurulması da buna bir örnektir. Öncelikle bu kameralar Kürt bölgelerine konulmakta. Çünkü AKP-MHP faşizmine karşı direniş Kürtler öncülüğünde gelişmektedir. Kameralarla insanı kontrol atlında tutulmaya çalışmak, aslında sistemin direnişten ne kadar korktuğunu göstermektedir.

Faşizmin finans kaptalizm aşamasında zemininin hazırlanması kolay olmuyor. Çünkü toplumların devlet ve büyük şirketlere güvensizlikleri daima zayıflıyor. Sosyal medyayla birçok solcu, muhalif ve demokrat insan sisteme eleştirilerini yapıyor. Eleştiriler ve pratikleşme aktiviteleri geniş kesimlere ulaşabiliyor. Yine dünyanın birçok yerinde, sosyal medya üzerinden gelişen direnişler de paylaşılmaktadır. Ağlaşma, yani networking kavramı ön plana çıkan bir kavram oluyor. Nasıl birleşebiriliz tartışmaları yoğunluk kazanıyor. Çeşitli alandan gelişen çok sayıda direniş yaşanmaktadır. Direnişlerin birleştirilmesi ve kordineli bir düzleme kavuşturluması önemli. Bunda öne çıkan tek engel; asgari müştereklerde bir paradigmada buluşabilmektir. Bu da bir zaman sorunudur. Damlalar büyüyerek zamanla okyanusa kavuşacaktır.

 

Milliyetçilik ve dinciliğe karşı direnişler

Toplumlar açısından baskı organları olan 20. Yüzyıl ulus-devletleri ciddi kriz yaşamaktadır. Gereksizliği ortaya çıkan ve baskı araçları olan ulus-devletler, derin kriz içinde olsalar da, küresel güçler açısından hala büyük bir öneme sahiptirler.

Türkiye, İran, Suriye, Irak başta olmak üzere Ortadoğu’nun tüm teokratik ve monarşik yapıya dayalı ulus-devlet modelleri kriz halindedir. Asya ve Afrika’da da benzer sorunlar mevcut. Avrupa’da ise Brexit ardından Almanya-Fransa arasında çıkar çelişkilerinin artması: Almanya’nın AB’de ekonomik sıkıntı yaşayan Yunanistan, İtalya, İspanya ile Polonya, Çek vb. Doğu Avrupa ülkelerine ekonomik gücüyle müdahale etmesi; çağın projesi olarak örnek gösterilen Avrupa Birliği ulus-devletleri çatışmalı bir birliğe dönüşmüştür. Bunun toplumlara yansıması da milliyetçilik biçimi olmaktadır. Pandemi sürecinde AB üyesi devletler komşularına sınırlarını kapattılar. Oysa AB bir dayanışma kurumuydu sözde.

AB’ye üye ulus-devletler, birbirleriyle ciddi bir rekabet, çatışma-uzlaşma düzleminde yürümeye çalışmaktadırlar. Her ulus-devlet bu çatışmayı vatandaşına rağmen yapmaktadır. Vatandaşların devleti sahiplenmesi içinde milliyetçilik hortlatılmaktadır. Bazı devletler, dolaylı olarak vatandaşlarına 3. Dünya Savaşının çok ganimet getireceğinin sözünü anlatmaya çalışmaktadır. Buna Türk devleti çok bariz bir örnektir. Ortadoğu krizinden faydalanarak “Büyük” Türkiye yaratılacak vaadi yapılmaktadır. Vatandaşlara ve sözüm ona CHP gibi muhalefete işgallere sesiz kalın, size ganimet getireceğim sözü verilmektedir. Sözde muhalif patilerinin Suriye, Irak ve Libya tezkerelerine onay vermesi bununla alakalıdır. Bunun için şimdiden herkesin Türklükle gurur duyulması isteniyor. Yani bilinen ‘ne mutlu Türküm diyene’ hikayesi. Aç, susuz, yoksul ama Türk olduğu için gururlu! İşte faşizmin yaratmak istediği insan tipi. Hannah Arendt totaliter rejimleri tanımlarken, onların sistematik olarak milliyetçilik gibi kavramlarla toplumu yüzeyselleştirdiğini belirtmektedir. Yüzeyselliğin de “düşünmenin durdurulduğu” konumdur.

