Düşünce ve Kuram Dergisi

Vatan Yahut Ülke: Bir Yaşam Olanı Olarak Yer’in Arazileşmesi Üzerine

H.Neşe Özgen

Türkiye diye bir ülke hiç var oldu mu?

“Hindistan diye bir ülke var mıydı?”[2].

Sosyal bilimlerin en heyecanlı ve “iş odaklı” tartışmalarından birisi “muktedirin icat ettiği bir tarihin baskısıyla nasıl vatandaş icat ettiği ve nasıl sürekli kıldığı” mevzusu. Devletin bir kez kurulduktan, sınırları bir kez çizildikten sonra daim ve tek mutlak güç olarak tarihi kendi başına yazdığı iddiasını süreklileştiren bu çalışmalardan binlerce sayfa üretildi. Çoğu birbirinin zayıf bir tekrarı olmaktan öteye geçemeyen bu çalışmaların ortak iddiası; devleti tek ve mutlak aktör olarak temele alır ve böylece muhalefetin itibarını en önce yerle bir ederek, çevrenin ya da muhaliflerin sürekli olarak ezilmeye mahkum oldukları fikrini soğuk bir kibirle buyurur. Bu ezberlenmiş zemin, sadece millet oluşumunda devleti tek iktidar olarak odağa koymakla kalmıyor, ötesinde millet oluşturan unsurların sadece ideolojik olduğu fikrini de meşrulaştırıyor.

 

Oysa ırk, dil, din birliği… diye sayılıp giden milleti oluşturma unsurlarının içinde en materyal olanı toprak birliği de denilen “Vatan”ın inşasıdır. Ve bu toprak birliği, retorik bir zırhla örtülmüş de olsa, millet kurma mekanizmaları içinde belki de biricik maddi unsurdur: Eğer hepimizin ortak yaşam alanı olduğunu iddia edeceksek, bu vatan hangi topraklardır? Erişebildiğimiz kadar bir alan mı, yoksa tahayyüllerimiz sınırsız mıdır? Etrafını bir kez çizgiledikten (sınırladıktan) itibaren adına vatan denilen toprakların kıymeti, değeri nasıl ölçülecek? Dedelerimizin mezarlarının bulunduğu yeri mi vatan kılacağız, yoksa içine vatan adını koyduğumuz yerin dedelerini mezarından mı edeceğiz? (Hasankeyf’e, Sur’a ve binlerce tarihsel anıta yapılanlar). Kaldı ki kıymet atfedilen dedeleri taşıyarak koyduğumuz yeni yerleri vatan ilan etmek de mümkünse, altıyla üstüyle habire deşilen, değiştirilen bu vatan nasıl bir sabit unsur olabilir? (Süleyman Şah’ın taşınan türbesi vb.).

 

Sorular çok: Hangi topraklar vatandır? Mülke aldıklarımız mı, ekip biçip fayda sağladıklarımız mı, yoksa uğruna savaş edilen (kanla doldurulmuş) kısım mı? Bu kanla doluluğun ne kadarı tatmin edici bir fiyat sağlar ve hangi kanın kıymetine nasıl karar vereceğiz? Zira, savaş bizim için kayıptır, oysa egemenler için kazancı dikkatle hesap edilen bir “mal” denetimidir. Ki toprağın kendisi, altı üstü, tarihi şimdisi, çevresi politik sınırlandırıldıktan sonra, esas olan zaten bu arazinin egemenliğidir, kontrolüdür. Ki bu da hangi toprağın hangi mitosla süslendiğiyle ilgilidir: Vatanın kurulduğu coğrafyayı, vatan olmadan önceki formundan, vahşilerin kol gezdiği, üzerindeki yerin kıymetinin olmadığı bir boş arazi, çöl, haydutların mekanı olmaktan çıkartarak ideolojik bir kılıfla yeniden süslemek, yani onu geçmişin res nullius[3] ortaklığından çıkartıp önce haritalaştırmak, bir arazi haline getirmek icap eder..

 

Yine de hepsinin ötesinde bu mesele bir toprak işidir, yani uçsuz bucaksız bir yeryüzü alanında bir yeri çitlemek ve o yere sahip olduğunu iddia etmek işidir. Bu toprak ister sahipli (?) ister sahipsiz olsun, ister Antarktika’nın ister Ay’ın ister okyanusların ister Anadolu’nun ister Kürdistan’ın olsun, ona bir isim koyarak icat etmeden önce de bir yer’dir. Bu işlere büyük hevesle bakan coğrafya biliminin eli de en az tarih kadar kanlıdır, ve belki de daha sinsi.