Tıpkı eski Roma İmparatorluğundaki gibi; seçkinler amfi tiyatrolarda sabahtan akşama kadar oyun izlerken, senatörler ise sömürü ve yayılmacılığı tartışıyordu. Bugün ise toplumlar milliyetçilik üzerinden manipüle edilmek isteniyor. Farklı olan ise ötekileştiriliyor ve düşman ilan ediliyor. AKP-MHP bunu anti Kürtlük üzerinden yapıyor. ABD’de bu durum Trump iktidarında zirveye ulaştı. Protestan beyaz ırkı esas alan bu ulus-devlet anlaşıyı, farklı olana saldırtıyor. En son polisler tarafından George Floyd’un katledilmesi, Trump’ın sağcı-milliyeçi ve ırkçı gerçeğini gözler önüne serdi. Ancak dünya buna sesiz kalmadı. Black Lives Matter hareketi önemli bir küresel dayanışma ve direnişe yol açtı. ABD açısından başarısızlıkla sonuçlanan bir örnek oldu. George Floyd küresel anti-milliyetçilik ve anti-ırkçılığın sembolü haline geldi. Ve görüldü ki, toplumlarda ırkçılığa karşı olanlar çok fazladır. Yine birçok ülkede milliyetçiliğin, ırkçılığın, sömürgeciliğin simge isimlerinin heykellerine saldırılar yapıldı.

Örneğin Hindistan’da Hindu milliyetçiliği Modi iktidarı temsil ediliyor. Ancak Hindistan STÖ’leri Modi hükümetine karşı eylem ve etkinlik yapıyorlar. Sorun Hinduizm ve İslamiyet değil, Modi’nin küresel rekabet içerisinde yer edinme çabasıdır. Hinduizm dayatıldıkça, STÖ’lerde daha geniş mücadele platformları oluşturmaktadırlar.

Savaş nedeniyle göçe maruz kalan mülteciler ise Avrupa’da milliyetçiliğin temel malzemesi haline getirilmektedir. Buna karşı da sivil toplum ciddi direnişler yapılıyor. Yine Alan Kurdi Gemisi adıyla sivil aktivistler, devletlere rağmen mültecileri denizlerde kurtarma riski üstlendiler.

Batı dünyasının kullanılan diğer bir araç ise, milliyetçilik ve ırkçılık konusun da İslamiyetti araçsallaştırmasıdır. Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Turancılığı pan-İslamist bir kılıfa büründürmesi, Batı ırkçılığında rol oynayabiliyor. Müslüman Kardeşler üzerinden Kuzey Afrika ve Arap coğrafyasında siyaset ve toplumsal dengeyi bozarak istikrarsızlığa yol açabiliyor. DAİŞ benzeri cihatçılarla tehditler savrulabiliyor. Türk devletinin yayılmacılığında kullanılan Sünni-Hanefi mezhebi Müslüman Kardeşler kimliğine büründürülerek sanki ‘emperyalizme’ karşı ümmet adına savaşılıyor gibi gösterilebiliyor. Müslüm toplumlara sahip olan ulus-devletlerde ise, İslamofobiyi milliyetçiliğin temel aracı haline getiriyor.

Milliyetçiliği, dincilik üzerinden geliştirilen en bariz örneği Türkiye vermektedir. Milliyetçilik ve dinciliğe düşman gösterilenler ise başta Kürtler olmak üzere Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler, Aleviler, Ezidiler ve kadınlardır. Ancak görüldüğü üzere Kürtlere karşı başarılı olunamamaktadır. Öcalan’ın perspektifleriyle Kürtler aydınlanmıştır. Muhalefetin sesizliğine rağmen Kürtler, Türklerle ve Türkiye’de yaşayan tüm farklı etnik ve inanç kimlikleriyle ortak mücadelede ısrarcılar. Faşizme karşı ortak cepheye çağrılarını sürekli yinelemektedirler.