 

Ben bu sahiplik ve bir yerin vatan olarak icadı üzerine yazmak istiyorum bu yazıyı: Vatanın coğrafyasının nasıl kurulmuş olduğuna dair. Tarihin üzerine kurulmuş olduğu mekanın nasıl olup da yer’leştirildiğine, yerlileştirildiğine (sınır bir yerlileştirme işidir zira), çitlendiğine, ehlileştirildiğine ve bundan kimin nasıl bir çıkarı olduğuna dair. Zira bir yer’in toprak, arsa, arazi ve vatan olması için buna bir değer konulması ve bu değerin de sayısallaştırılması gerekir: Adlarını “yaban” koysak da daha önceleri bu yerlerin içinde barınanların ona verdikleri değerden farklı olarak, sayısallığın icat edilmesi (Ege ve Akdeniz’de üzüm ve zeytin Orta Anadolu’da buğday yetişir vb. ) dahası bu sayısalların oranlanması ve hatta birinin diğerine göre daha kıymetli ilan edilmesi gerekir. Sonra da bu kıymeti kimlerin kullanabileceğine dair bir üst-aklın kararı gelir ki, ona zaten devlet vb. diyoruz.

 

Elbette, buraların eski/yeni sahiplerinin yer’in yeni değerine dair itirazlarının dikkate alınmasını veya tersini sağlayan da bu kıymetler sıralamasındaki basamaklarıdır. Gördüğünüz üzere coğrafya, en az tarih kadar ideolojik hatta ondan da sinsi bir “kurucu”dur. Sinsidir zira Tarih’ten çok daha önce gezgin seyyahlar ve maceracı tüccarlar eliyle inşa edilmiş bir oryantalist masalı temel alır ve bu seyyah/coğrafyacıların gailesi çoğunlukla kral/imparatorun kendilerine verdiği görevi yerine getirip, “kimin nerede ne ürettiği ve neyle geçindiklerine, yüzey şekillerinin bu ticarete etkilerine vb. dair” bilgiyi toplamak ve “elçiye zeval olmadan” bunu gerekli yerlere satmaktır. Coğrafyanın meşruiyeti tüccar tarafından öncelikle onaylanmış, efendilerce de teçhiz edilmiştir. Onun işi, tarihçiler kadar bile sorgulanmaz, zira gidebildikleri en uç noktaya kadar sağladıkları sayısal bilginin satış değeri, zaten onaylı bir ticari meşruiyetle birlikte kullanılır. Coğrafya giren yer’den bir daha hayır gelmez, fonksiyonel bir harita olarak kalakalır. Çitlenmiş bir yer’in ehlileştirilmiş bir toprağın adının vatan konulması için, en başında o yer’in verimi ve stratejik faydası vb. yani bir mal olarak uygun olup olmadığı gelir; sonra sonra tarihçiler vb. devreye girer, vatan sınırlarını devlet sınırlarına ulaşıncaya kadar, veya tersini çekiştirip dururlar. Oynaktır bu ideolojiler, karar verme aşamaları da çok karmaşık bir dizi güçler dinamiğine bağlıdır. Zira sınırlar da oynar, vatan da değişir, hatta tüm komşular da.

Ta ki, bir başka rüzgar gelip onun meşruiyetini yerle bir edene kadar- Rojava gibi (Rüzgar’ı burada bir narrative olarak kuruyorum, bir direnişin tam tüm adı olarak değil).

 

Ama demek ki direnenler vardır ve direnenlerin (veya direnmeyenlerin veya altından oyanların vb. de) bir tarihi vardır. Vatana (devlete) olmayan bir vehim, bir anlam fazlası atfetmeyi, haritayı mutlaklaştırmayı, sınırı yüceltmeyi ve sınır içine çekilmeyi tek ve mümkün gelecek olarak görmeyenler de vardır. Öyleyse tartışılması gereken sorulardan birisi şudur: İktidara süreklileştirilmiş bir vehim atfetmek, süreklileştirilmiş bir ilerleme nosyonunda ısrar etmek, coğrafya olmadan önceki o yer’in hatırasının tamamen silindiğini iddia etmek ne kadar doğru olur? Direnenleri, başka bir hafızayla kendi yer’ini yeniden kuranları ve hatta bir yer kurmayı reddedenlerin tarihini kim yazıyor?

 

Wallerstein’in eleştirisini yaparak Arrighi’den[4] dem vuracağım: “70’lerde Tartışma Dışı Olanları yeniden Düşünmek” başlıklı makalesinde: Modern ulus-devletin Wallersteinci tahayyülünün, yani modern ulus- devlete sakat doğmuş bir yapısallık olarak bir özel güç atfetmenin bizahiti kendisi, özcü bir biçimde bu gücün tek ve mutlak güç olacağı anlamına gelmediğini vurguluyor Arrighi. Aksine bir vatanı hatırlayanlar ve unutanlar ve yeni bir hafızayı örenler her zaman vardır.

 

Arrighi’yi anlamak için ulusun oluşma sürecinde tarihin havını ileri tarayanlar hakkında konuşmalıyız. Assmann örneğin, bir ülkenin hatırlanan ve unutulanlarının, karmaşık ve devingen bir toplamı olduğunu söyler[5]: Kim hatırlar ülke’yi, kim unutur? Zira, direnenlerin gücüne el koyarak gücü yeniden tesis etme kudreti, her zaman tek bir merkez iktidara bağlı da değildir. Seçilmiş unutuşların ve hafızanın politikasını yapmak, iktidara tekçi ve mutlakçı bir vehim bir anlam fazlası atfetmek, periferin dinamiklerini yok sayarak merkezin politikalarını yüceltmek direnmenin de boşunalığını pekiştiren en önemli zemindir.

Öyleyse, bu yazıda sadece sınıra dair konuşmayacağım; ötesine geçip, sınırdan konuşacağım.

Türkiye, Bir Tampon Bölge Olarak: Memleket

Son birkaç yıldır olan bitenin Türkiye’nin sınırlılaştırılması (re-bordering) ve ülkenin bütünüyle “tampon bölge/no-man’s land” haline getirilmesi olduğunu anlamak zor değil: Vatanın gerek haritalanmış sınırları gerek siyasi uçları dikkate alındığında; bu şiddetin başlangıcının IŞİD’in ülke sınırları içine alınması ve merkezi iktidarın önce parçalı/kısmi sonra daha bütünsel olarak Suriye’deki şiddet örgütlerine desteğinin, önce utangaç sonra saldırgan ilanıyla ilgili olduğunu hemen görebiliriz.

Güney sınırının son yıllarda bulanıklaştırılmasının, tekinsizliğinin ve şiddetin tüm göstergeleriyle sınırda cisimleşmesi Türkiye’yi bütünüyle sınır içi alan (no-Man’sLand) haline getirmekte; hatta Türkiye’nin tüm sınırları da yeniden tanımlanmakta ve böylece sınır (vatan) yeniden tesis edilirken içerde de yeni bir vatandaş tipi oluşmakta, itaat-çıkar-korku temelli bir vatandaşlık tesis edilmekte. Belki de deyim yerindeyse, iç dinamiklerin ulusaşırı etkenlerden bu kadar ağır etkilendiği, dış dinamiklerin ülke içindeki neredeyse tüm dengelere bu kadar aşırı müdahil olabildiği bir zamanı, ancak savaş zamanlarında görebiliriz.

Ulus-devlet aşamasında tesis edilen vatanların haritaları, uluslararası sınırı; karşıyla ve yerelle ve hatta daha ötesi uluslararası ve ulusaşırı birtakım çapraşık, geçişli ve süreğen pazarlıklarla belirlenmeden meşruluğunu sağlayamaz. Türkiye’nin sınırları 1890-1932 arasındaki dönemde büyük bir şiddet sarmalının içinde belirlenmişti. Geçtiğimiz yy. başındaki büyük göçler, büyük kıyımlar, büyük yıkımlar, bunların hepsinin üzerini örten ideolojik ve retorik çerçeve ve yerelin zaman zaman müdahil olabildiği kimi enformal pazarlıklarla çizilmiş bu sınırların son üç yıl içinde geçişsizleşmesi, belirsizleşmesi, geçişlerin ve izinlerin bulanıklaşması ve bu yeni sınırın tekinsizleşmesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Dahası bu tekinsizleşmenin temelinde asıl olarak iktidar tarafının pazarlık mekanizmalarında hemen hiç bir uluslararası ve ulus-içi veya yerel demokrasi güçlerini muhatap almamasının sonuçlarını da yaşıyoruz.