Yine Kuzey Doğu Suriye’de inşa edilen demokratik özerklik modelinde halkların, inançların ve kadınların demokratik, eşit ve adil birliğinin mümkün olduğunu ortaya konuluyor. Bunun milliyetçiliğe, dinciliğe ve ırkçılığa karşı alternatif olduğu görülmüştür. Rojava Devrimi, farklı inanç ve etnik kimliklerin birlikte yaşayabilecekleri ve mücadele edebileceklerini göstermektedir. Yani kapitalist modernitenin dünyayı sağcılık, milliyetçilik, ırkıçılık ve cinsiyetçilikle meşgul ederken, Rojava bunun panzehiri olmaktadır ve alternatifini göstermektedir.

Kuzey Doğu Suriye’ye müdahil olan güçlerin, kurulan demokratik özerkliği bir statüye kavuşturmamaları yerine; Türk devletini tehdit unsuru olarak değerlendiriyorlar. Halbu ki, Kuzey Doğu Suriye modeli dünyaya emsal olabilecek bir çözüm modelidir.

 

İşsizler Ordusu Büyüyor

Pandemi bahanesiyle birçok sektörün iflas eşiğine geldiği söyleniyor. Ancak gerçek şu ki, daha pandemi gündemde yokken, alış veriş merkezleri yerine online shopping tartışmaları başlamıştı. Çin ve ABD’li online shopping sektörünün çektiği yeni sanal alış veriş dayatması, başta Avrupa olmak üzere ABD’de çok sayıda mağazanın kapanmasına yol açmıştı. Kriz pandemiden önce başlamıştı ve pandemi bahanesiyle peyder pey iş yerleri kapatılmaktadır. Ve binlerce insanın işsizliğine neden olmaktadır. Bunda en fazla zarar gören de kadınlardır. Çünkü satış elemanlarının ezici çoğunluğu kadınlardır. İşçilerin artan eylem ve gösterileri de çok etkili olamamıştır. İşçiler adına pazarlık yapan sendikalar da, işçileri temsilden uzaktırlar. Sendikalar büyük oranda tarihsel misyonlarını yitirmiş, misyonlarını tekniki görüşmelerle sınırlandırmışlar. Eylemci, direnişçi işçiler yanlızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Çatı örgütü sendikalar, çoğunlukla tarafını hükümetlerden yana belirlemiştir. O yüzden yeni sendikaların kurulma ihtiyacı bulunmaktadır. Zira finans kapital çağıyla sistem, emek gücünü gereksiz kılıp, daha çok dijital-sanal dünyayı geliştirmektedir.  Benzer kriz otomobil sanayi için de geçerli. Elektro motorlu araçların Çin tarafından piyasaya sürülmesi, fosil yakıtlarla çalışan motorlu arabaları üreten büyük şirketlerin kendilerini yapılandırmaya zorladı. Bu durumda milyonlarca işçi işini kaybetmeye götürdü.  Bu yeni durumda işsizlik artmakta. Dolaysıyla küresel bir direnişi zorunlu kılmaktadır.

 

İklimi koruma mücadelesi

Bu yıl Avusturalya, Kaliforniya ve Sibirya’da yaşanan geniş orman yangınları, bir kez daha iklim sorunun üzerinde ciddiyetle durulması gerektiğini ortaya koydu. Sadece ABD’de 2020 yılında toplam 7 bin 606 yangın çıkmıştır.

İklim ısınmasından kaynaklı Thwaites buzullarını hızlı eritiyor. Thwaites buzulları dünyanın en riskli ve önemli buzulları olarak bilinmektedir.