Türkiye yeniden sınırlılaştırılıyor: teller ve mayınlar yerini duvarlara bırakır, geçişlerin yerel ve ulusal pazarlık mekanizmaları şiddetle susturulurken; Türkiye’nin içinde yeni sınır bölgeleri de inşa ediliyor: Mülteci kampları, özel güvenlikli bölgeler, bir açıp-bir kapatılan ilçe-mahalle sınırları… Türkiye’nin mekanları parça parça sınırlılaştırılıyor, uygar devlet aygıtı bu kez bir daha bir daha vatanın içini yeniden çitliyor: Girilmesi yasak ilçeler (Suruç vb.) ve pasaport kontrolünün daha kentin girişinde yer aldığı ve böylece tamamen “Tampon Bölge” ilan edilmiş kentler (İstanbul, Edirne- Erzurum/Akçakale, Tunceli, Lice vb.). Direniş hafızası bir kez daha yerinden edilmiş, toprağın başka bir mal olarak değeri meşrulaştırılmış ve bu kez vatan tamamiyle suçlaştırılmış bir zemin halini almıştır.

Öyleyse sormalıyız: Bizi sınırların içine yeniden çekerek, bütün vatanı sınırlaştırarak yeniden çitlemek isteyenlere karşı eski sınırları yeniden tesisi etmek veya yeni sınırlar icat etmek dışında bir karşı koyma şansımız yok mudur? Hafızamızda belli belirsiz izleri olan o özlenen kayıp ülke nerede, ona yeniden nasıl ulaşacağız?

 

Özlenen kayıp ülkeye doğru:

Soru şudur: Vatan nosyonu etik mi yoksa politik bir zemin midir? Hayali bir vatan coğrafyasının ticari başarısı siyasi bir başarı olmaya ne zaman yatkınlaşır? Vatanın kurgusunun politik bir sabitlik olduğunu bir kez dahi tartışmaya açabildiysek tarihin havını tersine taramak, tarih kadar coğrafyanın kurgusunu da yerle bir edecek bir kararı vermek ödevimiz var. Bir kez olduktan sonra “bunun bana vatan olacağına karar veren kimdir?” sorusu kadar bunu süreklileştiren aklın nerelerde tekrar yeşermiş olduğuna bakmak ödevimiz var. Dahası coğrafyacı tüccarlığın bütün ehlileştirme girişimlerine karşı koymanın bir yolu, bu süreci yaratan ideolojiyi ve retoriği ne kadar yerle bir edeceksek, yani vatanın ve haritanın bir politika olduğunu başta kabul ettiysek, daha çok çabayla vatan adı verilen yerin politikasını da yerle bir etme ödevimiz var. Politik bir vatanı sürekli kurgulamak yerine, özlenen bir geçmişi geleceğe taşıyan etik bir zemin olarak ülke’yi yeniden kurmak ödevimiz var.

 

Hatırlamanın zira zamansal ve sınıfsal boyutu vardır[6]. Assmann’ın deyişiyle[7]: Kültürel bellek ve kültürel zaman kurgusunun (seçici hatırlama ve seçici unutma)tekeli devletin elinde bir kurgu değildir vehalk ne zaman devletle pazarlığı girer sorusunun yanıtı: “her zaman” olacaktır[8]. Lazzarato, neoliberal kapitalizmin insan iradesini ideolojik ve duygusal baskılarla nasıl çitlediğine dair bir kurguyu ele aldığı kitabında (“Borçlandırılmış İnsanın İmali”) bize iyi gelecek bir tartışma zemini sunuyor: “Değiş tokuşa girenlerin eşit olmayan niceliklerin farklı güç miktarları olmadığını…aksine gücün niteliksellliği olduğunu… bunların farklı potansiyelliklerinin olduğunu” gösteriyor.[9] Lazzaratto’nun eşitsiz güç dengeleri tartışmasına çok iyi çomak soktuğunu, asıl gücün iktidarın güç ayartısına direnmek ve hafızayı yeniden hatırlamanın yerine koymaktan geçtiğini; yani merkez iktidarın narrativini bir seçenekler zinciri, tek mümkün olanaklar fezlekesi olmaktan çıkartıp kendi hafızasını sınırdan kuranların- periferik hafızanın itibarını, yeniden gündeme almak zorundayız. Zihnimizdeki kayıp ülkenin hafızasını nekadar özlemekte olduğumuzu biliyoruz. Hafızayı geri çağırmak onu bulanık bir hatırat olmaktan kurtarmak, mnemonic[10]bir geri çağırmayı coğrafyanın bulanıklığının yerine geçirmek mümkün.

 

Clastres’in[11] bize öğretttiği gibi devletsiz toplumlar, devlete erişmeyi başaramamış toplumlar değil, aksine devletin oluşabilme ihtimaline karşı anında tepki gösterebilmiş toplumlardır. Toplumun varolduğu her yerde zorunlu olarak siyasal iktidar da vardır, ama siyasal iktidarın varolduğu her yerde devletinde zorunlu olarak varolacağı doğru değildir. Evrensel olan devlet değil, siyasettir. Siyasal yaşamdan yoksun toplum yoktur ama, devletsiz toplumlar her zaman varolmuştur. “Ne iktidar sahibi ol, ne de boyun eğ” sloganını içselleştirmiş bir hafıza olarak önceden bilen, ve “korkunç bir zulüm pahasına da olsa çok daha korkunç bir zulmün başa geçmesini önlemeye çalışan büyük bilgeliğine hayran olmamak mümkün değil” [12].

……..

Biliyorum, tam bu noktada, size, okura ilk paragraflarda söz verdiğim üzere res nullius ve res communis karşıtlığı üzerine bir bağlam kurmam gerekli. En azından vatanın çitlenmesinin haritalanmasının nasıl ceberut bir devlet iktidarını (cumhuriyetçi, imparatorcu vs.) gerektirdiği ve buna nasıl karşı duracağımız üzerine bunca söz söyledikten sonra; res nullius’u yeniden nasıl hatırlamamız gerektiği üzerine iyi bir kaç temel kurmam ve bir sonraki tartışmayı buradan açmam gerekli.Biliyorum. Fazlaca ileri gitmeden sadece şuracığa ülkenin basit ve derin hafızasını geri çağırmaya yardımcı olabilecek birkaç hatırlatma yaparak, belki bir sonraki yazıya bu meseleyi tartışmak için okurdan izin rica ediyorum:

 

Giambattista Vico’nun, 1600lerde “insanın ancak kendi yarattığı şeyleri bilebileceği” görüşü kendisinden sonra Hegel’den Marx’a, Freud’dan Sartre’a, hatta Joyce’ kadar pek çok düşünüre, yazara, sanatçıya de kaynak oldu. Sensus communis (ortak duyu/sağduyu) ve doğal hukuk tartışmalarında res nullius’a atıf yapar. Res nullius, bir tür uçlar olarak nitelenebilir: Karşıya uzanan açıklık, kimseye ait olmayan ama herkesin faydalanabileceği…

Örneğin okyanuslar ya da Ay, böyle anlaşılabilir. Herkesin kullanmasına açık olan ve bir diğeri geldiğinde onun kullanması için çekilmesi gereken yerler. Sular, yeraltı suları gibi, ya da madenler gibi, hava ve Antarktika gibi, buzullar gibi. Bir yerin res nullius’tan çıkartılarak res communis statüsüne çevrilmesinin, Roma Hukuku’nun nasıl başardığını Vico çok güzel gösterir: res nullius kutsallık ve doğalla birlikte olan varlık hafızası iken; Roma Hukuku onu lanetli, uzak, cadılara terkedilmiş olarak aşağılanmasıyla başlatılan bir dizi çitlemeyi başarır, ki Roma Hukuku bunu ehlileştirilmiş ve sayısallaştırılmış bir ortaklığı (kamu) ve çitlemeyi idealize ederek başarır. Nitekim, uzak kuzey’in dilinde doğanın çeşitli biçimlerinin özellikle uçlarda olanlar için kullanılan kimi kelimelerin, tarafsız bir dilden 16.yydan itibaren nasıl değiştiğini, izlemek çok önemlidir: Uçların, yerlerın sürekli değişebilen ama somut ve günlük bir güç dengesinin ürünü olmaktan çıkarak,  kadastro haritalarında çizilmiş soyut sınırlara geçişi çok uzun bir zaman alır ve izleri günümüzde bile silenemeyecek hale gelir İmparatorlar, krallar, sultanlar, beyler kendi merkezlerinden uzaktaki bu alanları “tanımsız”, “boş” vb. olarak adlandırırken, aslında kendi manorları dışında uzamlardan söz ediyorlardı. Peki halklar 12.-15.yy arasında bu uzakları nasıl adlandırıyordu? Özellikle ilk bin yılı takiben bölmelenmişlikle (zonality) çizilen alanların yerini çizgisellikler (linearity) alınca (bkz. Vico. 2007), sınırdışılık da buna göre belirlenmeye başlamıştır. Şu tablo bize 1200-1500 arasındaki bey mülklerinin tarifleri hakkında ilginç bilgiler verir (Lunden, 2004[13]: 9-24- tarafımdan tablolaştırıldı). 12.yy başında, korkutucu bir uzaklık, bir uzam, alan olan uçlar; iktidarlar güçlenerek savaş haritalarını geliştirdikçe birer ekenek, arazi ve hatta kamu adına devletlerin mülkleri haline gelmeye başlar.