Yine Grönland’da buzların aşırı bir hızlı erimesi; Kuzey kutbundaki buzların kısa bir süre sonra yok olmasının işaretidir. Bu durum, dünyadaki deniz sularının 65 cm yükselmesine yol açarak, özellikle Asya kıtasında sel felaketlerine neden olur. Japonya, Çin gibi ülkeler kadar Sudan da bu yıl sel felaketleriyle çalkalandı. Mağdur toplumlar bu felaketler karşısında çaresiz kalırken, ısınmasına karşı daha çok Batı dünyasında STÖ’ler ve demokratik bir zihniyete sahip olan bilim insanları gündem yapmaktadır.

Son yıllarda kontrolsüz endüstriyalizmin yol açtığı küresel ısınmaya karşı yeni bir direniş hareketi oluştu. Hareket, “iklimi korumak” için önemli uyarıları yapmaktadır. Önce sokak gösterileriyle Hareket toplumsal alanda bir ilgi uyandırdı. Konu, küresel bir sorun olması nedeniyle BM ve AB gündemine geldi. Ancak Hem BM hem de AB acil olan bu sorunu bürokratik dehlizlerde sönümlendirmeye çabalıyor.

İklim hareketinin sembolü haline getirilen genç kadın Greta Thunberg’in çıkışı ve en son ulaştığı noktaya bakıldığında, artık sokaklardan ziyade devletlerin ve devletler birliğinin masalarında daha çok görüldü. Kapitalist modernist güçlerin tarihsel bir deneyimi ise muhafelete kapısını açıp soruna sahip çıkarak, tekeline almaktır. Bunları 2000’li yıllarda Occupy Wall Street, Seatle direnişlerinde de gördük. İklim sorunu giderek derinleşmekte, ancak kapitalist güçler bu direnişi de kendisine entegre ederek, soruna el koydu. Toplumsallığın ve sokakların işi devletlerin masasına girince, devletlerin sorunu çözeceği umularak sokak direnişi de giderek önemini yitirebiliyor. Bu deneyimden sonra ilgili örgütlerin pandemiye rağmen, yeniden sokak eylemlerine girişmesi önemli bir gelişmedir. Konuyla ilgili diğer bir önemli gelişme de, petrol ve gaz yatakları üzerinden yürütülen çatışmalardır. Burada BM kararları çerçevesinde taahhütlerde bulunan devletler, neden tekrar karbondioksitin artmasına yol açacak fosillerin peşinde? Gerçekten ihtiyacı için mi, yoksa aşırı gelişen endüstriyalizm için mi? Neden doğaya ve iklime zarar vermeyen enerji kaynakları üzerinde durulmuyor da, fosil yakıtlar üzerinden bu kadar savaşılıyor?

Demek ki alınan karar kağıtlar üzerinde kalıyor. Elbette Doğu Akdeniz sorunu salt fosil meselesi değil. Türkye Mavi Vatan adıyla denizler üzerinde hakimiyet kurmak isterken; Arap ülkeleri, Yunanistan, Kıbrıs gibi ülkeler ise olası işgal ve müdahalelere karşı savunmak istemektedirler. Ancak kavganın öne çıkan boyutu gaz ve petrol olduğundan devletlerin, aldıkları kararlarını ciddiye almadıkları ortaya çıkıyor. Tek tek ülkelere bakıldığında gaz ve petrol toplumdan ziyade, endüstride kullanımı daha fazladır. Bu nedenle iklim hareketlerinin daha güçlü toplumsallaşarak, kendi aralarında güçlü anti-küresel bir ağ oluşturmalarına ihtiyaç var.

İklim mücadelesine Avrupa ve Kuzey Amerika’da öncülük eden hareketler, liberal bir karekter göstermektedirler. Soruna ideolojik bakmadıkları için, neden olan kapitalizm ve endüstralizmi göremiyorlar. İklim sorunu da ideolojik bir sorundur. Zira kapitalist sistem, azami kâr mantığıyla doğayı sömürmektedir. İdeolojik bakıştan yoksun hareketler, niyetleri iyi de olsa ancak ve ancak iklim sorunlarını devletlere havale ederler.

Kendi çapında iklim sorununa karşı yerellerde mücadele eden gruplar var. Bunlardan biri de Urban Gardening’dir. Urban Gardening’nin kentlerin yeşillendirilmesi girişimi önemli bir duyarlılık ifadesidir. Dünyanın birçok yerinde uygulanan yeni bir gelişmedir. Kentlerin yeşillendirilmesi, hava temizliğinin yaratılması, aşırı karbondioksitin ağaçlarla önlenmesi doğal bir koruma mekanizmasıdır. Mimari alandan da buna önem verilmesi dikkate değerdir. Bu tür projeler, Latin Amerika’da, özellikle Meksika, Amerika ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde görülmektedir. Afrika’da da benzer örnekler var. Urban Gardening ya da Urban Agriculture, en büyük projesini Paris’te uygulanmaktadır. Kent merkezinde çatıları düz olan evler üzerinde 14.000 metrekarelik bir alanda sebze-meyve ve ağaçlandırma geliştirilmektedir. Dünyanın çatılar üzerindeki en büyük köyü olarak adlandırılan bu projeyi Paris Belediyesi de desteklemektedir. Projenin diğer önemli bir katkısı da, gençlere kentlerde bile doğanın yaşayabileceğini göstermektir. Yeşillendirmede kimyasal maddeler kullanılmıyor. Bu projeyi geliştirenler ise daha çok gençlerdir. Bu tür çalışmaların da önemli birer direniştir.

Diğer bir harekette küresel çapta gelişen Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) hareketidir. Hareketin başını gençler çekiyor. Çok sayıda aydın ve entelektüel de destek veriyor. Hem medya kullanımında ve hem de eylemselliklerdeki yaratıcıkları ilgi uyandırmaktadır.

 

 

Kadın Özgürlük Direnişleri

Erkek egemenlikli ideolojini zirvesi faşizm, özünde dincilik ve milliyetçiliği kadın karşıtlığı üzerinde şekillendirmektedir. En fazla işsiz bırakılan kadınlardır. Erkek egmenliğini kutsayan faşist zihniyetler, kadını cinsel meta haline getirmiş ve işsizleştirip depresyona sokup, erkeğe kadın üzerinden iktidarını tadını çıkarma fırsatı sunmuştur. Tecavüz hem evlerde ve hem de sokaklarda korkunç bir artış gösteriyor. Yine yoksulluğun artmasıyla kadınların en son çare olarak bedenlerini satışa çıkarmaları da gelişen diğer bir insanlık dışı durumdur. DAİŞ ile zirveye tırmandırılan erkek faşizmi, Boko Haram Nijerya’da, başka cihatçılar ise Sudan, Yemen, Somali, Libya, Tunus, Fas, Mali vb. yerlerde kadınları ganimet, köle tarzı insanlıktan çıkaran bir konuma düşürülmüştür. Kadınlar, ne ülkelerinde yaşayabilmekte ne göç ettikleri yerlerde, ne de göç yolunda can güvenliğine sahip değillerdir. Erkek faşizmin dini kılıflara sığdıranlara karşı ise bugün hem Tunus, Fas, Afganistan, Pakistan, Libya, Sudan, Somali gibi yerlerde kadınlar bu durumdan kurtulmak için çözüm aramaktadırlar. Ve çözümün adresi olarak Rojava’yı buldular. Birçok kadın örgütü ve öncülük yapma kapasitesinde olan kadın Kürt kadın hareketiyle ilişkiye geçerek, kadın direniş mücadelesinin deneyim ve tecrübelerini dikkatle anlamaya çalışmaktadır.

Son yıllarda kadınlara karşı fiziksel ve psikolojik şiddet arttı. İktidar yanlısı medya kadın kırımı politikalarını sistemden bağımsız ele alarak, sanki psikolojisi bozuk gibi lanse edilmeye çalışılıyor. Yine diğer bir yanılgı ise kadına karşı tecavüz veya başka türden cinsel istismarların daha çok alt sınıf kadınlarına uygulandığına dairdir. Ancak ABD’den başlayarak Me Too hareketiyle çok sayıda tanınmış Hollywood sanatçısı, gazeteci, üniversite eğitim görevlisi ve siyasetçi kadınların da bu saldırıların dışında olmadığını ortaya çıkardı.