 

 

1200-1500

Uzaklığın korkutan karakteri olarak uçlar

1500-1700

Kadastro olarak imparatorluk ve ulusların vatanları

1700-1900

Savaş haritaları

•       Grense (Ger.) Germanic-:grenze, grens, gräns, grense> sivri uçlar, diken (1262);

•       Poland Torin, Thorn(corner.edge-angle- köşe ucu-açısı)(1262)

•       end-ända (Swedish) dip, ass (artalan).

•       Krai: edge, border, homestadt (kenar, sınır çizgisi, mülkün mülkiyeti)

•       Krajina-Croatia, Ukraine,

•       Krjnost: periphery (çevre)

•       Skillnaden: (anc. Swedish) kent merkeziyle kırsal alan arasındaki yer; değişik, farklı, tarihsel alanlar cadılara bırakılmış alanlar

•       Rågång: (mediaeval Finnish) (Errotoja) ekilmeyen yer

 

•       èstacade: (anc. French.) çevrelenmiş; alınmış (1541);

•       1606: Derives, latin to de-finiere ‘den türetilerek; bitişler, limit ve bağlantılar olarak related to finnish, limits, boundary

•       Hage, hägna :(old Swedish) çitlenmiş (1700);

•       Górod: grad- otgorodĩt-gard->>(Eng.) havŵ-hırsız çiti ->>(Scnd) hage, hagen:enabled field (mümkünleştirilmiş alan) –Kopenhagen/den Haag

•       1800- Latin> lateral<side-ordered(taraflandırılmış)

•       Mark (march- Old Eng. 9. yy ) sınır dışında olup, özel bir yönetim gerekmeyen. District>mountaneries, marshes, punctuates(hedeflenmiş alan, dağlık alan, uçlar, işaretli alanlar)

•       Mark- (Germ) greens (yeşil alanlar-kırlıklar)

•       Marchland: Kafkaslar (1800)

Soviet Russ: krai: sınır-salahiyet (border, province) (contr. An autonomous area) rayon-region: ekonomik olarak bağımsız (autonomous economically)

 

 

Vatanın bir tahayyül olmasından çok öncelere, bir egemenlik alanı olmadan önceki zamanına (tarihe değil, zamana) yani sabit bir verimlilik, bir mal olarak değil de, bir yol-culuk üzerine, onun da bizim de hiç duraklamadan geçtiğimiz bir an’a, yer’in res communalis olmaktan çok daha eskisine, bir res nullius olduğu zamanlara geri giderek “kimin toprağı/mülkü kimindir” sorusunu hemen sormam gerekiyor: Üzerine yayıldığımız alanın kapsadığı anlam, welat, yurtluk, ülke, memleket ve obanın zamanını kültürel hafızamızdan yeniden üretmek, başka bir pazarlık alanı açmak zorundayız: Vatanın ticari sınırlarının çok ötesinde, ülkeyi yüreğinde taşıyanlarla birlikte.

Hep söylediğimiz üzere: Devletler ancak haritaları yapabilirler. Sınırları kabul eden, onları pazarlık konusu yapan, sınırları meşrulaştıran da ve elbette kaldıracak olan da insanlardır.

Vatanın yeniden tesisine karşı özgürlükçü mekan ve hafızaları birlikte kurabilirsek ancak kalplerdeki ve zihinlerdeki sınırların gerçekten kalkabileceğini anlayabiliriz.

 

[1] Duke University, Cultural Anthropology Department, Durham. NC. US. ozgen.nese@gmail.com

[2] Wallerstein, I. 1986, “Incorporation of Indian Subcontinent into Capitalist World-Economy”, Economic and Political Weekly, Vol: XXI, No: 4, Review of Political Economy, Jan. 25, 1986, 28-39.

[3] Bu yazının öncelikli tartışması: toprağa politik olarak el koymanın düzenekleri, yani hayat alanından arazileşmeye, haritalaştırılmaya sonra arsalaşmaya geçme süreçlerini, mülkiyetin iki kavramsal düzeneği ile anlatmaya çalışacağım: Kamu/özel hukuk dikotomisinde tarif edilen iki sahiplik (mülkiyet değil) biçimi olarak: Res nullius ve res communis/alis. Kısaca res nullius sahipsiz alanlar, egemenliğin dışındaki alanlar, “hiçkimsenin heryeri” olarak tanımlanırken; res communis ise tüm kamuya ait olan anlamına gelir. 6.yy dan gelen bir sahiplik kavramı olarak res communis, kanunla düzenlenmiş biçimde terra nullius olan yerlerin terbiye edilmesi ve kamunun hizmetine sunulması demektir. Öyle ki res nullius vahşilik, cadılara terkedilmiş alanlar, uçlar, gidilmesi imkansız olan yerler, faydalanılamayan ve tekinsiz uçsuzluk olarak damgalanır. Yer’in kamusal sahipliği ve bunu düzenlemenin, terbiyeleştirmenin, egemene (çeşitli biçimlerde) bırakılması olan res communis kavramı 6.yy dan sonra Roma hukukunca düzenlenmiş ve uygarlaştırmanın yüksek biçimi olarak medeni hukukta da yerini korumuştur. Res nullius “hiçkimsenin birşeysi, herkesin faydalanacağı ama efendisiz yer”ler olarak lanetlidir. Mülkiyete tabi değildir ve bu yüzden tekinsiz alanlardır. (bkz: Vico, G., 2007, Yeni Bilim, Doğu Batı Yay.; https://en.wikipedia.org/wiki/Res_communis , Marx, K, 2018, 1844 El Yazmaları, 12. Baskı, İletişim Yay. (Kamusal Mülkiyet Meselesi); Maignon, Louis de Gouyon, 2019, Space Law and res communis”, http:// www.spacelegalisissues.com). Bu meseleyi son kısımda daha çok tartışacağım.

 

[4] Arrighi, G., 1998, “Capitalism and the Modern World System: Retinking the Nondebates of the 1970s”, Review, XXI, 1, 113-129.

[5] Assman, J., 2001: Kültürel Bellek. İstanbul: Ayrıntı Yay.

[6] Özgen., H.N. 2012. Toplumsal Hafızanın Hatırlama ve Unutma Biçimleri: Van- Özalp ve 33 Kurşun Olayı. İstanbul: TÜSTAV Yay.

[7] Assmann. J., 2001: Kültürel Bellek. İstanbul: Ayrıntı Yay. s: 30.

[8] Özgen., H.N. 2012. İbid..

[9] Lazzarato, M. 2011. The Making of the Indebted Man: An Essay on the Neoliberal Condition, Amsterdam, Agence Litteraire Pierre Astier & Associés; 2012. Semiotext, Series 13.; Borçlandırılmış İnsanın İmali, çeviri: Murat Erşen, 2014. Açılım Kitap.

[10]Mnemonic hafıza: aktif hatırlama ve hatırlamanın hafızayı silen yönetici gücü üzerine bkz Bell, D.S., 2003, Mythscapes: memory, mythology, and national identity”, British Journal of Sociology, vol: no: 54. Issue:1, 63-81.

[11] Clastres, P. 2016. Devlete Karşı Toplum. Ayrıntı yay.

[12] Clastres, P., 2016. S:151.

[13] Lunden, T., 2004. On The Boundary. Laromedel Fran Södertörns Högskola.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.