Kadın kırımının en sistematik yaşandığı kıtalardan bir tanesi de Latin Amerika’dır. Sayısız kadın cinayetiyle Meksika başı çekiyor. Devlet-hükümet-ordu-istihbarat-medya ve mafyanın ortak eseri olan kadın cinayetleri aydınlatılmadığı gibi önlenmiyor da. Ancak bu yıl, 8 Martta milyonlarca kadın sokaklara çıkarak kadın katliamların aydınlatılmasını haykırdı. Devlet bu güç karşısında panikledi. Meksikalı kadınlarının 8 Mart çıkışı, başta Latin Amerika olmak üzere dünya kadınlarına büyük bir ilham kaynağı olmuştur.

 

Küresel Direnişleri Örgütleme Arayışları

İlerici enternasyonal, DİEM 25, transform! Europe; topraksız halklar örgütü, sosyal forumlar gibi küresel yeni örgütlemeler önemli çıkışlar yapmakta. Asya’da da kıtasal düzeyde benzer örgütlemeler bulunmakta ve dünyanın diğer yerlerinde aynı konulara dönük çalışan örgütlerle ağlar geliştirmektedirler. Daha çok sol-liberal siyaset, çevreci, feminist ve akademisyenlerden oluşan bu tür yeni oluşumlar, ne yazık ki toplumlarla bütünleşmekten hala uzaklar. Toplumlardan kopukluk, finansal olarak ya uluslararası kurumlar, vakıf ya da hükümetlere bağımlı hale gelebilmekteler. Diğer yandan küresel-ulusal-bölgesel-kıtasal gerçeklik arasında eşit temelde koordinasyon sağlamada da sorunlar yaşamaktadırlar.  Avrupa merkezci bakış açısının hakimiyeti, hem sorun hem de çözüm konusunda kendilerini özne kategorisinde konumlandırıyorlar. Yani bu Avrupa dışı örgütleri nesne düzeyinde görme halidir. Yine örgütlemede ‘farklılığın birliktenliği’ esprisine yaklaşım sorunludur. Devrim gibi bir iddiaları olmadığı gibi, sistemi reformlarla düzeltme eğilimi baskın. Oysa 3. Dünya Savaşı içinde birbiriyle uzlaşı-çatışma ikilemi, yoksullar ordusunu büyütüyor. Milliyetçilik, dincilik ve cinsiyetçilikle manipüle ediliyor, araçsallaştırılıyor, temsili demokrasiyi bile işlevsizleştiriyor. Bu da devrim koşullarını fazlasıyla olgunlaştırıyor. Tam da bu noktada Rojava’da halklar ve kadınlar, ortaklaşa bir demokratik yaşam inşa ediyorlar.

Milliyetçiliğe karşı demokratik özerklik temelinde Kürt, Arap, Ermeni, Asuri halkların birlikte yaşayabileceğini ortaya koydular. Kadın özgürlüğünün erkeğin de özgürlüğü olduğu hakikatidir. Kâr amaçlı geliştirilen endüstriyalizme karşı eko-endüstriyalizmi, yani toplumsal ihtiyaca göre üretim; doğa katliamına yol açan monokültürler yerine biyolojik çeşitlilik esas alan üretim. Yani insanın ekolojinin üstünde olmadığı, onun bir parçası olarak gören bir anlayışla sağlanacağının mümkün olduğunu ortaya koymuştur. Tüm bunlar, yerel ve küresel çapta oluşan direniş arayışlarını Rojava devrimiyle pratikleştiren Öcalan paradigmasının doğruluğu ve gücünü ortaya çıkarmıştır. Küresel ölçekte yaşanan tüm faklı sorunlara Rojava’da üretilen çözümler ve alternatifler bulunmaktadır. Rojava’da yerelde uygulanan çözüm, küreseldir de.

Bunları da beğenebilirsin